26 Kasım 2013

Konser: Luciana Souza (19 Kasım 2013, İstanbul)

19 Kasım akşamı Zorlu Center PSM, iki usta müzisyeni ağırladı. Her ne kadar konser “Luciana Souza Konseri” olarak geçiyorduysa da, Souza’ya en az onun kadar önemli başka bir müzisyen daha eşlik etti: Romero Lubambo. Madem öyle, önce biraz Lubambo’dan söz edeyim.


Romero Lubambo 1955 doğumlu Brezilyalı bir caz gitaristi. 1985 yılından bu yana ABD’de yaşıyor ve şu ana kadar Astrud Gilberto, Dizzy Gillespie, Al Jarreau, Harry Belafonte, Grover Washington Jr. gibi pek çok efsaneye eşlik etmiş. Sanırım bu isimler kendisinin ne kadar başarılı bir müzisyen olduğunu anlatmaya kâfi gelecektir. Lubambo, bir Brezilyalı olarak, yalnızca caz değil bossa nova, samba gibi 20. yüzyıl Brezilya müziklerini de kendi stiliyle icra etmekte. “Stili” hakkında önemli ipuçlarıyla dolu 2006 tarihli Softly albümünü hiç çekinmeden önerebilirim.


1966 doğumlu Luciana Souza da ABD’de yaşayan bir Brezilyalı. Babası bir bossa nova şarkıcısı, bestecisi ve gitaristi olan Walter Santos, annesi ise bir şair olan Tereza Souza. Lisansını Berklee’de caz üzerine, yüksek lisansını ise New England konservatuvarında klasik müzik üzerine tamamlayan Souza, bu nedenle temelde bir caz müzisyeni olmasına karşın klasik müzik çalışmalarına da sahip. Elbette, Brezilyalı oluşunun bir getirisi olarak bossa nova ve sambayı da ihmal etmiyor. Souza tam altı kez kendi çalışmalarıyla Grammy’ye aday gösterilmiş; Herbie Hancock’un çeşitli müzisyenlerle yaptığı işbirliği sonucunda ortaya çıkan Grammy ödüllü albüm River: The Joni  Letters'da da katkısı bulunuyor.


Bu kadar bilgi yeter, biraz da konserin kendisinden bahsedeyim. Souza ve Lubambo hem orijinal bestelerden, hem de klasiklerden oluşan bossa nova ve samba ağırlıklı bir repertuar sundular, aralara birkaç adet caz klasiği (özellikle Chet Baker’a övgü niteliğinde) serpiştirmeyi de unutmadılar; örneğin Baker’ın “The Thrill Is Gone”ı, konserin doruk noktalarından biriydi. Repertuarla ilgili fikir edinmek isteyenler, Souza’nın 2001 tarihli Brazilian Duos, 2005 tarihli Duos II, 2012 tarihli Duos III (ki bu “Duos” serisinin tamamında Lubambo’nun gitarını da, diğer birkaç gitaristle birlikte, duymak mümkün) ve yine 2012 tarihli Book of Chet albümlerine bir kulak atabilir. Konser boyunca gözüm neredeyse hep Lubambo’nun gitarında oldu. O kadar zarif, duru, ama aynı zamanda gösterişli olmayı da başarabilen bir stili var ki, hayran kalmamak mümkün değil. Öyle bir gitar tonuna, Souza’nın adeta cennetten düşmüş, su gibi akıp giden, latif ve duyguları aktarmakta hiçbir engel tanımayan sesinin eklendiğini düşünün. Bir de, üzerine krema olarak, Souza’nın zaman zaman kullandığı scat singing tarzını ilave edin. Souza’nın pek çok şarkıda perküsyonları da ustalıkla kullandığını belirtmeden geçmeyeyim. Her iki müzisyenin konser boyunca süregiden sempatik tavırlarını ise tanımlamak mümkün değil; her şarkının ardından Lubambo’nun bir kahkaha koyuverişi örneğin, zihnime kazındı kaldı. Bütün bunların sonucu da, nasıl geçtiği anlaşılmayan bir buçuk saatlik bir akustik ziyafet oldu.


Elbette bu akustik ziyafette konser mekânının da etkisi oldukça büyük. Souza’nın kendisi de konser esnasında mekânın güzelliğinden ve akustiğinden bahsetmeyi ihmâl etmedi. Gerçekten de bahsedilmeyecek gibi değil. Henüz geçen ay hizmete açılan Zorlu Center Performans Sanatları Merkezi’nde Ana Tiyatro ve Drama Sahnesi olmak üzere iki salon bulunuyor. Bu konser Drama Sahnesi’ndeydi ve oturma düzeninden akustiğine, sahnesinden ışık sistemine kadar her şeyiyle tam puan aldı benden. Yakın zamanda Ana Tiyatro’da da bir etkinliğe katılıp, o sahneyi de tecrübe etmek istiyorum. Hele ki 22 Şubat 2014’te, benim için efsane olan müzisyenlerden birinin, Ennio Morricone’nin söz konusu sahnede büyük orkestrasıyla birlikte Veda Turnesi kapsamında bir konser vereceğini düşününce, kendimi heyecanlanmaktan alıkoyamıyorum! Yalnızca popüler müzik, caz veya klasik müzik konserlerine değil, tiyatro oyunlarına ve –en şahanesi– dünyaca ünlü müzikallere de sık sık ev sahipliği yapacak olan Zorlu Center PSM’nin etkinlik takvimini sık sık ziyaret etmenizi tavsiye ediyorum.

22 Kasım 2013

Albüm: Woody Guthrie - Dust Bowl Ballads (1940)

1929'da başlayan ve 1930lu yıllar boyunca etkili olan Büyük Bunalım yetmezmiş gibi, ABD'de 1930larda başka bir kriz daha yaşandı. Amerika'nın tam da göbeğinde, özellikle Oklahoma, Kansas, Kolorado ve Teksas'ta etkili olan "Dust Bowl" nedeniyle milyonlarca Amerikalı işsiz ve aç kalıp Batı'ya, Kaliforniya'ya göç etmek zorunda kaldı.


1930ların özellikle ilk yarısında ve ortalarında, aşırı kuraklık ve erozyonu önleyici yöntemlerin uygulanmaması sonucunda oluşan şiddetli toz fırtınaları, bölgede hem doğaya büyük zararlar verdi, hem de tarımı neredeyse tamamen öldürdü. Bunun sonucunda toprakları kullanılamaz hâle gelen çiftçiler her şeylerini bırakıp Batı'ya, özellikle de Kaliforniya'ya doğru yola çıktı. İşte bu döneme "Dust Bowl" veya "Dirty Thirties" adı veriliyor, bu dönemde meydana gelen göçler de "Dust Bowl Migration" olarak anılıyor.

Stratford, Texas'a yaklaşan bir toz fırtınası. 18 Nisan 1935.
Daha fazla fotoğraf için tıklayın.

İşte 20. yüzyılın en önemli folk müzisyenlerinden ve şarkıcı/şarkı-yazarlarından Woody Guthrie'nin ilk albümü Dust Bowl Ballads baştan aşağı bu trajediye ayrılmış bir müzikal destan. Yalnızca bir gitar ve vokal, zaman zaman eşlikçi bir armonika ile dönemin tüm dehşetini ve insanların çaresizliğini, yaşayanların gözünden yansıtabilmeyi başarıyor. Hatta kendisi de Oklahomalı olduğundan ve her ne kadar çiftçi olmasa da o dönemin sıkıntılarını ciddi şekilde yaşayıp, Kaliforniya'ya doğru göç edenlere katıldığından albümü yarı-otobiyografik olarak görmek de mümkün. Aslında sözlere dikkat edilmeksizin dinlendiğinde, bu müzikten kaygısız ve hatta neşeli bir his alınabilir. Ancak bu albümü güzelleştiren de melodilerin kaygısızlığıyla sözlerin depresifliğinin yarattığı o nefis kontrast oluyor.


Albümün akla getirdiği başka bir şey, 1960lar sonrası popüler müziğindeki bazı "yenilik"lerin fazlasıyla abartıldığı oluyor. Misal "konsept albüm" kavramı. Nereye baksam müzikseverler arasında hangi albümün "ilk gerçek öz hakiki" konsept albüm olduğuna dair tartışmalar görüyorum mesela; hatta zamanında bu tartışmalara bizzat katılmışlığım da var. Fakat 1940 tarihli bu albüme baktığımda, sapasağlam bir konsept albüm görüyorum. Üstelik o zamanlar bırakın "konsept albüm" kavramını, "albüm" kavramı bile yok; çünkü teknoloji buna izin vermiyor. "Albüm"ler genelde, her bir yüzüne 3 buçuk dakikadan daha fazla kayıt yapılamayan 78lik plakların (Türkiye'de taş plak olarak anılırlar) bir kutu içerisinde bir araya getirilmesi olarak anlaşılıyor. Bu nedenle de aslında tek tek, birbirinden bağımsız olarak kaydedilmiş olan plakların bir "toplama" mantığıyla bir araya getirilip satılmasından ibaretler. Hatta bu bile çok seyrek yapılıyor. 1930larda, '40larda, '50lerde albüm mantığıyla bir araya getirilmiş "albüm"lere pek rastlayamıyor oluşumuzun sebebi bu. Fakat Woody Guthrie, günümüz mantığında "albüm"ü keşfetmiş, bununla da yetinmemiş "konsept albüm"ü de keşfetmiş gibi görünüyor.

*Bu linkten albümdeki şarkıları baştan aşağı içeren bir YouTube playlist'ine ulaşabilirsiniz.


27 Ekim 2013

Şarkı: The Go! Team - Everyone's a V.I.P. to Someone (2004)

1970li yıllardan kalma kötü bir Amerikan dizisinin muhteşem jenerik müziğiymişçesine:


Kamera yukarıdan aşağıya bakıyor; yeryüzüne yönelmiş bir şekilde dolaşıp duruyor, tarlalar, belki de bir göl üzerinden geçerek... Sonra dizideki bütün olayların geçtiği o malikâne giriyor kadraja, ona doğru yakınlaşıyor kamera ve dizi başlıyor.

***

Bir de biraz daha farklı bir versiyonu varmış. Aynı gibi tınlıyor, ama bazı yerleri değişik:

30 Ağustos 2013

"Satisfaction"dan "What a Feeling"e...

Önce "(I Can't Get No) Satisfaction" vardı.


Bir yıl kadar sonra John Lennon, bu şarkının o meşhur riff'ini alıp, dönüştürdü; şarkının devamını ise Paul McCartney getirdi, "Paperback Writer":


Aradan bir yıl daha geçti, "Satisfaction"un riff'i bu sefer Neil Young'ın ellerinde "Mr. Soul"a dönüştü:


Beş yıl kadar bekledik, Lucio Battisti "Mr. Soul"un riff'ini alıp yavaşlatıp dönüştürerek tanınmaz bir hâle getirdi ve melodisini de uyarlayarak başka bir şaheseri, "I giardini di marzo"yu yarattı. Neil Young bu şarkı hakkında "Benim şarkıyı bestelerken çıkış noktası olarak aldığım fikirleri çok iyi bir şekilde tekrar elden geçirip mis gibi bir şarkı yaratmış Lucio. Helâl olsun vallahi!" yorumunu yapıyordu:


"I giardini di marzo"dan on bir yıl sonra ise Giorgio Moroder, Flashdance filminin tema müziği "What a Feeling"i bestelerken Battisti'nin şarkısının "Che anno è, che giorno è?" ile başlayan nakaratını alıp şarkısının temeli hâline getirdi:

26 Temmuz 2013

Şarkı: Banco del Mutuo Soccorso - R.I.P. (Requiescant In pace) (1972)


Henüz reverb denen balçığın ses teknisyenlerini/prodüktörleri ele geçirmediği zamanlar. Tuhaf bir tenor vokal, insanın beynine çakan kupkuru davullar, kıtır kıtır akan funky ritim gitar, kafa bulandırarak yürüyen bas, savaşın vahşetini yaşatan sözler, piyano ve orgun vurguları, şarkının ortalarından sonra değişen gidişat... Bir de riff çalan gitarın tonu biraz daha farklı, daha az "klasik" olsa 10 üzerinden 9 verirdim. Bu haliyle 10 üzerinden 8.

İtalyan progressive rock'un medar-ı iftiharlarından:

23 Temmuz 2013

Suratına ateş eden silahım, kontrbasımdır


Bazen herhangi bir konu hakkındaki fikirlerinizi dile getirmek için tonla sözcüğü, cümleyi yan yana getirir, upuzun yazılar yazarsınız; ancak yine de anlatmak istediğinizi tam olarak anlatamadığınızı hissedersiniz. Sonra çok sevdiğiniz bir şarkıya şans eseri geri döner ve yıllar yıllar önce yazılmış o şarkıdaki çok basit birkaç dizenin tam da hissiyatınızı dile getirmiş olduğunu görürsünüz.


Gezi Direnişi'ne ilişkin hislerimi tamı tamına anlatan kişisel soundtrack'imi Area'nın "Gioia e rivoluzione" ("Neşe ve Devrim") isimli şarkısı olarak ilan ediyorum.


Direnişi anlamayanlar için: "Beni anlamak istemeyen, senin için çalıyorum şarkımı; düş kurmasını bilmeyen, senin için gülüyorum; beni anlamak istemeyen, senin için söylüyorum şarkımı."

Direnişteki güzel insanlar için: "Gözlerinin içinde, zihnimi ısıtan bir ışık var."

Direnişin kendisi için: "Bir parmak şıklatmasıyla birlikte bir mücadele başlar; ki o mücadele bizi sevmeyi bilen insanların olduğu sokaklara taşır."

Ve son kez, yine direnişi anlamayanlar, ona şiddetle karşılık verenler için: "Benim silahım, (sesiyle) senin suratına suratına vuran kontrbasımdır."

Bu daha başlangıç, mücadeleye devam.

16 Haziran 2013

Tomorrow in the battle think about me

Written by Luca Tincalla
Arranged in English by Alex Carulli

First there was black smoke. Then white. But the Pope didn’t show up. In his place, however, some tanks appeared at the horizon. The gas fired by the police got mixed with the fumes of the barricades on fire. Another day of ordinary madness here in Gezi Park. Istanbul. Turkey.

After all, if the “insurgents” had some brains they would have left the waves of protest to sail on calmer waters. But who makes them take the risk, if not of kicking the bucket, at least of being hit with a truncheon every time they take to the streets? What is it that drives their desire to cling to that piece of land, called Gezi Park, like roots to the trunk of a tree? Where does this force of rebellion against a Prime Minister, democratically elected by the 49.9% of citizens, come from?

So many questions, huh. If you continue reading, I’ll try to provide some answers. My answers, since I don’t own the truth. To be honest, I’m a pretty unskilled analyst. My wife told me so and I have to admit that, for once, I agree with her. I didn’t get it right. I thought I lived in a country that wasn’t exactly democratic – in the sense of the signifier, not the signified – but moderately illiberal. A country where, yes, many not aligned people were sent to purge in prison, but also a country where a peace process with the PKK had started. I was wrong. It was just propaganda. It was just big, huge, gigantic... bullshit.

Or maybe not? Perhaps it’s just me. Perhaps I lost my mind in the midst of the protest’s fumes. Because in the end, Turkey’s economy, in recent times, has been booming, and for two years its GDP was ranked second in the world for annual growth, behind China and India. Remarkable, isn’t it? Forget the 2001 crisis or the Turks migrating to Germany to erect the Berlin Wall after World War II. Right, but: Whose is the money flowing in this country? Frankly, very few people seem to realize this money doesn’t belong to Turkey. It flows, that’s right, but it goes away. For it is thanks to all foreign multinational corporations that today we’re living in the Land of Cockaigne. When the multinational corporations will find out that even in Kazakhstan or Uzbekistan or Tajikistan there are (almost) the same conditions, the bridgehead of Turkey will blow up. And in Turkey some heads will still survive, yes, but only d***heads…

Economy moves the world, that’s true. But god give me your lever and I’ll lift the economy. Wouldn’t we be better off without it? Without the overproduction distress. In the name of a “fruit” that, in fact, we are almost never able to consume and that often becomes a rotten apple. Side effects of capitalism: for a note of warning I suggest the reading of an old yet up-to-date essay: Marx’s Capital. O.K., I’m provoking. But if we didn’t base our strength only on economy I think we’d be much better. Human beings have been around for thousands of years – there must be a reason for that. I’d recommend not to trust my analysis. Trust my wife – or the analyst, which is pretty much the same thing.

I even heard someone saying that all this has happened to re-evaluate the Dollar. Shame. Provocateur. Boo! The Dollar and the Euro as well, if anything. There, that’s fine. After all, in regards of Turkey’s accession to the EU, the NO box had already been ticked a long time ago (by Sarkozy Merkel & Co.). We will move even more eastwards, we are expected by democratic leaders such as Putin, Ahmadinejad or Kim Jong-un. It is not said that the side effects of the protest will not get Assad and Erdogan back together. I know that lovers can’t be divided and they will soon return to be as thick as thieves. Lovebirds. I know it, but don’t call me an analyst. If things get worse, instead of singing “Bella Ciao” we will start dancing “Gam Gam style”.

Call me a witness, if you will. A chicken-hearted one. I wasn’t born under the sign of Leo. I’m a Libra. But since there was no justice during these days, or at least so it seems to me, I felt my involvement was dutiful. I wrote dutiful. I meant appropriate, necessary, right. Which are good, too, sure, but not enough. Because who wants to change the state of things MUST intervene. It’s not enough complaining just for the sake of it, and saying that nothing will ever change. No. One needs to expose oneself, to take to the streets, to actively participate in the protest. And inform, too, not only those who sleep, but using social networks. One needs to show one’s balls – or ovaries, if that’s the case.

Inform, I said. The Gezi Park protest owes its echo NOT to the traditional media – which were sleeping, and still haven’t awaken from the sweet vernal slumbers – but to freelancers and nerds. Us. Mistreated Sunday bloggers, hardened Skype users, Facebook pictures posting lovers, tweets perfectionists, and as far as I’m concerned... paper author who couldn’t tear himself away from his pages – but did. The Government has forgotten… No, let me start over. The Government did us a favour leaving the internet on in the early days and we thanked them by increasing our typing tenfold. Today the protest goes on social networks: perhaps you should write it down. And turn off the TV.

And now, if I can, I’d like to tone down a little, which seems so fashionable nowadays. Let me be clear: it’s not the first time that something like this happens in the world. June 4 was the 24th anniversary of the massacre in Tiananmen Square. Do you remember that guy, the “unknown rebel”, armed only with courage, who passively faced the tanks advancing? And all those people who now resist in Syria and in other media-forsaken places? What is it, are they unfashionable? Turkey is the new entry, all right, and media have to follow it, but they will just until it’s “news”, then they will forget it like they’ve done with all other resistance. And I’m not an analyst, I need a psychoanalyst.

Let’s say that I had never been there. I had never been a witness. Sure, years ago to skip school I never missed a Saturday demonstration. Regular meeting at nine o’clock in Piazza della Repubblica, in Rome. And at eleven we were already playing football at Villa Borghese crying out silly slogans. What’s changed now? The social consciousness. I’m not a hero, neither a 007 nor a special envoy. I’m just an ordinary man, in the wrong place at the right time. I didn’t have to look for (little) courage, it came by itself.

But didn’t I have to answer some questions? Here are my answers. One. The “insurgents” take to the streets because they can’t do anything else if they want to oppose the occupation (this for sure) of the tractors and the bulldozers that want to dismantle the park to turn it into a shopping mall. Two. Gezi Park has become a symbol of the protest and the felling of a single tree is equivalent to the loss of a human life. And three. On this I don’t have an answer. I have more questions instead. What is this democratically elected Government afraid of? Of his constituents? Of you? Of me?

In Istanbul it’s raining. In the streets the rain is washing and peeling off the spilled blood of the poor. From civilians to the police. There are many on both sides who think the same way; who hug one another in the homes and fight one another in the streets. Like blind people touching each other without realizing they’re brothers.

I leave you with the words of Javier Marias:
“Tomorrow in the battle think about me.”

Not about me, but about us all.

14 Şubat 2013

Şarkı: Elio e le Storie Tese - La canzone mononota (2013)



La canzone mononota: Tek notalı şarkı.

İddia ediyorum, bu şarkı son otuz yılda üretilmiş en güzel, en eğlenceli, en zeka dolu, en basit, en karmaşık, en muhteşem şarkı!

1981'de doğdum ben. Bilinçli olarak ilk müzik dinleyişim sanırım 5 yaşıma falan denk gelir. Dalida'nın "Le petit gonzales" 45liğini pikaba takar, dinler, dans eder, bağıra çağıra eşlik ederdim. O günden bu yana yüz binlerce şarkı dinledim; kimi ben doğmadan önce, kimi doğduktan sonra kaydedilmiş. Ben kendimi bilmeden önce kaydedilmiş şarkılar arasında beni çok çok heyecanlandıran şarkılar oldu. Kendimi bildikten sonra kaydedilmiş şarkılar arasında da heyecanlandıklarım az değildi. Ancak bilinçli olarak müzik dinlediğim o ilk günden bu yana üretilmiş olan şarkıların hiçbiri beni Elio e le Storie Tese'nin bu şarkısı kadar heyecanlandırmadı. Şarkıyı saatlerdir tekrar tekrar dinliyorum, bir yandan da bunları yazmaya çalışıyorum.


Kendimi bildim bileli müzik yarışmaları hep ilgimi çekmiştir. Katılan şarkıcılar ve şarkıları ne kadar dandik olursa olsun müzik yarışmalarını takip etmeden duramam. Son birkaç yıldır Sanremo da takip etmeden duramadığım müzik yarışmalarından biri hâline geldi. Evet, şarkıların %90'ı (belki de daha fazlası) bir halta benzemiyor. Hiçbir yenilik, orijinallik, heyecan; hiçbir şey yok. Fakat işte bir şeylerin değiştiği gün bugündür.


Elio e le Storie Tese'yi üç yıl kadar önce tanıdım. O zamandan beri dinler, keşfeder, anlamaya çalışır, anladıkça eğlenir, eğlendikçe daha çok dinler, dinledikçe daha çok hayran kalırım. Elio (gerçek adıyla Stefano Belisari), benim gözümde hem müzikalite yönünden hem de mizahi yönden ancak Frank Zappa'yla karşılaştırılabilir (ki Elio en büyük etkilenim kaynağının Frank Zappa olduğunu da ifade etmiştir) ve o karşılaştırmayı da açık ara önde bitirir (boynuz kulağı geçmiştir?). İşte bu adam ve muhteşem insanlardan/müzisyenlerden oluşan grubu, 1996'da Sanremo'ya "La terra dei cachi" isimli şarkıyla ve harika şovlarıyla katılmışlardı. Tabii ben bunu sonradan keşfettim, birkaç yıl önce. Birinci olamadılar, ikinci oldular; ama belki de Sanremo tarihinin en çok ses getiren üç beş performansından birini gerçekleştirmişlerdi. Bu sene de katılacaklarını duyduğumda ciddi anlamda heyecanlanmıştım. İki şarkıyla katılıyorlardı: "Dannati Forever" ("Forever Lanetliler") ve "La canzone mononota" ("Tek Notalı Şarkı"). İki şarkının da yalnızca isimleri bile merakımı iyice artırmaya yetti. Özellikle "La canzone mononota"yı bekliyordum. Gerçekten de tek notalık bir şarkı mı yapacaklardı? O kadar deli miydi bu adamlar? Peki nasıl olacaktı bu iş?


Bu gece bu sorunun yanıtını aldım. Şarkı başladı; ama hayır, tek notalı değildi! 35 saniye geçti, hayalkırıklığına uğramak üzereydim ki, her şey birden değişti. Meğer ilk 35 saniye yalnızca bir başlangıç, bir giriş, bir şaşırtma imiş. Eh, zaten ilk 35 saniyede şunları söylüyordu Elio: "Hayat boyu çaba sarfetmek, nadir işlemelerle dolu parçalardan oluşan bir melodi kuruntusunun peşinde; ama sonra fark edersin sana yeteceğini yalnızca bu çok güzel tek notanın". Şarkının geri kalan kısmında, evet, o tek nota, o harikulâde tek nota her şeye yetmişti! Ağzım açık, şaşırarak, heyecanlanarak, gülerek, eğlenerek, müzikal basitliğin ve karmaşıklığın aynı anda bir arada bulunmasından büyülenerek dinledim. Sözleriyle beraber adeta bir müzik dersiydi bu! Bu kadar harika bir fikir, ancak bu kadar muhteşem bir şekilde hayata geçirilebilirdi. Şarkının melodisi yalnızca tek nota üzerinden ilerliyordu, diğer yandan ritimler değişiyor, akorlar değişiyor, hız değişiyor, majörlerden minörlere geçiliyor, orkestra hayvani bir şekilde çalıyor, her şey değişiyordu; ama melodi sabitti: tek bir nota.


İki saati geçti sanırım, şarkıyı aralıksız tekrar tekrar dinliyorum, gülmekten geberiyorum, dehaya şaşırıyorum, müzikaliteye şapka çıkarıyorum, kendimden geçiyorum: son 30 yılda üretilmiş en güzel, en eğlenceli, en zeka dolu, en basit, en karmaşık, en muhteşem şarkı işte bu!

‘La canzone mononota’ - Elio e le Storie Tese

Şarkıyı sözlerle birlikte takip etmek alınacak zevki fazlasıyla katlayacaktır. O nedenle önce orijinal İtalyanca sözleri, hemen ardından da biraz önce yaptığım Türkçe çeviriyi (köşeli parantez içindeki bazı ilave açıklamalarla birlikte) ekliyorum.

Condurre un'esistenza di sforzi
Tallonando la chimera di una melodia composita
Gremita di arzigogoli rarissimi
Che poi alla fine scopri
Che ti bastava quella nota sola
Bellissima

Che sciocco non aver pensato prima
Alla canzone mononota
Una canzone poco nota
Che si fa con una nota
E quella nota è questa

E' la canzone mononota
Puoi cambiare il ritmo
Puoi cambiare la velocità
Puoi cambiare l’atmosfera
Puoi cambiare gli accordi
La puoi fare maggiore, minore, eccedente, diminuita
Puoi cambiare il cantante
Puoi cambiare l'argomento
Puoi cantarla da solo
Puoi cantarla tutti insieme con il coro
Puoi farla fare all'orchestra
Mentre ti prendi una pausetta
Puoi cambiare la lingua
For example you can sing it in english
Auf deutsch, en français, en español,
In cinese: "unci, dunci, trinci…"
Quante cose che puoi fare
Senza cambiare la nota!
Puoi cambiare l'ottava
Puoi cantare all'ottava bassa
Puoi far finta che sia finita

Ma se non sei in grado neanche
Di cantare la canzone mononota
Ti consigliamo di abbandonare il tuo sogno di cantante
Se sei un cantante virtuoso
Stai attento
Che qui basta che fai: "heheiiiheeeiieeehaaa"
E sei fuori

La canzone mononota
Che non scende a compromessi
E se lo fa il compromesso è piccolo
Tipo questo
La canzone mononota
Ha avuto i suoi antesignani
Uno su tutti: rossini, bob dylan, tintarella di luna
E' anche facile da fischiettare
Democratica, osteggiata dalle dittature
Fateci caso: l'inno cubano è pieno di note
C'è poi il samba di una nota sola
Ma, se ascolti attentamente, dopo un po' cambia:
Jobim non ha avuto le palle di perseguire un obiettivo
Non ci ha creduto fino in fondo
Invece noi


***

Türkçesi:

Hayat boyu çaba sarfetmek
Nadir işlemelerle dolu parçalardan oluşan
Bir melodi kuruntusunun peşinde
Ama sonra fark edersin sana yeteceğini
Yalnızca bu çok güzel
Tek notanın

Ne kadar da şapşalım daha önce düşünemediğim için
Tek notalı şarkıyı
Tek bir notayla yapılan
Az tanınmış bir şarkıyı [burada şair "nota" sözcüğüyle oynuyor esasında, "essere noto/a" italyancada "tanınmış olmak" anlamına geliyor, şair şu iki dizeyi yazmış: "una canzone poco nota / che si fa con una nota" ("tek notayla yapılan az tanınmış bir şarkı")]
Ve o nota işte bu

Bu, tek notalı şarkı
Ritmi değiştirebilirsin [burada ritim değişiyor]
Hızı değiştirebilirsin [burada hız değişiyor]
Atmosferi değiştirebilirsin [burada atmosfer değişiyor]
Akorları değiştirebilirsin [burada akorlar değişiyor]
Şarkıyı majör, minör, artık, eksik yapabilirsin [söylenenler aynen yapılıyor]
Şarkıcıyı değiştirebilirsin [şarkıcı değişiyor]
Konuyu değiştirebilirsin [konu değişmiyor bak, oradan sınıfta kaldılar ahah]
Tek başına söyleyebilirsin [tek başına söylüyor]
Bir koroyla birlikte söyleyebilirsin [koroyla söylüyor]
Orkestraya çaldırabilirsin [orkestraya çaldırıyor]
O arada kısa bir mola verirsin [mola veriyor]
(Ah ne güzel bu kahve
Hmm ne güzel hiçbir şey yapmamak)
Lisanı değiştirebilirsin
For example you can sing it in english [görüldüğü üzere]
Auf deutsch, en français, en español,
Çince: "birçi, kiçi, üççi..."
Ne kadar da çok şey yapabilirsin
Notayı değiştirmeksizin!
Oktavı değiştirebilirsin [bir üst oktavdan söylüyor]
Bir alt oktavdan söyleyebilirsin [bir alt oktava geçiyor]
Şarkı bitmiş gibi yapabilirsin [şarkı bitmiş gibi yapıyor]

[şarkının Sanremo performansında (ki şu an elimizde bulunan tek performans o) bu noktada seyirciler alkışlamaya başladı, ancak Elio şöyle dedi: "anlamadınız, yalnızca şarkı bitmiş gibi yaptım"]

Fakat eğer tek notalı şarkıyı bile
Söylemeyi beceremiyorsan
Sana şarkıcı olma hayallerini bırakmanı tavsiye ederiz
Virtüöz bir şarkıcıysan eğer
Dikkatli ol
Ki burada "ennaa hiaa hiaay" yapman yeter
Ocak dışı kalman için

Tek notalı şarkı
Uzlaşmaya varmaz
Eğer uzlaşsa bile küçük bir uzlaşmadır
Bunun gibi ["bunun gibi" = "tipo questo", burada "questo"yu bir ses aşağıdan söylüyor]
Tek notalı şarkının
Öncüleri vardı
Hepsinden öte: Rossini, Bob Dylan, Tintarella di luna [Gioachino Rossini'nin Giyom Tell uvertüründeki tekrarlara, Bob Dylan'ın şarkı söyleme stiline ve 1959'da Mina'nın meşhur ettiği "Tintarella di luna"ya gönderme yapıyor]
Islıkla çalması da kolay [ıslıkla çalıyor]
Demokrat, diktatörlüklere karşı
Dikkat edin: Küba milli marşı nota kaynıyor [bu noktada Küba milli marşından bir bölüm çalınıyor, bir diktatörlüğe yakışır şekilde hakikaten de ortalık notadan geçilmiyor, halbuki tek notalı şarkı diktatörlüklere karşı]
Sonra tek notalı samba var [Antonio Carlos Jobim'in Samba de uma nota só (Tek Notalı Samba) şarkısına gönderme yapıyor]
Ama dikkatle dinlersen biraz sonra değişiyor:
Jobim bir amacı takip edecek kadar taşaklı değildi
Tamamen inanmadı
Ama biz aksine
İnandık!

8 Şubat 2013

Şarkı: Faith, Hope & Charity - Disco Dan (1975)

Bazı şarkıların bir dehânın mı, yoksa yalnızca ticarî bir zekânın mı ürünü olduğuna karar vermekte güçlük çekiyorum. Faith, Hope & Charity'nin "Disco Dan"i de bu şarkılardan biri. Ticarî zekâ dedim ama, aslında bu şarkı hiçbir ticari başarı yakalayamıyor; grubun da kendi tarihinde herhangi ciddi bir hiti olduğu pek söylenemez. Evet, 1975 tarihli "To Each His Own var"; R&B listelerinde 1 numaraya, Dance listelerinde 15 numaraya, Billboard Hot 100'de ise 50 numaraya kadar yükselmiş, bence öyle aman aman bir şarkı değil. Neyse, konumuz da o şarkı değil zaten.


"Disco Dan" 1975 tarihli Faith, Hope and Charity isimli albümde bulunuyor. İlk olarak yine aynı sene bir 45liğin B yüzü olarak yayımlanmış, 1976'da bu sefer bir de A yüzü olarak yayımlamışlar. Muhtemelen "abi bu şarkı hit olmak için gereken tüm özelliklere sahip, haydi haydi!" denerek yayımlanmıştır. Hakikaten de 1975-76 senelerinde bir hit olmak için lâzım gelen tüm özellikler var şarkıda. İşte tam da bu nedenle bir dehânın mı, yoksa yalnızca ticarî bir zekânın mı ürünü olduğuna karar veremiyorum. Belki de ikisi birden. Fakat hak ettiği ticarî karşılığı bulamamış bu şarkı.

Daha da kişisel fikirlerime/hislerime gelecek olursak: bir kere hem saçmasapan sözlere, hem görünüşte neşeden ölen bir melodiye ve düzenlemeye sahip olup hem de alttan alta tuhaf bir melankoli saçmayı beceren şarkıları seviyorum. "Disco Dan" benim için o şarkılardan biri. Aslında Amerikalı (hem de Floridalı) siyah bir grup için çok fazla 'Avrupalı' tınlıyor şarkı. Adeta bir Euro Disco şarkısı, hatta o 'Eurovision kemanları' ile bir Eurovision şarkısı bile olabilirmiş. Bahse girerim ki eğer Avrupa'da iyi bir tanıtımla yayımlansaydı bu 45lik, sallardı diskoları.

Bazı şarkılar vardır, seversiniz; ama sevmenizin doğru olup olmadığını sorgularsınız. Bu şarkı onlara bir örnek teşkil edebilir belki. Ha artık benden geçti onlar, guilty pleasure diyor gâvur; ben yalnızca pleasure diyorum, neden suçluluk duyayım hasta mıyım? Al sen de dinle, belki seversin.


30 Ocak 2013

Basit bir bas yürüyüşünün serencamı

Şarkılar arasındaki bağlantıları bulmayı veya şarkılara bağlantılar atfetmeyi seviyorum. Bir şeyler dinlerken bir şekilde başka bir sürü şeyle bağlantı kuruyorum, ama genelde sonradan bunları unutup duruyorum. Yeni bulduğum/kurduğum bir bağlantı daha zihnimin karanlık kuytularında yok olup gitmeden önce gecenin şu saatinde bir şeyler yazasım geldi.

Ben E.King'in fazlaca meşhur şarkısı Stand by Me'yi bilmeyen yoktur. Jerry Lieber ve Mike Stoller'ın eski bir gospel şarkısından esinlenerek yazdığı şarkının bas yürüyüşü de, herhalde dünyadaki en meşhur bas yürüyüşlerinden biridir. Bunu da hakediyor aslında, kontrbasın o kuru tonuna kurban:


Aslına bakılırsa bu şarkıyı "sek" sevmem pek; fakat bağlantılar bağlantılar... Bir şekilde yeniden dinletip, insana bazı şeyleri takdir ettiriyor. 

"It's All Over Now, Baby Blue", bir Bob Dylan şarkısı. Orijinal hâliyle de gayet güzel olan 1965 tarihli bu şarkı, 1966 yılında Them ve Van Morrison'ın ellerinde, ayaklarında ve gırtlağında büyülü bir şeye dönüşüyor:


Ve evet, işte o bas yürüyüşünün hafifçe değiştirilmiş hâli. Oldukça şık bir gönderme, güzel bir selam. Açıkçası bunun oldukça bilinçli bir "hareket" olduğunu düşünüyorum. 

Aradan bir iki yıl daha geçiyor. Bu sefer The Zombies alıyor sazı eline. Şu cihanda hâsıl olmuş en şahane üç beş psychedelic albümden biri olan Odessey & Oracle'da da kendine yer bulan Time of the Season çıkıyor ortaya, yine o bas yürüyüşünün yankıları çalınıyor kulaklara:


Aslında The Zombies'in "Time of the Season"ıyla Ben E. King'in "Stand by Me"si arasında bir bağlantı olabileceğini yarım saat öncesine kadar hiç düşünmemiştim, ki her iki şarkıyı da handiyse çeyrek asırdır demeyeyim de, çeyrek asrın yarısından birkaç yıl daha fazla bir zamandır bilirim, dinlerim. Daha doğrusu Ben E. King'in "Stand by Me"sine daha ziyade "denk gelirim", The Zombies'in "Time of the Season"ını ise sindire sindire dinlerim. Demek ki bu bağlantıyı kurmam için muhtaç olduğum "kayıp halka", Them'in "It's All Over Now Baby Blue" yorumunundaki asil basta mevcut imiş.

27 Ocak 2013

Ev


POLONYA - 1948 - Bir toplama kampında büyümüş bir kız çocuğu, Teresa, hastanenin psikiyatri kliniğinde bir "resim" çiziyor. Doktoru ondan bir "ev" çizmesini istiyor. Teresa da "ev"den anladığı şeyi bu şekilde ifade ediyor.

***
27 Ocak 1945'te Auschwitz Toplama Kampı, Sovyet askerleri tarafından Nazilerin elinden kurtarılır. Bundan 50 yıl sonra ise bu tarih Birleşmiş Milletler tarafından "Uluslararası Yahudi Soykırımı Kurbanlarını Anma Günü" (veya "Uluslararası Holokost Kurbanlarını Anma Günü") olarak belirlenir. O günden bu yana soykırım kurbanları bu tarihte anılıyor. Söz konusu gün, Birleşik Krallık ve İtalya'da ulusal bir kimliğe de sahip.

19 Ocak 2013

Motor Şehri Müptelaları



Bilen bilir, şu dünyada en sevdiğim 3-5-7-9 şeyden biri Motown'dır. Nedendir bilinmez, onca işin gücün arasında, bugünlerde Motown'ın "altın çağ"ı sayılan 1959-1972 arasında yayımlanmış tüm Motown 45liklerini kronolojik sırayla yeniden dinleyip bir "en güzel Motown şarkıları" listesi hazırlamaya çalışıyorum. Hâliyle şarkıları dinlerken arada şarkılar hakkında kim ne demiş, neler olup bitmiş, kim kiminle nerede nasıl bilgilerini edinmek üzere sevgili Google'ı da ziyaret ediyorum.

İşte bu ziyaretlerimin birinde harikulade bir bloga rastladım. Galli bir kardeşimiz ("Gal" mi denir yoksa?) üşenmemiş, 2009 yılında bir "proje"ye başlamış. Bütün Motown şarkılarını 1959 yılından başlayarak, yine kronolojik bir sırayla "kritik" ediyor. Öyle böyle değil yalnız, hani bir iki cümleyle geçiştirmiyor, her bir şarkı hakkında sayfalarca döktürüyor. Bazı noktalarda kendisine pek katılmasam da, çoğunlukla yazdıklarını beğeniyor ve çabasını büyük bir takdirle karşılıyorum. 3,5 yıl içerisinde A ve B yüzleri dâhil olmak üzere şimdilik 293 45liği (toplamda 574 şarkıyı) kritik etmiş. Henüz 1965 yılının ortasına kadar gelebilmiş. Umarım bu projeyi tamamlama fırsatını bulur, hatta proje bittikten sonra bunu bir kitap hâline falan getirir. Adeta "süper bir olay". İnsanı gaza da getiriyor üstelik, "ulan ben de kendi versiyonumu hazırlasam mı" diye düşündürüyor.

Madem öyle hemen linki vereyim, siz de bir göz atın: Motown Junkies.

Bu da dizin sayfası.

18 Ocak 2013

525 Şarkı (Bölüm 4): Annie Lennox -> Soul Kadınları

Rolling Stone Italia'nın Ağustos 2011 özel sayısında yayımladığı "525 Şarkı" listesine devam edelim. 1970lerin sonunda The Tourists ile yerel çapta tanınmaya başlayan, 1980lerde Eurythmics'le kendini tüm dünyaya tanıtan, 1990lardan bu yana ise solo albümler yayımlamaya devam eden Annie Lennox, bu liste için kendi "soul kadınları"nı seçmiş.



Annie Lennox: Soul Kadınları (36 -> 45)


"Eğer "soul"u siyah rhythm and blues ile ilişkilendiriyorsanız, bilemem... Bu yalnızca olasılıklardan biri. Çünkü her tür müzik "ruh"un müziği olarak dinlenebilir. Ses, şarkıcının kendisini ifade ettiği enstrümandır: ve bunlar da bana sesimi bulmamda yardımcı olan 10 şarkı":


1. "I Say a Little Prayer", Aretha Franklin, 1967

Doğaüstü bir şeylere sahip bu şarkı. Onu ilk duyduğumda eşlik etmeye başlamıştım, ve kendimi durduramıyordum...

2. "I Close My Eyes and Count to Ten", Dusty Springfield, 1968

Sesinin gücü hepsinden öte armonik nüanslarda saklıydı. Ziyadesiyle zarif.

3. "Close to You", Carpenters, 1970

Karen Carpenter, aynı zamanda hem gerçek dışı hem de çok doğal olabilen bir altyapı üzerine okuyordu şarkısını.

4. "Do You Know the Way to San Jose", Dionne Warwick, 1968

Dionne Warwick'in sesi tam kıvamında yapılmış bir kapuçino gibi: yumuşak, ama karakterli.

5. "Baby Love", The Supremes, 1964

Nefesinizi kesmeye ve kalp atışlarınızı yükseltmeye muktedir bir parça. Bu düzenlemelerin başka bir benzeri yok.

6. "Dancing in the Street", Martha and the Vandellas, 1964

Bir bal kavanozunun içine atlamak gibi. Slurp!

7. "Farewell to Tarwathie", Judy Collins, 1970

Bir balina avı öyküsü. Dinlerken tüylerinizi diken diken eden cinsten.

8. "Downtown", Petula Clark, 1964

Petula Clark, Alice Harikalar Diyarında gibi.

9. "Anyone Who Had a Heart", Cilla Black, 1964


10. "(There's) Always Something There to Remind Me", Sandie Shaw, 1964

Ah, o nakarat... Yükseliyor, yükseliyor, yükseliyor... Fakat bir türlü uçuş için gereken atlamayı yapamıyor!



Diğer listeler için tıklayın.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...