8 Aralık 2012

Şarkı: Barbara Mason - Yes, I'm Ready (1965)

Biraz önce Youtube üzerinde eskiden "beğendiğim" videolara şöyle bir göz gezdiriyordum ve bir şarkıya rast geldim. Nasıl pek üzerinde durmamışım, yalnızca bir "like" ile geçiştirmişim hayret.


Barbara Mason 1947'de Filadelfiya'da doğmuş. 18 yaşında da ilk "hit"ini elde etmiş: "Yes, I'm Ready" (pop listelerinde 5, R&B listelerinde 2 numaraya kadar yükselmiş). Şarkıyı da kendisinin yazdığını eklemekte fayda var. O dönemde R&B ve soul'la iştigal eden kadın şarkıcılar için oldukça ayrıksı bir durum. Üstelik bununla da bitmiyor; şarkı, sonradan Philly Soul olarak tanınıp Filadelfiya'nın medar-ı iftiharı olacak müzik türünün de ilk örneklerinden biri (söz konusu müzik türü, baştan aşağı "tatlı" yaylılarla, delip geçen üflemelilerle örülü zengin düzenlemeleriyle ve kökenini Filadelfiya'da buluşuyla kendini ayırt ediyor).

Mason, bu şarkının ardından ise 70lere kadar oldukça mütevazı bir kariyer sürdürmüş. Birkaç küçük çaplı hitle yetinmiş. 1970lerde kendine "seksi" bir persona yaratmış. 1973'te Curtis Mayfield'in Superfly filmi için yazdığı meşhur "Give Me Your Love"ın bir yorumu ile de yine listelerde tırmanabildiği yere kadar tırmanmış. Hâlâ da müzik yapıyor, son albümünü 2007'de yayımlamış.

Gelelim bu yazının esbab-ı mucibesine:

Barbara Mason - Yes, I'm Ready (1965)


Girişteki davul atağının sakinliği, güneş ışınlarını yumuşatıp yavaşça ama sanki su üzerinden yansıyormuşçasına parlak bir şekilde yere indiren gitarlar, kurumuş yaprakların hafif bir meltemle süzülerek düşmesini sağlayan yaylılar... Böyle büyülü şarkılar pek az geliyor artık dünyaya.

14 Kasım 2012

Albüm: John Lennon & Yoko Ono - Double Fantasy

[Geffen; 1980]


John Lennon'un, daha doğrusu John Lennon ve Yoko Ono'nun son albümü Double Fantasy, 17 Kasım 1980'de yayımlandı. Lennon bu albümü bir "yeniden başlangıç" olarak düşünüyordu. Çünkü müziğe 5 yıllık bir ara vermiş, o sırada bebek bakmış, ekmek pişirmiş, kedisinin pisliğini temizlemiş; kısacası "ev erkeği" olmuştu. Ancak albüm "yeniden başlangıç"tan ziyade "son" olmaya yazgılanmıştı. John Lennon, albüm yayımlandıktan tam 3 hafta sonra en hafif tabiriyle bir "kendini bilmez" tarafından öldürüldü (hatta herhangi bir albümde yer almayan, ancak o dönemde yazdığı "Life Begins at Forty" ["Hayat Kırkında Başlar"] isimli bir şarkısı da vardır Lennon'un).

Double Fantasy yayımlandıktan hemen sonra eleştirmenler tarafından (bence haksız olarak) ağır bir şekilde eleştirildi. Ancak Lennon öldürüldükten sonra bu eleştiriler haliyle birden kesildi. Hatta bir "yılın albümü" Grammy'si kazandı ve daha sonra Rolling Stone tarafından "1980lerin en iyi 29uncu albümü" seçildi. Sanırım başlangıçtaki ağır eleştirilerin en büyük sebebi, albümün yarısının Yoko Ono şarkılarından oluşuyor olmasıydı. Ancak şöyle bir geri dönüp albümü yeniden değerlendirince, Yoko Ono şarkıları da dâhil olmak üzere, albümün son derece başarılı olduğunu teslim etmemek pek mümkün değil. Belki prodüksiyon biraz daha az "parlak", daha "çiğ" olabilirmiş; fakat dönemin müzikal yönelimi göz önüne alınınca, bu anlaşılabilir bir durum hâline geliyor. Hatta albümün prodüktörü Jack Douglas şöyle buyurmuş: "Demoları dinledikten sonraki ilk izlenimim, şarkıları demolardakinden daha iyi hâle getirmekte oldukça sıkıntı yaşayacak olduğumdu; çünkü demolarda inanılmaz bir samimiyet söz konusuydu".


Albümün açılış şarkısı "(Just Like) Starting Over"da hem John ve Yoko çiftine bir gönderme vardır, hem de Lennon müziğe geri döndüğünü ilan eder; kimbilir bundan sonra daha ne şarkılar, ne albümler yapacaktır. Albümde, bu açılış şarkısı da dâhil olmak üzere John Lennon'un artık klasikleşmiş per çok şarkısına rastlamak mümkün: "I'm Losing You", "Watching the Wheels", "Woman", "Dear Yoko", "Beautiful Boy (Darling Boy)"; hatta orada burada en çok alıntılanıp, suyu çıkarılan Lennon sözü de "Beautiful Boy"da yer alır: "Life is what happens to you while you're busy making other plans" ("hayat, sen başka planlar yaparken başına gelenlerdir"). Albümün Yoko Ono "taraf"ı da son derece güçlüdür. Örneğin "I'm Moving On"un o sürükleyen melodisi ve Ono'nun sesinin şarkıya "yaptıkları", "Beautiful Boys"daki hem müzikal hem sözel anlatım, "Every Man Has a Woman Who Loves Him"in "tuhaflığı"... Hatta biraz daha ileri gidilip albümün Ono tarafının daha güçlü olduğu bile söylenebilir (her ne kadar ben buna cesaret edemeyecek olsam da); çünkü Ono'nun şarkıları son derece "güncel" tınlar: avangardın popla buluşup post-punk sosuna bulandırılmış hâli. Lennon ise daha "klasik"tir; fakat bu durum şarkılarının güzelliğine de halel getiriyor değildir hani.


Velhasıl bu albüm de, tıpkı daha öncekiler gibi, Lennon'un kendi hayatıyla ilgili her türlü konuyu bir arkadaşıyla konuşuyormuşçasına büyük bir samimiyetle dile getirdiği, üstelik Ono'nun da aynısını yaptığı, sürükleyici bir "otobiyografi" tadına sahip.

28 Ekim 2012

Madem maden, benim için badem

Maden mühendislerine karşı bir sempatim var benim. Sanırım bu sempati Cenk ve Erdem Beyler'den, perderpeylerden kaynaklanıyor. Bundan 17-18 sene önce (çüş) 1994-95 civarında kendilerini keşfettiğimde "şov"larını yapmaya amatör olarak İTÜ Maden Fakültesi'nde (GÖTÜ Badem Fakültesi'nde) başladıklarını öğrenmiştim. O gün bugündür madencinin dostu, madencinin sesi olmaya çalışırım. Maden öyle, sadede gelelim.

Maden fakültelerinden yeni mezun olmuş bir grup maden ve jeoloji mühendisi genç güçlerini birleştirmiş, madencilikle ilgili bir platform kurmuşlar. Yazıyorlarmış, çiziyorlarmış. Ben de buradan kendilerine olan sempatimi sunarak ilgilenenler için iletişim bilgilerini vereyim.

Blog: http://madenogrencilerikolektifi.blogspot.com/
Twitter: https://twitter.com/madenogrenciler
Facebook: https://www.facebook.com/pages/Maden-%C3%96%C4%9Frencileri-Kolektifi/104655176353831

Genel olarak durum budur.

Sert kalın.

Yumuşak ince.

Şarkı: Talk Talk - Talk Talk (1982)

Talk Talk'un "gruba adını veren şarkısı" ne güzelmiş. Soğuk New Wave ritimlerinin üstüne sıcak (ve çakma) Hammond org tonu iyi kontrast olmuş.

23 Ağustos 2012

Yoğurtlu semizotu için hangi iç mihrak düğmeye bastı?

Kendimi bildim bileli yoğurtlu semizotu denen mahluk annemin favorilerinden biridir. Yaz kış demeden yapar. Hele ki yazın, yoğurtlu semizotu, mutfağın en önemli öğelerinden biri hâline gelir. Bazen bir öğün olarak, bazen de salata niyetine masadaki yerini alır. Daha önce öyle dışarıda, elde belde hiç gözüme çarpmayan bir şeydi bu; ancak bu yaz ne olduysa oldu, birden popülerleşti. Önce birkaç restoranda menünün bir parçası olarak gördüm, şaşırdım; sonra yoğurtlu semizotundan bahseden insanlar duydum, "neden?!" diye sordum kendime. Dün akşam üzeri bunun hakkında yazmayı bile düşünmüştüm ki, dün gece ve bugün şu saate kadar Ekşi Sözlük'te hakkında 30 giriş birden yapıldığını gördüm.

Anlayabilmiş değilim. Aklıma birkaç olasılık geliyor: Ya bir dizide sevilen bir karakter yoğurtlu semizotu yedi veya ondan bahsetti, ya televizyonda gördüğümüz kıçımın doktorlarından biri faydalarından söz etti, ya da sırf bana kıllık olsun diye annem bir anda "düğmeye bastı" ve bunu "popüler" yaptı. Çok fena kıllanıyorum, aslında annem toplumu yönlendirme gücünü bir şekilde elinde bulunduran bir insan mı? Korkuyorum. Yarın öbür gün Twitter'da "trend" neyin olursa şaşırmayacağım.


Sevmiyorum seni yoğurtlu semizotu. Zaten sadeni de sevmezdim!

20 Ağustos 2012

Köpekli Albüm

Hiçbir zaman bir "grunge" hayranı olmadım. Hatta grunge deyince akla gelen ilk birkaç gruptan biri olan Pearl Jam'den tiksinirim. Fakat Nirvana'yı, Smashing Pumpkins'in bazı albümlerini, Foo Fighters'ın ilk albümünü (zaten ilk albümden sonra yaptıkları müzik pek de grunge olarak nitelenemez), Soundgarden'ın Superunknown ve Down on the Upside'ını falan severim. Bir de Screaming Trees'i ekleyeyim. Bunları ilkgençlik yıllarımda az çok dinlemişimdir. Bir de Alice in Chains var tabii. Aslında onların da doğru dürüst dinlediğim tek albümleri var: 1995 tarihli Alice in Chains. Ancak o albümde bir şarkı var ki, 14 yaşımdayken ilk dinlediğimde ne hissediyorsam her yeniden dinleyişimde aynı şeyi hissettirmeyi başarıyor bana: "Heaven Beside You". Çokça dinlediğim bir şarkı değil, belki yılda bir iki kere açarım; ama o yeter bana. Alice in Chains'e saygı duymama yeter de artar bile.


Bu arada popüler müzik dünyasında albümlere takma isim vermek pek sevilen bir şey. Özellikle grupla aynı adı taşıyan albümler için sıkça tercih ediliyor. Aklıma ilk gelen örnekler The Beatles'ın "White Album"u ve Orbital'in "Green Album"u. Bu ikisi de albüm kapaklarının renklerinden dolayı verilen isimler. Tabii hepsi böyle olmak zorunda değil, muhtemelen buna dair daha pek çok örnek vardır; ama aklıma gelmiyor. Neyse. Alice in Chains'in 1995 tarihli ve Alice in Chains isimli albümünü de kapağından dolayı "Köpekli Albüm" diye çağırıyorum hep. Geh Köpekli Albüm, geh! Köpeğin bir ayağının eksik olmasıyla (ayrıca gözleri de yeşil) kimbilir nasıl bir mesaj vermek istemiştiniz gençler.


***

Yazıyı tam burada bitirmek üzereydim ki, albümün arka kapağında Francesco Lettini isimli üç bacaklı bir İtalyan şovmenin resminin olduğunu fark ettim. Zamanında bu albümün kaseti vardı bende, ama hatırlamıyordum bu arka kapağı. Frank Lettini'nin hikâyesi de ilginçmiş; 3 bacağa, biri üçüncü bacağının dizinden çıkan 4 ayağa, 2 penise (ikisi de işlevsel) sahip bir adammış. Daha fazla ayrıntı isteyen bu linke tıklasın. Ayrıca bu kapak resimlerinden dolayı albümün zaten bir takma adı da varmış: "Tripod". Olsun, ben "Köpekli Albüm" demeye devam edeceğim.

17 Ağustos 2012

17 Ağustos 1999

1999 yazı. Hayatında müzik ve kitaplardan başka pek bir şey olmayan, üniversitenin birinci sınıfını bitirmiş, oldukça asosyal, içe kapanık 18 yaşında bir yeniyetmeyim. Aslında o yaz bazı şeyler değişmeye başlıyor. Yalova'da birkaç arkadaş ediniyorum, hatta bir müzik grubu kuruyoruz. Ben klavye çalıyorum. Kendimize prova yapacak bir yer arıyoruz. Üstelik bulmak üzereyiz. Hatta provaların ardından çalmak üzere bir mekân arayışına bile girmişiz.


Ağustos ayı geliyor. Grup işlerini bir süreliğine bir kenara bırakıyorum ve ailecek tatile çıkıp Marmaris'e gidiyoruz. Tatile giderken bir çantayı tamamen CD'lerle dolduruyorum. The Byrds, Buffalo Springfield, The Beach Boys, The Beatles... CD çalabilen bir Walkman'im olmadığından yanıma ufak bir müzik seti almayı da ihmal etmiyorum. Marmaris yolunda da arabada bir Beatles kasedini çıkarıp, diğerini takıyorum. Marmaris'e vardıktan sonra ise kendimi eve kapatır gibi İçmeler'deki apart otele kapatıp bol bol müzik dinliyor, kitap okuyorum. Birkaç gün geçiyor, tatilde çok fena sıkılmaya başlıyorum. Tatilde yeni arkadaşlar edinmek? Bana göre değil. Anne-babamın başının etini yemeye başlıyorum: "Hadi dönelim, ben çok sıkıldım, yapacak hiçbir şey yok".


15 Ağustos 1999 akşamı Yalova'ya dönüyoruz. Ertesi gün hemen grup elemanlarıyla buluşuyoruz. Benim yokluğumda prova mekânını bulmuşlar bile! Gidip bakıyoruz mekâna, planlar yapıyoruz. Ertesi gün, yani 17 Ağustos'ta provalara başlayacağız. Gece saat 1 gibi davulcumuz Burak'la ertesi gün prova mekânında görüşmek üzere vedalaşıyorum... Eve dönüyor, odama giriyor, radyoyu açıyor, yatağıma uzanıyorum. Yalnızca İstanbul'a yayın yapıyor olsa bile Kent FM Yalova'dan da "çekiyor".


Tam 13 yıl önce, geceyarısı, tam bu saatlerde, 03:02'de bir sarsıntı başlıyor. İçeriden babamın sesini duyuyorum. Annemin ve benim isimlerimizi haykırıyor, "buraya gelin, evden çıkmamız lazım!" diyor. Yarı uyur yarı uyanık bir vaziyette bağırıyorum: "Offf yaa, deprem oluyor işte bir şey yok, birazdan geçer". Pikeyi üstüme çekiyorum; ama sallanmaya devam ediyoruz. En sonunda kalkmak zorunda kalıyorum. Ayağımı yere koyar koymaz ayağımın altında CD'lerimi hissediyorum. Her yere dağılmışlar. "Eyvah!" diyorum, "gitti güzelim CD'ler". Odamdan çıkıyorum. Babam ve annem holdeler. Hâlâ sallanıyoruz. Babam kapıyı açıyor ve aşağı inmeye başlıyoruz. O arada karşı dairedekileri duyuyor ve şöyle düşünüyorum: "Allah allah, bu tiplerin sesleri bizim Yalova'daki komşulara ne kadar da benziyor!" Deprem anında kendimi hâlâ Marmaris'te sanıyorum.


Aşağı iniyoruz. Etraf toz duman. Hiçbir şey görmek mümkün değil. Bir sürü bina yıkılmış; ama o anda ben durumun ciddiyetinin henüz pek de farkında değilim. Arabanın içine giriyoruz. "Baba" diyorum, "neden Yalova'ya dönmüyoruz ki? Çekip gidelim işte". Babam cevap vermiyor. O arada ben de içimden Marmaris yolundaki dağların bir daha deprem olursa tehlikeli olabileceğini, kayaların yuvarlanabileceğini falan düşünüyor, "hele bir sabah olsun da belki o zaman döneriz" diyorum.

Aradan ne kadar zaman geçiyor bilmiyorum. En az 10-15 dakika, belki 30 dakika. Arabanın dışına çıkıyorum. Önce gökyüzüne, sonra etrafıma, sonra bir daha gökyüzüne bakıyor ve haykırıyorum: "Ama burası Yalova!!!"

Sonrası mâlum. Kimine göre 17bin, kimine göre 40bin ölü. Hep istatistik. Daha çok istatistik.

3 Temmuz 2012

Mash-up: Mahmut Tuncer VS. De La Soul - Bakkal Amca Take It Off


Gururla sunuyorum. Mahmut Tuncer'in "Bakkal Amca"'sı ile De La Soul'un "Take It Off"unun mash-up'ı.

2 Temmuz 2012

525 Şarkı (Bölüm 3): Bono -> David Bowie

Rolling Stone Italia'nın Ağustos 2011 tarihli özel sayısında yayımladığı "525 şarkı" listesine devam ediyoruz. Bu liste için Bono, David Bowie'den 15 şarkı seçmiş (diğer pek çokları gibi 10 şarkıyla yetinmeyip 15 şarkı seçmesi beni şaşırtmadı, Bono bu; bununla birlikte her zaman olduğu gibi yine çok konuşmuş ve boş konuşmuş). Neyse, daha fazla yorum yapmadan metni çevirerek aktarıyorum.


Bono: David Bowie (21 -> 35)

"Bu şarkıları Bowie'nin kariyerindeki çok önemli bir dönemden seçtim: benim yeniyetmeliğimle de çakışan bir dönem. Onun bir hayranıydım, ve hâlâ da öyleyim, ama seçtiğim bu kayıtlar yüreğimin ve zihnimin müzik karşısında savunmasız olduğu bir dönemden geliyor. U2, Bowie'ye çok şey borçlu. Eğer Berlin'i, Hansa Studios'u, Brian Eno'yu tanıdıysak hep onun sayesinde. Bowie benim için "maço" şarkıcı ve kadınsılığa doğru yükselen bir ses arasındaki bağlantıyı sağlayan bir link gibidir: Bunun dışında bir mucit, tabii ki, ve sahnede nasıl durulması gerektiğini öğreten bir usta. Birisi "The Claw"un (U2'nun 360 derecelik sahnesi), Bowie'nin "Glasspider Tour"undaki sahneye benzediğini fark etmemi sağlamıştı. Bowie'nin sahnede büyük oynamaktan ve tiyatral olanla (gerekirse dramatik olanla) flört etmekten hiç korkusu yoktu".

1. "Space Oddity", 1969
Her akşam sahneye bu notalar üzerinde çıkıyoruz. Sanki dört astronotmuşuz gibi.

Amerika bu şarkıya Kurt Cobain sayesinde aşık olmuştu. Tuhaf, değil mi? Dünyaya bir şey satmayı asla denememiş bir adam sayesinde.

3. "Changes", 1971
Elvis'in Birleşik Devletler için ifade ettiği neyse, David Bowie'nin de Büyük Britanya ve İrlanda için ifade ettiğinin aynı olduğunu iddia etmek abartı olmayacaktır. Temelinde, farkındalık bakımından bir kuantum sıçraması.

4. "Five Years", 1972
Klasik edebi chanson geleneğine ait gibi görünen bir şarkı. Ayrıca, Ziggy Stardust'ta Bowie, William Burroughs'dan bahsediyordu. 15 yaşımda Çıplak Şölen'i satın almıştım, kesinlikle o yaşa uygun bir okuma. Ama Bowie kitabın içinde yakılmış olan ışığın ne olduğunu fark etmemi sağlayarak beni kitaba hazırlamıştı bile. 

5. "Life on Mars", 1971
Bowie'nin dünyası her zaman artistik ve entelektüel teşvikler açısından zengindi. Yaşadığım yer olan Dublin'le kıyaslayınca, oraya çok uzak bir dünya.

6. "Starman", 1972
David Bowie'yi ilk kez gördüğümde, televizyonda, Top of the Pops programında Starman'i söylüyordu. Gökten düşmüş bir varlığa benziyordu. Amerikalılar Ay'a insan göndermişlerdi, biz kendi Britanyalı astronotumuza sahiptik — üstelik irlandalı bir anneden!

7. "Lady Grinning Soul", 1973
Tahrik edici ve alışılmadık bir parça, Bowie standartlarında bile. Bir sonraki albümde faydalanılacak olan siyah müzik etkilenimleri zaten bütünüyle oradaydı. Roy Bitten'in (E Street Band üyesi) piyanonun attığı o tiyatral solo hakkında ne düşündüğünü öğrenmek isterdim. Bowie büyük bir Springsteen hayranıydı.

8. "The Jean Genie", 1973
Bowie sıklıkla Mick Jagger'la bir yarışa soktu kendini. Örneğin burada. Onun blues ve r&b'ye yaklaşımına bayılıyorum, o disipline edilmiş swing'ine. Bu parça Smiths için de büyük bir etkilenim kaynağıydı.

Burada da: rockabilly'ye yaklaşımındaki minimalizmine bayılıyorum! Yalnızca iyi bir şarkı yazarı olan yetmiyor, aynı zamanda şarkını bir "disk"in içinde yer alacak hale dönüştürmeyi de bilmelisin, ki bu stüdyo tekniklerine dair bir 'vizyon' ve büyük bir aşinalık gerektiriyor.

10. "Young Americans", 1975
Bu parçanın en can alıcı noktası tonalitenin tamamen canına okuyan o gitar kaydı. Dahice.

11. "Fame", 1975
Bowie'nin bu parçada yüzleştiği ve ortaya koyduğu o dilemmadan büyüleniyorum. Aptal ölmek istemediğini söyleyen bir yetenek.

12. "Warszawa", 1977
Arkadaşım Gavin Friday'le oturma odasında geçirdiğimiz o akşamları hatırlıyorum. Ne anlama geldiğini kavramaya çalışarak "Warszawa"nın bulunduğu albümü (Low) dinliyorduk.

13. "Heroes", 1977
Tüm aşıkların fikrini içinde barındırıyor: yalnız değiliz, dünyaya meydan okuyabiliriz. Ve Robert Fripp tarafından çalınan o müthiş gitar var.

14. "Ashes to Ashes", 1980
Burası Low ve Heroes'un müzikal yeniliğinin daha pop bir tarzda yapıldığı yer. Piyanonun o asit sedasının nasıl elde edildiğini anlamak yıllarımızı aldı, Ama sonunda "Lemon" için onu yeniden ürettik.

Benim yaşamımdan bahseder gibi göründüğü için seçtim bu şarkıyı.


Diğer listeler için tıklayın.

29 Mayıs 2012

Şarkı: João Gilberto, Stan Getz & Astrud Gilberto - The Girl From Ipanema (1964)

Beste Antônio Carlos Jobim. Portekizce sözler Vinicius de Moraes. İlk olarak Garota de Ipanema adıyla 1962 yılında Pery Ribeiro tarafından kaydediliyor. İki yıl sonra Norman Gimbel şarkıya İngilizce sözler yazıyor, şarkı João Gilberto ve Stan Getz eşliğinde Astrud Gilberto tarafından kaydediliyor. Uluslararası bir hit oluyor. 1965 yılında Grammy kazanıyor.


Sessiz ve zarif bir devrim. Brezilya'da 1950lerin sonunda doğan müzikal tarz Bossa nova, bu harika şarkı sayesinde Beatles ve "İngiliz İstilası"yla yarışacak seviyede uluslararası bir fenomen haline gelecekti. Milyonlarca dinleyiciyi fetheden bir karışım: masumiyetin, karmaşanın ve naifliğin karışımı.

28 Mayıs 2012

Şarkı: Booker T. & the MG's - Green Onions (1962)


Hammond orgunu caz zarifliği, soul tutkusu ve rock enerjisiyle çalan Booker T.'nin stili keskin ve asabi. Ona son derece temel, ancak fazlasıyla etkili bir şekilde çaldığı gitarıyla Steve Cropper eşlik ediyor. Popüler müzik alanındaki pek çok başyapıt gibi Green Onions da bir tesadüf eseri doğmuş. Grup, eşlik edecekleri müzisyeni (Billy Lee Riley) beklerken eğlenmek için minör tonda, soul'a kayan hızlı bir blues doğaçlaması yapıveriyor. Org cümleleri hemen biçimleniyor ve dört müzisyen farkına bile varmadan bu başyapıtı yaratıyor.

19 Mayıs 2012

İngiliz/Amerikalı müzisyenlerin Hilmi sevgisi

Her Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı ülkesini yurtdışında en iyi şekilde temsil etmek ister. Kimisi Maya tapınaklarındaki bir odaya "Ne Mutlu Türküm Diyene" yazar, kimisi İngiltere'de bir kütüphaneden aldığı kitabın içine "Dünya Türk Olsun" yazıp onu o şekilde geri verir; herkes Türkiye'ye olan katkısını kendince sunar. Fakat en büyük katkıyı Hilmi isimli gençlerimizin sunduğuna dair hiçbir şüphem kalmadı. Özellikle müzisyenlerle gönül ilişkisi kuran Hilmiler, cinselliklerini de doyasıya yaşayarak ülkemizi en iyi şekilde temsil ediyorlar.


Müsaadenizle bunlara dair birkaç örnek de sunmak istiyorum: Marvin Gaye Sexual Healing isimli şarkısında "Hilmi, my darling" ("Hilmi, sevgilim") diyerek Hilmi'ye olan aşkını 80li yılların en güzel şarkılarından birinde dile getirirken, The Who ise See Me, Feel Me'de "See me, feel me, touch me Hilmi" ("Gör beni, hisset beni, dokun bana Hilmi") demek suretiyle tüm dünyaya Hilmi'den bahsediyor.

Listening to you, I get the music / Seni dinleyende*, müziği duyarım
Gazing at you, I get the heat / Sana bakanda*, ısıyı hissederim
Following you, I climb the mountain / Seni takip edende*, düz duvara tırmanırım
I get excitement at your feet / Kıçının dibinde heyecan duyarım
See me, feel me, touch me Hilmi / Gör beni, hisset beni, dokun bana Hilmi

*Çevirilerde "dinleyerek", "bakarak", "ederek" yerine "dinleyende", "bakanda", "edende" kullanmak suretiyle halk diline yakınlaştığım dikkatinizden kaçmasın.


Bütün bu Hilmilerin tek bir Hilmi olabilme ihtimali ise beni daha da heyecanlandırıyor. Groupie Hilmi.

15 Mayıs 2012

Şarkı: Out By My Side vs. Backstreet Girl (1996 & 1967)

Bir yandan çalışırken diğer yandan eskiden dinlediğim albümlere ara ara geri dönmeyi, onları arka planda dinlemeyi seviyorum. Bugünün şanslı albümü pek çokları için tek şarkılık (On Standby elbette) bir grup olan Shed Seven'dan A Maximum High idi. Albüm pek dikkatimi çekmeden akıp giderken bir anda bir melodi kulağımı yakaladı ve şöyle dedim: "Dur lan! Bu şarkı Rolling Stones'un değil mi? Kavır mı yapmışlar? Neydi adı... Heh! Backstreet Girl! Ama bunun sözleri böyle değildi ki?!" Sonrasında hemen Shed Seven şarkısının adına baktım ve Out By My Side olduğunu gördüm.

Şarkı, birkaç ufak melodik değişiklik dışında baştan aşağı Backstreet Girl'ün armonik yapısına ve düzenlemesine sahip. Bunu pek de bilerek yaptıklarını sanmıyorum, bilinçaltının bir oyunu olsa gerek. Yine de Stones dava açmadığı için Shed Seven oldukça şanslı. Bu arada şarkı sözleri de Dear Prudence'ı andırıyor biraz, eheh.

  The Rolling Stones - Backstreet Girl (1967)               Shed Seven - Out By My Side (1996)


12 Mayıs 2012

Gazeteciler

İtalya'nın "prestijli" dergilerinden Internazionale'nin yayın yönetmeni Giovanni De Mauro'nun bu haftaki yazısı hoşuma gitti, çevireyim dedim:


"Siz bir yalancısınız, verileriniz düzmece", "Hiç de bile, hepsi doğru". 2 Mayıs Çarşamba günü, saat 21 ilâ 23.50 arasında, on yedi milyondan biraz daha fazla sayıda Fransız vatandaşı, Nicolas Sarkozy ve François Hollande arasındaki tartışmayı televizyonda canlı yayında izledi. Adaylar yaklaşık üç saat boyunca göçmenlikten vergilere, işsizlikten nükleer enerjiye kadar her konuda konuştu. Her şeyin en ufak detaylarına kadar hazırlanmış olduğu bir tartışmaydı: sandalyelerin türü, tartışmacılar arasındaki mesafe, stüdyonun sıcaklığı.

Ortalarında iki gazeteci vardı, Fransız televizyonunun iki tanıdık simasi, Tf1'den Laurence Ferrari ve France2'den David Pujadas. Sorularını nazikçe iki adaya yönelttiler ve ürkek bir şekilde verilen sürelere uymalarını sağlamaya çalıştılar. Tam da o sırada, Fransız haber sitesi Owni'ye ait ofiste, bir nevi yalan makinesi olan Véritomètre'ye (Gerçekölçer) Twitter üzerinden canlı olarak hayat vermeye çalışan 22 ilâ 29 yaşları arasında dört gazeteci bulunuyordu. İki adaydan biri, bir rakamsal veri sunar sunmaz (Fransa'nın kamu borçları, Fransa'da çalışır durumdaki nükleer santraller, Afganistan'da bulunan askerler), Véritomètre'nin editörleri bilgilerin doğruluğunu kontrol ediyor, kaynaklarını karşılaştırıyor, şüpheye düştüklerinde başkalarına soruyor ve birkaç dakika içinde ulaştıkları sonucu twitliyorlardı: doğru, yanlış, kesin değil; ve verilen bilgi doğru olmadığında kaynaklarını içeren pek çok linkle birlikte doğru olan bilgileri veriyorlardı. Böylece tartışmayı izleyenler, gerçek zamanlı olarak iki adayın güvenilirliğine dair bir fikir edinebiliyordu. 54 tweet yazdılar, yaklaşık olarak her üç dakikada bir tane.

Not düşmek için söyleyelim, Hollande'in doğru söyleme oranı yüzde 58, Sarkozy'ninki ise yüzde 47 idi. Yalnızca 140 karakter kullanarak gerçek gazetecilik yapmanın mümkün olmadığını tekrarlayıp duranlara Hollande ile Sarkozy arasındaki tartışmada gerçek gazetecilerin kim olduğunu sormak gerek: sürekli gülümseyen ve neredeyse hep sessiz kalan iki "televizyon uleması" mı, yoksa tweet'leriyle Véritomètre'deki dört genç mi.

6 Mayıs 2012

525 Şarkı (Bölüm 2): Mark Ronson -> Stevie Wonder

Rolling Stone Italia'nın Ağustos 2011'de yayımladığı "525 şarkı" listesine devam edelim. DJ, prodüktör ve müzisyen Mark Ronson bu liste için Stevie Wonder'dan 10 şarkı seçmiş. Bu seçimi beni şaşırtmadı, zira özellikle Amy Winehouse'un Back to Black albümüne yaptığı prodüksiyondan zaten Stevie Wonder'ı ve dönemin diğer Motown müzisyenlerini ciddi bir şekilde takip ve hatta taklit ettiği anlaşılıyordu. Bunun yanında 2008 yılı içerisinde ayrı ayrı hastası olduğum Q-Tip'in The Renaissance'ı, Solange Knowles'un Sol-Angel and the Hadley St. Dreams'i, Estelle'in Shine'ı gibi albümlerin prodüktörlüğünü yaptığını öğrenince pek bir saygı duymuştum kendisine. Bakalım Stevie Wonder (bizim için candır)'dan neler seçmiş.


Mark Ronson: Stevie Wonder (11 -> 20)

Lisede bir kız arkadaşı Mark Ronson'a Stevie Wonder'ın Talking Book albümünü dinletmiş. Ronson arkadaşının ona şöyle bir soru sorduğunu hatırlıyor: "Maybe Your Baby'yi hiç dinledin mi?". Ronson'ın cevabı ise şöyle: "Hayır, o ne?". Ve arkadaşı şarkıyı ona çaldığında Ronson şöyle düşünmüş: "Hassiktir, hayatımın geri kalan kısmını bu şarkıyı dinleyerek geçirebilirim!". Burada ronson kendisini en çok etkileyen Wonder şarkılarını listeliyor. "Stevie Wonder ayrım gözetmeksizin herkesi etkileme yeteneği olan tek isim: Punk, Indie, Hip-Hopçu. Hepsi".

1. "Big Brother", 1972
Bu parçanın güzelliğini tarif etmeye yetecek hiçbir şey söyleyemem. Wonder tüm enstrümanları çalıyor, olağanüstü bir baterist olduğunu da kanıtlayarak. İçinde politika var, ama aynı zamanda o kadar şaşırtıcı bir armonik ilerleyişi var ki, bir noktada, duyulabilecek en güzel Blues'a dönüşüyor.

2. "All I Do", 1980
Bir Club klasiği: Hiçbir Hip Hop DJ'i tanımıyorum ki bunu yanında taşımasın, ben dâhil. Tüm DJ setlerimi bu parçayla sona erdiriyorum. Evlilik törenimin soundtrack'i olabilir.

3. "I Was Made to Love Her", 1967
Stevie bunu 16 yaşında kaydetmiş, ve tıpkı Michael Jackson'ı çocukken dinlemek gibi: O yaşta aşk acısı çekmiş olmak mümkün değil, ama şarkıyı öyle samimi bir şekilde yorumluyor ki en sonunda gerçekten aşk açısı çektiğine inanasınız geliyor. Beni ağlatmayı başarabilecek kısımları var.

4. "Superwoman (Where Were You When I Needed You)", 1972
"Sana ihtiyacım varken neredeydin?" derken boğazınız düğümleniyor. Moog'un o yükselişi, sintisayzırlar, akorlar, melodi... Mükemmel. Bir nevi Eleanor Rigby.

5. "As", 1976
Bunu da DJ setlerimde çokça çalıyorum. Bir an geliyor ve diyorum ki: "Tamam, koy şunu ve pistteki aşk patlamasını izle". Ve bu hep böyle! Mükemmel: Başlangıcından o sonu gelmeyen ad libitum finale kadar. Mükemmel.

6. "I Don't Know Why", 1968
Belki de tüm zamanların en güzel vokali.

7. "Happier Than the Morning Sun", 1972
Elektrikli klavsenin sesine bayılıyorum. Stevie baroktan ve diğer klasik müzik formlarından melodiler ödünç almak konusunda çok büyük bir içgüdüsel yeteneğe sahipti.

8. "That Girl", 1981
Tam 80ler şarkısı, ve Stevie'nin büyük klasiklerinden biri. Con sordino başlıyor ve nakarat başladığında pistteki herkes şöyle düşünüyor: "Dünyanın en güzel şarkısı bu".

9. "I Believe (When I Fall in Love It Will Be Forever)", 1972
Beni ağlatmayı becerebilen başka bir şarkı, hele ki sevdiğim insanın yanındaysam. Bossa nova akorlarına benzeyen akorlarla başlıyor — ki o zamanlar çok kullanılıyordu — sonra yükseliyor, o güçlü ve neşeli nakaratla tanrılaşıyor. Finaline gelirsek, şarkının diğer kısımlarından farklı olarak oldukça güçlü bir ritme sahip, bu bir sürpriz.

10. "Living for the City", 1973
Burada Stevie klavyeleri katman katman üstüste bindiriyor, üzerine de dikkatli bir şekilde New York'a adanmış o sözleri ekliyor. Sanki bize bir şeyler söylemek istermiş gibi, ne pahasına olursa olsun. Duygusal açıdan ise insanı en çok içine alan parçalarından biri olarak yerini koruyor.


Diğer listeler için tıklayın.

5 Mayıs 2012

Afrikam Afrikam Cennetim

Birkaç yıl önce şöyle bir yazı eklemiştim. Özetle, ülkelerin ve kıtaların dünya üzerinde kapladıkları alanların gerçek oranlarıyla  bugün en yaygın biçimde kullanılan dünya haritasında gösterilen oranların birbirini tutmadığından bahsediyordu ve bu oranları aslına en uygun biçimde yansıtan "Peter'ın Haritası"ndan dem vuruyor idi.

İnternetler sağolsun biraz evvel başka bir görsel "elime geçti". Afrika kıtasının boyutlarıyla dünya üzerindeki diğer ülke ve kıtaları karşılaştırıyor. Ahanda burada:


Elinizin altındaki her haritaya kanmayın gençler! Haydi bana eyvallah.

4 Mayıs 2012

Yazılmayın, dedeler!

Ülkemizin dört bir yanında onlarca "Dedeler İlköğretim Okulu" olduğunu...


...biliyor muydunuz?

Google'ın sırf ilk iki sayfasında 4-5 tanesine rastlanıyor: Zonguldak-Karadeniz Ereğli'de bir tane, Mersin-Tarsus'ta başka bir tane, Sakarya-Akyazı'da, Konya-Altınekin'de, Kahramanmaraş-Türkoğlu'nda birer tane. Böyle gidiyor. O halde vatandaşlık görevimi yerine getireyim ve yeniden uyarayım: Yazılmayın, dedeler!

"Dedeler ne?" diyen varsa lütfen bir an evvel bu blogu terk etsin.

2 Mayıs 2012

Film: Storytelling (2001)

Yönetmen: Todd Solondz
Senarist: Todd Solondz

Daha önceden size "düz adam" olduğumu söylemiş miydim? Söylemediysem bile anlaşılıyordur zaten. O halde "düz" yorumlarıma geçeyim.


Storytelling izlediğim dördüncü Todd Solondz filmi oldu. Muhtemelen de sonuncusu olacak, bundan sonra kendisinin herhangi bir filmini izleyerek vakit kaybetmek istemiyorum. Diğerlerinden ikisi (Happiness ve Palindromes) berbattı, birisi (Welcome to the Dollhouse) vasatın biraz üzerindeydi. Storytelling de berbat olanların yanında yerini alsın bakalım.

Anlamsız, gereksiz, ne zevk verip beni eğlendiren, ne estetik duygularıma hitap eden, ne bir şeyler hissetmemi ne de herhangi bir şey düşünmemi sağlayan bir film. Zaman kaybı. Rahatsız edici olmaya çalışmış; ama onu bile başaramamış. Sadece son birkaç sahnesi fena değil. Amerikan bağımsız sineması kadar bıktırıcı bir şey yok herhalde. Hep aynı numara: 3-5 tane "loser"ı bir araya getirdiğin abartılı bir senaryo yaz, bu "loser"ların yanına Amerikan orta sınıfını da ekleştir, sonra topunun saçmasapan bunalımlarını göster. Küçük burjuva ahlâkını, orta sınıf Amerikalı konformizmini eleştiriyorum diye mastürbasyon yap. Bu mudur? Buysa ben almayayım. Çok şey anlattığını sanıp aslında hiçbir şey anlatmayan insanları sevmiyorum. Sadece "hiçbir şey anlatmamak"la yetinse iyi, sevilir yine; ama "çok şey anlattığını" sanıyor işte, o kötü. İnsanlar da hakikaten "çok şey anlattığını" düşünebiliyor. N'apalım. Belki de ben anlamıyorumdur.


Bana öyle bakma Todd!

2/10

30 Nisan 2012

525 Şarkı (Bölüm 1): Ozzy Osbourne -> The Beatles

Rolling Stone Italia'nın Ağustos 2011 özel sayısında yayımladığı ve pek çok müzisyenin belirli gruplar, dönemler ya da müzisyenlerden seçtiği 10-15 şarkılık listeleri bir araya getiren "Le 525 canzoni da scaricare" ("indirilecek 525 şarkı") isimli listede Ozzy Osbourne, The Beatles'tan 10 şarkı seçmiş.


Ozzy Osbourne: The Beatles (1 -> 10)

"Bu gezegende Beatles'la aynı dönemde yaşamış olmanın büyük bir şans olduğuna inanıyorum", itirafında bulunuyor Ozzy, "onlar evrenin en büyük grubuydular — ve her zaman öyle kalacaklar —. Bir zamanlar Sex Pistols'dan Steve Jones'la onlar hakkında konuştuğumu hatırlıyorum. Bana sürekli şöyle diyordu: "Sıçarım, Beatles'tan hoşlanmıyorum!". Ona şöyle cevap veriyordum: "Dostum, sen hiçbir sikten anlamıyorsun!".

1. "She Loves You", 1963
Bu, beni — mavi transistörlü radyosuyla 14lük bir delikanlı — müziğe çeken şarkıydı! Onu duydum, ve artık hiçbir şey eskisi gibi değildi. Tıpkı var olan tüm renkleri bildiğini düşünmek, fakat sonradan bir tipin gelip sana daha önce görmediğin bir rengi göstermesi gibi. Vay anasını!

2. "I Want to Hold Your Hand", 1963

3. "I Am the Walrus", 1967
Lennon ve McCartney gece ve gündüz gibiydi. Paul daha çok şöyle bir tipti: "It's getting better all the time" ("Her geçen gün daha iyiye gidiyor", Getting Better'dan). John ise şöyle: "It couldn't get much worse" ("Daha kötüye gidemezdi"). Lennon'un sözcükleri kullanış tarzı hoşuma gidiyordu ve genel olarak motamot manasını anlayamadığın sözlere sahip, ama sana bir şekilde 'ulaşan' şarkıları seviyorum.

4. "A Day in the Life", 1967

5. "Hey Jude", 1968

6. "Help!", 1965
Bunu dinlerken Lennon'un şöyle düşündüğünü hayal ediyorum: "Zaten bir numarayken daha büyük olmanın bir yolu yok". Ama onlar bunu başardı! Gezegenin ötesine geçtiler! Ve John "imdat!" diyor, çünkü tam da o anda ulaşmış oldukları şeyin farkına varmaya başlıyor...

7. "Eleanor Rigby", 1966
Olağanüstü. Nedenini ben de bilmiyorum. Bildiğim tek şey var ki, ne zaman Beatles dinlesem kendimi daha iyi hissediyorum.

8. "Something", 1969
Bir gün Black Sabbath'la birlikte Zürih'teydik. Noel'di, bir kamyonette yolculuk ediyorduk. Hepimiz evimizi özlemiştik, ve beş kuruşumuz ve (daha da kötüsü) sigaramız bile yoktu. Ve radyodan bu şarkı yükseliyordu.

9. "Strawberry Fields Forever", 1967
İlk gençlik zamanlarımda bir mezbahada çalışıyordum. Bu şarkıyı sokağın öte yanındaki mağazanın radyosundan duyuyordum.

10. "The Long and Winding Road", 1970
Aklıma ingiltere kışının imgelerini getiriyor: soğuk, parmak uçları kesilmiş eldivenler. Ve beni hüzünlendiriyor, çünkü Beatles'ın sonunu anlatıyor. Paul'un şöyle dediğini duymak gibi: "Artık gücüm kalmadı. Artık hissedemiyorum."

Le 525 canzoni da scaricare


Rolling Stone Italia pek çok müzisyenle görüşüp Ağustos 2011 sayısında bu isimlerin belirli gruplar, dönemler ya da müzisyenlerden seçtiği 5-10-15 şarkılık listeleri bir araya getirmiş ve 525 şarkılık bir liste oluşturmuş. Adı "Le 525 canzoni da scaricare" ("İndirilecek 525 şarkı"). Bu listede müzisyenler, hem seçtikleri gruplar/müzisyenler/dönemler hakkında bir şeyler söylüyor, hem de listeye ekledikleri şarkılarla ilgili konuşuyorlar. Bu metinleri İtalyancadan çevirip yavaş yavaş bloga ekleyeceğim. Buraya da eklediğim her yazının linkini koyacağım.

1. Ozzy Osbourne -> The Beatles
2. Mark Ronson -> Stevie Wonder
3. Bono -> David Bowie
4. Annie Lennox -> Soul Kadınları

25 Nisan 2012

Türkçemizi Unutmayalım: Bubütmek

Bir dilin sözcük haznesi o lisanın zenginliğinin göstergelerinden biridir. Türkçedeki kelime sayısının diğer bazı dillere göre olan azlığından yola çıkarak, kimileri dilimizin yeterli bir lisan olmadığını iddia eder. Halbuki bir dilin zenginliklerini yeterince kullanmayı bilmemek o lisanın suçu değil, o dili kullananların suçudur. Bugün size unutulmaya yüz tutmuş bir kelimemizden, hatta bir fiilimizden bahsedeceğim: Bubütmek.

Bubütmek sözcüğü dilimize Orta Asya günlerinden yadigârdır ve "söndürmek" anlamına gelir. Bugün hiç kimsenin bu kelimenin farkında olmaması ise dehşet vericidir. Bir Google araması yaptım ve bu fiille ilgili tek bir sonuca bile ulaşamadım. Lisanımızın zenginliklerinin böyle unutulup gitmesi insanı gerçekten üzüntüye boğuyor. Yıllar önce Sezen Aksu bu sözcüğü yeniden canlandırmayı denemişse de, anlaşılan o ki başarılı olamamış. Üstelik hep yanlış anlaşılagelmiş. Bakın şu şarkı sözüne:

"Bir çağ yangını bubütün, dünya günahkâr."

"Bir çağ yangını, söndürün! Bundan bütün dünya sorumlu." anlamına gelen bu sözler nedense hiç dikkat çekmemiş, aksine bu sözlere farklı anlamlar yüklenmiştir. Bu yazıyı okuyanlardan tek bir dileğim var, mutlu olsunlar yeter. Eğer ikinci bir dilek şansım olsaydı, o şansımı şu şekilde değerlendirirdim: Lütfen "bubütmek" fiilini günlük yaşamınızda kullanın, onu hayatınıza katın, içinizde hissedin.

Bu fiili şimdiki zamanda ve emir kipinde çekerek yazımı sonlandırmak arzusundayım:

Bubütüyorum, bubütüyorsun, bubütüyor, bubütüyoruz, bubütüyorsunuz, bubütüyorlar.

Bubüt! Bubütsün! Bubütün! Bubütsünler!

23 Nisan 2012

David Robert Jones'un gözleri

Fringe'in Jared Harris tarafından canlandırılan kötü adamı David Robert Jones, ismini David Bowie'den alıyor. Şöyle ki; David Robert Jones, David Bowie'nin gerçek adı. Bowie, ilk önce bu adın kısaltılmış hali olan "Davy Jones"u kullanıyor, sonra bakıyor ki The Monkees'in üyelerinden birinin de adı Davy Jones, o halde benim adım Davy Kemal Jones olsun... Yok bu başkaydı. David Bowie olsun, diyor. Fringe'in David Robert Jones'unun bizim Bowie'yle alâkası nedir bilmem, ama sonu Ziggy Stardust'a bağlanırsa da şaşırmam. Fringe'de olmayan şey kalmadı zaten.

Bu arada yazının başlığıyla ilgili bir şey söylemedim henüz. Fringe'deki David Robert Jones'un gözlerinden bahsetmiyorum, bizim David'in gözlerinden bahsediyorum (nereden "bizim" oluyorsa allahın David Bowie'si). Biraz önce yeniden dikkatimi celbetti, adamın bir gözü gayet normalken, diğeri safi gözbebeğinden oluşuyor. Nedeni henüz bir veletken ettiği bir kavgaymış, evet kız meselesi.

"14 yaşımdayken bir kıza âşık oldum. Deliriyordum onun için. Tek problem, en iyi arkadaşımın da ona karşı boş olmamasıydı, ama kazanan ben oldum," diyor Bowie, biyografisini yazan Mark Spitz'e. "O arkadaşım daha kıza nasıl yaklaşacağı hakkında düşünedururken, ben harekete geçtim. Ertesi gün ona nasıl bir kazanova olduğumu anlatırken birdenbire acayip sinirlendi. Bana bir yumruk aşk eyledi."

Fakat Bowie'nin o dönemki en iyi arkadaşı ve sonra "en iyi" düşmanı George Underwood, olayı biraz daha farklı aktarıyor: "İkimiz de o kızla çıkmak istiyorduk ve onunla bir randevu ayarlayacak kadar şanslı olan bendim. Randevu gününde David kapıma geldi ve kızın randevuyu iptal etmek zorunda kaldığını söyledi. Ben de gitmedim; ama sonra anladım ki bütün bu hikâyeyi uydurmuş! Kız beni bir saat boyunca orada beklemiş. Tam bir piçlikti David'in yaptığı, ben de ona çok feci kızdım. Haliyle bu da bir kavgaya dönüştü. Kavga sırasında tırnağım gözünün içine giriverdi işte."

Olaydan sonra Bowie'nin sol gözündeki sfinkter kası ("büzgen kas" da deniyormuş, gözbebeklerinin ışığa göre büyüyüp küçülmesini sağlayan kas) yırtılmış ve birkaç ameliyat yapılmış. Bu ameliyatlardan sonra görüşü normal haline dönmüşse de, sol gözbebeği hep kocaman kocaman kalmaya mahkûm olmuş. İyi de olmuş hacı, adamın tuhaflığını perçinliyor işte.

18 Nisan 2012

Şarkı: Blonde Redhead - UFO (1995)


UFO, bir Kadıköy-Eminönü vapuru. Tabii ben Blonde Redhead şarkısı olandan bahsediyorum. Bu şarkının özellikle ilk 20 saniyesinden (bir yandan tamamından da) inanılmaz bir İstanbul tadı/kokusu/görüntüsü alıyorum. Evet, Kadıköy-Eminönü vapuru...

Şarkının ilk 20 saniyesinde Kadıköy'de iskeleye yaklaşıyorsunuz, sonra vapura biniyorsunuz, şarkının son 1 dakika 20 saniyesinde ise vapurdan inmeye çalışıyorsunuz, Eminönü'de...

1995 tarihli La Mia Vita Violenta'nın 3 numarası olan bu şarkının adının "Kadıköy-Eminönü Vapuru" olarak değiştirilmesini talep ediyorum. Devlet buna bişey yapması lazım.


15 Nisan 2012

Çakma John Lennon


İlkgençliğimde de Nejat Yavaşoğulları'nı çok sevmezdim. Yine de dinlerdim, hatta Türkiye'de 80ler sonrası yeni nesil/alternatif rock müziğin öncülerinden biri olduğunu düşünüp takdir ederdim kendisini. Özellikle Bulutsuzluk Özlemi'nin (Bulutsuzluk Özlemisizlik Özlemi) Güneşimden Kaç ve Uçtu Uçtu albümlerini epey bir dinlemişliğim vardır. Sonradan John Lennon'ın şarkılarını teker teker, birebir alıp, sözlerini o müzikler üzerine döşediğini fark edince inanılmaz bir tepki gelişmişti bende Yavaşoğulları'na karşı. Hatta soyadıyla ilgili banal kelime oyunları falan yapardım. Gençlik işte. Artık pek umursamıyorum ne yapmış, ne etmiş. Kendisiyle ilgili olumlu şeyler düşündüğümü söyleyemem tabii. Ne politik duruşunu zerre beğeniyorum, ne de açıp şarkılarını dinliyorum. Fakat hangi şarkıları almış, hangilerini "çalmış", bunlar artık pek umrumda değil. Hele ki sanatta bireysel yaratıcılık ve telif hakları konsepti ile ilgili fikirlerimde ciddi değişiklikler olduğundan beri hiç umursamıyorum. Her şeye rağmen bu "etkilenim" işinin de bir adabı olması gerektiğini düşünüyorum. Etkilenir bir riff alırsın, bir melodi parçası alırsın, bir gönderme yaparsın falan; ama şarkıyı neredeyse olduğu gibi alıp onu doğrudan kendine "mâl etmek" en hafifi tabiriyle ahlâksızlık. Neyse, biraz önce yine aklıma düştü ve özellikle John Lennon'dan "alıntılayıp" kendi imzasını attığı şarkıların ufak bir listesini çıkarayım dedim şuraya. Bulunsun.

John Lennon - Well Well Well (1970 tarihli John Lennon/Plastic Ono Band albümünden)


Bulutsuzluk Özlemi - Şili'ye Özgürlük (1990 tarihli Uçtu Uçtu albümünden)


John Lennon - Whatever Gets You Thru the Night (1974 tarihli Walls and Bridges albümünden)


Bulutsuzluk Özlemi - Kütürdet Beni Rutubet (1986 tarihli Bulutsuzluk Özlemi albümünden)


Hiç "Pachelbel Re Majör Kanon" = "Sözlerimi Geri Alamam" eşitliğine girmeyeyim, zaten Pachelbel'inki 300 yıldan eski bir eser ve popüler müzikte o kanondaki armonik yürüyüşle şarkı yapmayanı dövüyorlar, yine de Yavaşoğulları'nın akor yürüyüşüyle yetinmeyip melodiyi de şarkısına yedirmiş olduğunu not edelim. Üstelik eserin orijinali hiçbir telif korumasına sahip değil, yani Nejat abi "besteci" kısmına "Pachelbel" yazabilirmiş gayet rahatlıkla, kimse de ondan telif falan istemezmiş; ama nedense hep kendisini "besteci" olarak göstermeyi seviyor. Hadi tamam, diğer John Lennon şarkılarında Lennon'ın adını yazmamasını anlarım diyeyim, sonuçta para falan ödemesi lazım, karışık işler; ama abi Pachelbel'e para da vermen lazım değildi be?

Neyse. Son olarak da şunu ekleyeyim: 2000lerin ortalarında, özellikle Ekşi Sözlük'te konu hakkında yazılanlardan sonra kendisine -sanırım bir Roll röportajında- bir soru sorulmuştu ve cevabı da "yani yaptık tabii, aldık o şarkıları koyduk albümümüze ama bunu o şarkıları genç nesillere tanıtmak için yaptık" falan olmuştu. Hiçbir şekilde referans göstermeden nasıl "tanıtıyorsa" artık genç nesle John Lennon'ı.


MESAM'ın "Haysiyet Kurulu" başkanı olan çakma John Lennon'ımıza büyük bir selam çakıyoruz.

14 Nisan 2012

Yozlaşma?


Aslında “yozlaşma” denen şey hiçbir alanda hiçbir zaman var olmadı; fakat yozlaşma iddiaları her zaman vardı. 3000 yıl önce de vardı, 500 yıl önce de, 20 yıl önce de. Korkmaya gerek yok, “yozlaşma” olarak gördüğümüz her yenilikle birlikte, yozlaşma olarak görülen şeyler kendi anlamlarını üretmeyi başarıyorlar. Böyle böyle değişiyor dünya.

Modernist düşünce yapısının temelini “gelişme”, “ilerleme” gibi kavramlar oluşturduğu için modern/modernist bir zihniyetle yaklaşıldığında elbette insanın bulunduğu her yerde yozlaşmanın olduğu iddia edilecektir. Söz konusu “gelişme”nin belirli bakış açılarına göre “düzgün” olmaması yozlaşma olarak kabul edilecektir. Fakat modernizmin bu kabullerinin ve kalıplarının dışına çıkabildiğimizde durumun hiç de görüldüğü gibi olmadığı anlaşılıyor.

“Olumlu” ve “olumsuz” olarak nitelenen her türlü kavram tamamen olaya nereden yaklaşıldığına bağlı. Bununla ilgili “evrensel gerçekler” olduğu iddiası belirli bir bakış açısının ürünü. “Yozlaşma” adı verilen şey hiçbir zaman net olarak belirlenemez. İşin daha da ilginç yanı bugün “yozlaşmış” olarak gördüğümüz şeylere, değişen kültür yapısıyla birlikte 50 yıl sonra “kültürümüzün önemli bir parçası” gözüyle bakmamız da çok mümkündür, hatta her zaman böyle olmuştur.

Müzikten bir örnek verecek olursam; 19. yüzyılda Dede Efendi ve Hacı Arif Bey gibilerinin ürettiği müzikler dönemin kültürel anlayışına göre “yoz müzik” olarak kabul ediliyordu, “hafif” bulunuyordu. Kültürün “olumsuz” bir yöne kayışını temsil ediyordu. Çünkü belirli bir süredir var olagelen geleneği tam olarak yansıtmıyordu, bu nedenle de bir “yozlaşma”nın göstergesiydi. Fakat 20. yüzyılın ortalarına geldiğimizde, artık bu isimlerin yaptığı bestelerin “Türk kültürü”nün en geleneksel, klasikleşmiş eserleri olduğu düşünülmeye başlandı. 1950’lerde bu sürecin bir benzeri yeniden yaşandı. Artık Dede Efendiler, Hacı Arif Beyler “klasik”ti; Münir Nurettin Selçuk, Alaeddin Yavaşça gibi isimlerin eserleri ise bir yozlaşma göstergesiydi. Geleneği yansıtmıyor, farklı kaynaklardan da faydalanıyordu. Aradan geçen 50 yıldan sonra bugün Selçuk ve Yavaşça gibi isimler de geleneksel Türk müziğinin klasiklerinden sayılıyor.

Tarih boyunca insanın ve insan kültürlerinin gelişimi hep bu çizgiyi izlemiş, her türlü değişim ya da farklı kültürlerin etkileri “yozlaşma” olarak nitelendirilmiş. Aslına bakılırsa her türlü kültürel değişim o dönemin popüler yapılarına ve edimlerine uymaya çalışsa da, ortaya çıkan her yeni oluşum var olan kültüre güçlü bağlarla bağlanır ve kendi anlamlarını üretir. İşte bu yüzden “yozlaşma” diye bir şey yoktur, olsa olsa “yozlaşma iddiaları” vardır. Bu da her zaman var olacaktır.

11 Nisan 2012

Christopher Nolan ve Inception

2010 tarihli Christopher Nolan filmi Inception, tıpkı diğer Nolan filmleri gibi, hiç de öyle özgün bir konuyu işlemeyen, öyle büyük bir deha eseri falan olmayan, aksine dünya nüfusunun çoğunluğunu oluşturan ortalama zekalılara kendilerini olduklarından daha zeki hissetmelerini sağlamak amacıyla çekilmiş bir film. Herhangi bir "ürün" insanlara kendilerini daha zeki hissettiriyorsa, doğal olarak ona karşı bir talep oluşuyor ve böylelikle hem o ürünün yaratıcısı maddi kazanç elde ediyor, hem de o ürünü tüketenler manevi yönden tatmin oluyor. Ben kazanıyorum, sen kazanıyorsun, Türkiye kazanıyor, dünya "kazanıyor". Fakat Nolan'ı takdir etmek lazım, para kazanmak için iyi bir yol bulmuş, yıllardır bunu uygulayarak parsayı topluyor.

10 Nisan 2012

Satış

İstanbul'un Osmanlılar tarafından
ele geçirilmesinden önce kullanıldığı 
düşünülen Konstantinopolis bayrağı
Topluluklar üzerinde egemenlik kurmak isteyen her odak bir şeyler pazarlamak zorundadır. Günümüzde hâlâ en büyük egemenlik odağı (yirminci yüzyılın ikinci yarısından itibaren biraz daha perde arkasında durmayı yeğliyor olsa bile) devlet olduğuna göre, devlet kurmak ve onu yaşatmak için de pazarlanması gereken şeyler vardır.

Bir devlet kurabilmek ve onu yaşatabilmek için kitlelere "vatan", "millet" pazarlanması gerekir. Bunun başarılı olabilmesi için ise kitleler, "vatan" ve "millet"in temel bir gereksinim olduğuna dair güçlü bir inanca sahip olmalıdır. Son yüzyıllar içerisinde bu inanç yeterince yerleşmiş olduğundan bu "vatan ve millet satışı" çok da zor değildir. Vatan ve millet kitlelere bir kere pazarlandıktan sonra, bunların gerekli olduğuna dair inanç da güçlenmeye başlar. Pazarlama ve inanç birbirlerini simbiyotik bir biçimde besler.

Bizans sikkesi
Ancak gün gelir iktidar odağı olmak için "vatan" ve "millet"ten farklı ve zaman zaman bu kavramlarla çelişir gibi görünen bazı şeyleri pazarlama ihtiyacı belirir. Artık bu iki kavram yeterli değildir. Fakat halk kitleleri bu iki kavrama yüzyıllar içerisinde kültürel anlamda ciddi bir şekilde bağlanmış olduğundan bu kavramlarla çelişen yeni kavramları pazarlamak da iyice zorlaşmıştır.

Bakalım ne olacak?

6 Nisan 2012

Devrimden Sonra (2011)

Yönetmen: Mustafa Kenan Aybastı
Senarist: Mustafa Kenan Aybastı

Öncelikle şunu söyleyeyim, anti-komünist propagandadan hoşlanmam. Hayır, komünist değilim; fakat "propaganda"dan hoşlanmayan birisi olarak, haliyle propagandanın anti-komünist olanından da hoşlanmam. Buna karşın bugün tamamen anti-komünist propaganda amacıyla yapılmış bir film izledim: Devrimden Sonra.

Filmin senaristi ve yönetmeni Mustafa Kenan Aybastı, nasıl yapmışsa yapmış, bu filmin bir anti-komünist propaganda filmi olduğunu anlamalarına izin vermeden, Türkiye Komünist Partisi'nin (aslen "Sosyalist İktidar Partisi") bir "yan kuruluşu" olan Nâzım Hikmet Kültür Merkezi'ni kafalamayı, bunun bir "ütopya" olduğuna onları inandırmayı başarmış. Gerçi çok zor bir şey değil bu. TKP'nin "Komünist Kararname"sini okuduğunuzda, "Devrim Mahkemeleri"ni falan düşündüğünüzde adamların "ütopya"sının aslında tam anlamıyla bir distopya olduğunu görüyorsunuz. Neyse. Sonuçta, yönetmenin hinliği sayesinde, bu film bir "komünizm güzellemesi" olduğu iddiasıyla ortaya çıkmış oldu. Eheh. 

Bu aslında bir "film" değil, 8 adet kısa filmin kolajından ibaret bir propaganda aracı; hem de kötü bir propaganda aracı. 
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...