1 Aralık 2017

Saklama Rehberi

                                          

Besinlerin kullanım ömrünü nasıl uzatabileceğinizi biliyor musunuz? Peki ya onları ne kadar uzun bir süre boyunca saklayabileceğinizi? Eğer siz de benim gibiyseniz, birkaç temel gıda dışındaki hiçbir besin için net bir fikriniz olmadığına eminim. En basitinden, sizce elma ne kadar bir süre saklanabilir? Lezzetini, sertliğini ve tazeliğini yitirmemesi için ne yapmak gerekir? Oturup her besin maddesi için internette araştırma yapmanıza gerek yok: http://saklamarehberi.com, tüm bu bilgilere tek bir kaynaktan ulaşmanızı sağlıyor.

Türkiye’nin ilk ve en büyük derin dondurucu üreticisi olan Uğur Soğutma tarafından hazırlanan (ve tamamen ücretsiz şekilde kullanılabilen) sitede; hamur işleri, süt ürünleri, meyveler, sebzeler ve et ürünleri ile ilgili merak ettiğiniz her bilgi yer alıyor. İlk olarak, tüm bu besinlerin ideal kullanım sürelerinin ne olduğunu, daha sonra da bu kullanım süresini nasıl uzatabileceğinizi öğreniyorsunuz. Tahmin edebileceğiniz gibi, derin dondurucu kullanmak tüm gıda maddelerin daha uzun süre dayanmasını sağlıyor. Ancak, örneğin karidesi derin dondurucuda saklayabilir misiniz? Peki ya yazın aldığınız, lezzetli ve sulu bir karpuzu derin dondurucuya koyup, kışın yiyebilir misiniz? Tüm bu soruların ve çok daha fazlasının cevaplarını Saklama Rehberi web sitesinde kolayca bulabiliyorsunuz. Hepsi bu kadar değil: Sitenin “Alternatif Bilgiler” bölümünde, evde kolayca hazırlayabileceğiniz birbirinden lezzetli tarifler yer alıyor. Evde nasıl mocha yapabileceğimi, meyvelerin kararmasını nasıl önleyebileceğimi, hatta unsuz kekin nasıl yapılacağını bile öğrendim. Laf aramızda, kot pantolonların derin dondurucuda temizlenebileceğinin de haberdar oldum! (Kotu fırçaladıktan sonra bir poşete koyup derin dondurucuda 1 gün boyunca bekletiyorsunuz.  Şaşırtıcı, değil mi?)

Türkiye’nin ilk gıda saklama rehberi olan http://saklamarehberi.com, beni şaşırtacak ölçüde bir içeriğe sahip ve her birini okumaktan büyük keyif aldım. Eğer sizin de bir derin dondurucunuz varsa, bu siteyi muhakkak ziyaret etmelisiniz. Derin dondurucunuz yoksa bile gıdaları nasıl daha sağlıklı tüketebileceğinizi, ne kadar uzun bir süre boyunca saklayabileceğinizi ve basit, pratik, lezzetli tarifler ile ipuçlarını Saklama Rehberi web sitesinden öğrenebilirsiniz.

Bir boomads advertorial içeriğidir.

20 Ekim 2017

Şarkı: The Guess Who - Sour Suite (1971)

Bugün güzel bir şarkı keşfettim, sonra da "Madem keşfettim neden bloguma koymamayım ki?" dedim. "Sour Suite" isimli bu şarkı ilk olarak 1971 tarihli The Guess Who albümü So Long, Bannaytne'de yerini bulmuş, ardından 45lik olarak da yayımlanmış. Şarkının benim için ilginç yanı, Tindersticks'ın albüm çıkarmasını bırakın daha kurulmasına bile 30 yıl kadar süre varken, The Guess Who'nun bir Tindersticks şarkısı yapıp kaydetmiş olması. Şarkının öğeleri üzerinde tek tek düşününce 1971 için pek yenilikçi tınladığı söylenemez, ancak şarkının genel atmosferi oldukça "taze" ve bu da eskimesine olanak tanımamış pek. Hâlâ oldukça güncel tınlıyor. Ayrıca Tindersticks benzerliği yalnızca sound ile sınırlı da değil, vokalistin sesinin tınısına ve onu kullanışına dikkat!

The Guess Who'yu çoğunuz "American Woman" ile tanımışsınızdır, tanıyorsunuzdur, aslında hiç fena şarkı da değildir; ama ben asıl "Undun"ı sever, "Undun"a hasta olurum. 1969 yılında kaydedilmiş olan şarkı, The Zombies'in 1964 ve '67 kayıtlarından ("She's Not There" ve "Time of the Season"), The Byrds'ün 1966 kayıtlarından (özellikle "Everybody's Been Burned") ve Love'ın yine 1966 ve '67 yıllarında yapmış olduğu kayıtlardan (özellikle "She Comes in Colors") öğeler içerir, fikirler ödünç alır; biraz pastişimsi bir havası vardır, ama her şeye rağmen çok güzeldir (benim favori The Guess Who şarkımdır). Neyse, asıl konumuz "Undun" değil "Sour Suite" idi. Öyleyse dinleyelim, buyrun:

25 Eylül 2017

Albüm: Electric Light Orchestra - Out of the Blue (1977)

Bazı gruplar vardır ki, daha dinlemeden onları sevmediğinize karar verirsiniz.

Bir dakika, bir dakika. Suçu başkalarının üzerine atarmış gibi neden ikinci çoğul şahıs kullanıyorum ki? Belki de bu tamamen benim sorunum. Baştan alayım o zaman.


Pek güzel ve çeşit çeşit önyargı sahibi bir insan olduğum için bazı grupları, henüz onları dinlemeden sevmediğime karar veriyorum. Burada anlatmanın uzun süreceği (ve biraz da gereksiz olacağı) sebeplerden ötürü Jeff Lynne'den pek hoşlanmam. Kendisi Electric Light Orchestra'nın (ELO) beyni olduğu için, hâliyle ELO'ya da burun bükmüş, grubu dinlemeyi reddetmiştim.

Bugün bir tesadüf sonucu 1977 tarihli ELO albümü Out of the Blue'yu dinlerken buldum kendimi. İyi ki de bulmuşum, epey ilginç bir albümmüş, sevdim. Ama bir yandan da epey 'tehlikeli' sularda yüzmüş ELO. Müziğe böyle bir yaklaşım getirdiğinizde ya batar ya da çıkarsınız, ya çok sevilir ya da nefret edilirsiniz. Vasat sularda yüzmek, ortalama olmak pek mümkün olmaz. Çünkü Out of the Blue, 1977 için çok ilginç ve farklı bir albüm olmasına rağmen, içindeki şarkılar yine aynı yıl için çok standart ve harcıalem şarkılar. Peki nasıl oluyor da oluyor? Parçaları çok standart olan bir şey bütün olarak nasıl ilginç ve farklı olabiliyor?


Şöyle ki, Out of the Blue fazlasıyla eklektik bir albüm ve 1977 yılında bu kadar eklektik olmak pek rastlanan bir şey değil. Albümün içinde her şey, ama her şey var. Bir Queen şarkısı bitip, bir Beach Boys şarkısı başlıyor; bir George Harrison şarkısının ardından Paul Simon'ın o yıllarda henüz yapmış bile olmadığı bir şarkıya geçiliyor. Araya bir Bee Gees şarkısı giriyor. Sonra bir bakıyorsunuz, Pink Floyd'un ancak birkaç sene sonra yapacağı tarzda bir şarkıyı dinlerken bulmuşsunuz kendinizi. Ama bütün bu şarkıların bestecisi ve söz yazarı Jeff Lynne. Albümün içerisinde senfonik rock da var, disko da; blues da var, pop da; soul da var, progressive de; funk da var, country de. O dönemde yapılabilecek her türlü şarkı, o dönemde yapılamayacak bir şekilde aynı albümde bir araya getirilmiş. İşte bu yüzden aynı anda hem çok farklı hem de çok sıradan olmayı başarıyor bu albüm. Ancak Jeff Lynne'in bir de prodüksiyon tekniği var. Biraz Phil Spector'ınkini andıran, ancak onunkinden bile daha büyük, devasa bir sound. Söz konusu prodüksiyon tekniği uygulandığında, bütün bu farklı öğeler bir anda bir bütünün parçaları hâline geliveriyorlar.

Bir de çok fazla sayıda başka şarkılara gönderme ve/veya başka şarkılarla benzerlik var. Zaman zaman sinir bozucu bile olabiliyor. Albümde The Beach Boys'un Heroes and Villains'ı da duyulabiliyor, Boston'ın More Than a Feeling'i de. Aslında bu belki de albümü dinlerken yaşanan heyecanı biraz da olsa artıran bir etken. Birkaç benzerlik duyduktan sonra, her an tetikte olmaya başlıyor insan.

Çok uzattım, iyisi mi buyrun siz de dinleyin:

19 Şubat 2017

Şarkı: Francesco Gabbani - Occidentali's Karma (2017)

Batılılar's Karma


Bu yılla birlikte beş sene olacak, Eurovision Şarkı Yarışması’nda Türkiye yok. Türkiye yer almayınca hâliyle ülkedeki ilgi de azalıyor; ama ben yine de ilgilenmeye devam ediyorum. Adını isterseniz hastalık koyun, yapacak bir şey yok. Ayrıca, bu senenin kazananı da şimdiden belli oldu aslında (kazanamazsa gelin beni... neyse). Benim görevim de, yarışmanın kazananını —üstelik iki ay öncesinden— sizlere tanıtmak.


Geçtiğimiz Cumartesi, Sanremo Şarkı Yarışması’nın finali vardı. Hayatımda ilk defa bir şarkı yarışmasında desteklediğim şarkı kazandı. Tabii bu da beni düşüncelere sürükledi, ya bende yolunda gitmeyen bir şeyler olmalı ya da bu şarkıya oy verip onu birinci yapanlarda; çünkü genelde toplumun çoğunluğuyla bu konularda pek anlaşamıyorum, mâlum. Neyse, bu seferliğine anlaşmış olduk sanırım. Ancak bu anlaşma, zevklerin çakışmasına değil de daha başka sebeplere dayanıyor galiba.

Öncelikle şarkının videosunu şuraya koyayım:


Yüzeysel bir dinleyişle şarkı aşırı ‘trash’ geliyor kulağa önce; tam da bu yüzden ‘kitleleri’ kolayca yakalıyor. Sözlerinin ne anlama geldiğinden biraz bahsedeceğim ama sözleri tamamen farklı olsaydı bile muhtemelen kazanırdı Sanremo’yu (İtalyanca bilmeyen Eurovision fanlarının bile şimdiden şarkının üzerine atlamış olması da bunu gösteriyor zaten  — videonun altındaki yorumlara dikkat), ama o durumda benim gönlümü kazanabilir miydi? Orası şüpheli.

Bir insan tipi vardır, gündelik hayatını ‘medeni bir Batılı’ gibi yaşar, sekülerdir, muhtemelen agnostiktir; ancak spiritüalizme de ilgisi vardır ve bu ilgisini, kendini Uzak Doğu dinlerinin pratiklerine vererek gösterir. Söz konusu dinlerin felsefelerini pek kavrayabilmiş değildir; sadece birkaç ritüeli uygulamaya çalışır, bunun yanında kulaktan dolma üç beş kavram öğrenip onları satar çevresine. Hâliyle bu ilgi, yüzeysel olmaktan öteye geçemez. Bu insan tipinden pek (aslına bakarsanız hiç) hoşlanmadığımı beni tanıyanlar bilir (beni tanıyanların bildiği başka bir şey, hoşlanmadığım insan tiplerinin listesini yapsam o listenin Everest’in tepesine kadar ulaşacağıdır). İşte şarkı temelde bu insan tipini ve bunun yanında İnternet çağının pseudo-entelektüellerini tiye alıyor. Bir yandan şarkının kendisi de (belki mecburen) ‘süpermarket felsefesi’ yapıyor, ama bunu yaparken ‘süpermarket felsefesi’ yapanlarla da epey güzel dalgasını geçiyor. Bu nedenle şarkıda beni asıl çeken şey, en azından başlangıçta, sözleri oldu. Genel dinleyiciyi ilk dinleyişte avucunun içine alan da sanıyorum melodi, düzenleme ve koreografi oldu. Canlı performans(lar)ın ikinci yarısında sahneye çıkan goril ve Gabbani ile gorilin beraber yaptıkları dans olmasaydı şarkı bu kadar ilgi çeker miydi, ondan da emin değilim.


Şarkı ilk dinleyişte (yahut yüzeysel bir dinleyişle) ‘trash’ tınlıyor, demiştim. Bana sorarsanız birkaç dinleme sonrasında şarkının melodisi ve düzenlemesinde de pek çok şeyi takdir etmeye başlıyorsunuz, en azından ben başladım. Takdir ettim. Takdirimi verdim. En çok takdir ettiğim şey ise, belki ilginç gelecek ama, şarkıyı bilinçli olarak trashleştirme çabasıydı. Çünkü onun altında da ayrı bir hiciv yattığını düşüyorum. Yatan hicivleri severim. Yatan hicivler her şeyimizdir, onları korumalıyız.

Kalabalık haykırır bir mantra
Evrim olur sana mavra
Çıplak maymun başlar dansa
Batılılar’s Karma

17 Ocak 2016

David Bowie: Ölümünü Bile Sanat Eserine Dönüştüren Adam (*)


Kimileri dava insanıdır, bir davaya inanır ve yaşamları boyu yalnızca onun peşinden giderler. Diğerleri ise değişimlere, gelişimlere, farklı seslere ve farklı renklere daha açıktır; dönem dönem fikirlerini gözden geçirmeyi, kendilerini revize etmeyi tercih ederler. Müzisyenler için de benzer bir ayrımdan söz edilebilir. Pek çoğu kısa sürede bir kimlik edinir ve tüm kariyerlerini o kimlik üzerine kurarlar. Bazıları ise tek bir kimliğe, tek bir tarza bağlı kalmayı yaratıcı zihinlerine aykırı ve kısıtlayıcı bularak her seferinde değişik bir şey denemek, farklı bir yöne gitmek ister. Geçen Pazar bu dünyadaki yolculuğunu sona erdiren David Robert Jones ya da hepimizin bildiği adıyla David Bowie, ikinci kategoriye aitti. Hatta o kategorinin en önde gelen isimlerinden biriydi.

Pek çok grup ve müzisyenin kariyeri birkaç döneme ayrılabilir, ancak söz konusu Bowie ise bu dönemlerin sayısını ifade etmek için tek bir rakam yetmez, iki haneye ihtiyacımız olur. İlk grubunu 1962 yılında, 15 yaşındayken kuran Bowie, müzik dünyasında bir yer edinebilmek için 60ların sonuna kadar didindi durdu; ancak bu çabaları herhangi bir sonuç vermedi. Farklı isimler kullanarak ve farklı gruplarla yaptığı 45lik ve albümler bir türlü ses getirmedi. Ta ki 1969 yılında, Bowie’nin ‘gerçek’ kariyerinin başlangıcı sayabileceğimiz “Space Oddity” şarkısını yayımlayana kadar. O noktadan sonra ise yaptığı neredeyse her işle başkalarının hayal etmekte bile zorlanacağı başarılar yakaladı. Psychedelia’dan glam’e, proto-punk’tan blue-eyed soul ve funk’a, ambient ve deneysel işlerden post-punk ve new wave’e, folk-rock’tan elektronik müziğe kadar her durağa uğradı; ama bütün bu elbiseleri kendine yakıştırmayı bildi. Muhtemelen glam çalan ilk uzaylı Marc Bolan’dı ve elbette “Low” albümünden önce Krautrock’ın cermen ritimlerini Kraftwerk hâlihazırda ete kemiğe büründürmüştü; ancak Bowie, farklı kuşaklardan milyonlarca dinleyiciye bütün bu tarzları sanki kendisi icat etmiş gibi hissettirmeyi başardı.

Kendine yakıştırdığı elbiseler yalnızca ‘müzikal elbise’ler de değildi. Birbirinden farklı personalar yaratıp farklı kimliklere bürünürken o kimliklerin her biriyle de bütünleşebildi: Ziggy Stardust da oydu, Zayıf Beyaz Dük de. Hatta bazen bu kimliklere kendini biraz fazla kaptırdığı ve başını çeşitli şekillerde derde soktuğu da oldu. Fakat bütün bu dertlerden kendini kolayca sıyırabiliyordu. ‘Şeytan tüyü’ vardı onda, yaptığı her şeyi normal ve doğal göstermeyi başarıyordu. Aslında bu hâliyle pek çok toplumsal önyargının kırılmasına da yardımı dokundu. Özellikle 70li yıllarda cinsel kimliğine ilişkin bilinçli olarak yarattığı belirsizlikle, giydiği kadın elbiseleri, yaptığı makyajlar ve zaman zaman ayağına geçirdiği topuklu ayakkabılarıyla dönemin cinsel özgürleşmesine katkıda bulundu. 80lerde ise aslında her zaman ‘gizli bir heteroseksüel’ olduğunu ‘itiraf’ etti. ‘Gizli’ sözcüğünü bu şekilde kullanması bile toplumun ‘normal’ ve ‘anormal’ olana ilişkin yargılarını altüst etme arzusunun bir göstergesi olarak okunabilir. David Bowie, her zaman avangarttı.


Bowie, bir şarkıcıdan, bir müzisyenden fazlasıydı. Müziğe, sanata, yaratıcılığa, özgürlüğe dair sevdiğimiz her şeyin mükemmel bir şekilde cisimleşmiş hâliydi. Her zaman bir adım önde olma arzusu, kategorilere sığmayışı, etiketlerden azade oluşu ve hiç bitmeyen merakı ile zamanının ve zamanımızın kültürünü pek çok veçhesi ile ifade edebildi. Müziği diğer sanat dallarından ayrı bir yerde görmüyordu; konserleri bir tiyatro oyununa dönüşüveriyor, albümleri yaşamın şiirselliği ile aleladeliğini aynı anda yansıtabiliyordu. Bir Bowie plağı yalnızca seslerden oluşmuyordu; öyküler, düşler, renkler, önseziler, cinsel fanteziler, hezeyanlar, halüsinasyonlar, hepsi oradaydı. Popüler müziğin bir sanat dalı olarak kabul edilişi 60ların ortasına, The Beatles ve dönemdaşlarının getirdikleri yeniliklere ve yaptıkları işlere dayanır. Bowie ise yalnızca yaptığı müziği değil, tüm hayatını bir sanat eserine dönüştürmeyi başardı. Üstelik bununla da yetinmedi.

Dokunduğu her şeyi 'sanat'a dönüştürmeyi ve tiyatral hâle getirmeyi başaran Bowie, anlaşılan o ki, ölümüne de aynı şekilde yaklaşmış. Ortalıkta buna dair bir sürü ipucu olmasına karşın bunu ancak kendisi öldükten sonra anlayabildik. On sekiz aylık hastalığı esnasında yeni bir albüm kaydetmiş, 8 Ocak’taki doğum gününü – en azından sosyal medyada – fazlasıyla ‘kamusal’ bir şekilde kutlamış, tam da doğum gününde son albümü “Blackstar”ı yayımlamıştı. O gün Facebook’u açtığımda her tarafın David Bowie’nin kendi sayfasından yayımladığı – albüm haberini de veren – mesajla dolu olduğunu görmüş, mesajı ben de paylaşıvermiştim. Sonra albümü dinlemeye başladım. Pek çok şarkıda ölüm teması vardı, ama bu tema Bowie için çok da yeni bir şey değildi. Dikkate almadım. Kimse almadı. Bu temanın en belirgin olduğu şarkı ise “Lazarus” idi (sırf şarkının adı yüzünden, 10 Ocak’ta ölen Bowie’nin 14 Ocak’ta dirilmesini bekledim, dirilmedi). “Buraya, yukarıya bak! Cennetteyim,” diye başlayan şarkı, “Özgür olacağım, tıpkı o mavi kuş gibi,” diyerek bitiyordu. Bowie, bize adeta ölümünden bahsediyordu. Üstelik şarkıya yine ölümünü simgelediğini düşündüğüm bir video çekmiş, bu videoyu 7 Ocak’ta yayımlamış ve herkese bu yolla veda etmişti. Fakat Bowie’nin hayatında kurgu ile gerçek arasında o kadar ince bir sınır olmuştu ki her zaman, anlayamadık. Hazırlanamadık. Her şeyi yine inceden inceye hesaplanmış bir kurgu sandık. Aslında öyleydi de, karşımızda bir kurgu vardı. Kurgu olmayan şey ise Bowie’nin ölümüydü. Bowie hastalığını saklamış olsa da pek çok yere ölümüne ilişkin ipuçları yerleştirmişti, yine de herkes hazırlıksız yakalandı.

David Bowie’yi yalnızca hayatını değil, ölümünü de sanat eserine dönüştürmüş bir insan olarak hatırlayacağım.


(*) Evrensel Pazar, 17 Ocak 2016 (https://www.evrensel.net/haber/270260/olumunu-bile-sanat-eserine-donusturen-adam)

24 Ekim 2015

Şarkı: Timmy Thomas - Why Can't We Live Together? (1972)

1972 için inanılmaz bir prodüksiyon. Yalnızca bir Hammond ve ilkel bir drum machine. Timmy abi şakımaya başlayana kadar sanıyorsun ki Young Marble Giants girecek. Halbuki onların girmesine neredeyse bir 10 sene daha var.

8 Şubat 2015

Keçileri kaçırdık

Malumunuz olduğu üzere tiftik, Ankara keçisinden elde ediliyor. Bugün dünyadaki en büyük tiftik üreticisi ise Güney Afrika Cumhuriyeti. Peki bu nasıl böyle olmuş?


1838 yılında dönemin Osmanlı imparatoru II. Mahmut, Güney Afrika'ya hediye olarak Ankara keçisi yollamaya karar verir. O dönemlerde en büyük tiftik üreticisi Türkiye'dir ve II. Mahmut bu üstünlüğü elbette kaybetmek istemez. Bu nedenle on iki adet kısır erkek keçi, bir adet de dişi keçi yollar. Böylece keçiler çoğalamayacaktır. Ancak dişi keçi gemiye konmadan önce gebe kalmıştır ve Güney Afrika yolunda yavrular. İşte o yavru, Güney Afrika'yı bugün dünyanın en büyük tiftik üreticisi hâline getirir.

Benzer bir hikâye de ABD ile yaşanır. I. Abdülmecit, bir ABD vatandaşına hizmetleri nedeniyle yedi adet yetişkin keçi hediye eder, sonra Türkiye'den başka keçiler de ithal edilir ve böylece Amerika Birleşik Devletleri de bugün itibariyle dünyanın en büyük ikinci tiftik üreticisi olur.

Türkiye kaçıncı mı? Üçüncü.

10 Şubat 2014

Gezi Parkı'nın Tanığı

Türkiye'de yaşayan İtalyan yazar Luca Tincalla, Gezi Parkı direnişinin birebir şahidi ve katılımcısı olarak geçtiğimiz aylarda bir kitap yayımladı. Kitap, en azından şimdilik, Türkçeye çevrilmiş değil; fakat İtalyanca bilenler bu linkten indirip okuyabilir.

Tincalla yalnızca bu kitapla yetinmiyor, İtalyan medyasına (ve sosyal medyasına) Türkiye hakkında sürekli içerik sağlıyor. İnternet sansür yasasına karşı 8 Şubat'ta gerçekleştirilen gösterilere de katıldı ve bir yazı yazdı. O yazının Türkçe çevirisini aşağıya ekledim. Bu arada ufak bir açıklama da yapayım hemen: Yazının başında, Gezi Parkı'na dair yazdığı kitaba İtalya'da gösterilen ilginin yetersizliğinden yakınıyor aslında biraz da; çünkü bu ilgisizlik nedeniyle kitabını kendi imkânlarıyla bastırmak durumunda kaldı ve İnternet üzerinden de e-kitap olarak dağıtıyor. Tek istediği ise Türkiye'nin ve "Gezi ruhu"nun sesinin başka diyarlarda da duyulması.


#İstanbul #Taksim: İnternet Sansürü Protestosu


Yazan: Luca Tincalla
İtalyancadan Çeviren: Tolga Darcan

Fotoğraf: Luca Tincalla

8 Şubat akşamı, İnternet sansürüne karşı gösterilere katılmak üzere Taksim’e gittim. Çünkü imza kampanyalarına katılmak ve öfkelenmek, ne yazık ki yeterli olmuyor. Bir şeyler yapmak gerek, olabildiğince. Spor olsun diye şikayet edenler hiçbir şeyi değiştiremiyor, tıklama-aktivizminin ötesine geçemiyorlar. Elbette ki olan bitene gözlerini, burunlarını, kulaklarını ve başka yerlerini tıkayanlardan daha iyiler. Örneğin, “benim nasıl düşündüğümü sen bilmiyorsun” diyenlerden. Madem öyle söyleyin bana. Siz benim nasıl düşündüğümü biliyorsunuz. Ben açık bir kitabım. “Testimone a Gezi Park” (“Gezi Parkı’nın Tanığı”) isimli bir kitap. Luca Tincalla adında bir adam. Kolay, değil mi? Yüzümü ve sözlerimi ortaya koydum, en azından. En azından diyorum, çünkü bu ülkeyi, Türkiye’yi SEVİYORUM. Sanattan, şehirlerden, anıtlardan, kültürel mirastan ve diğer şeylerden bahsetmek yerine direnişten bahsetmek zorunda kalmak beni gerçekten üzüyor. Ancak şu durumda başka türlüsünü de yapamıyorum. Bu mevzuu, kendi seçimlerimi yaptığımı ve – ama değil, ve – sizin seçimlerinize de saygı duyduğumu söyleyerek kapatıyorum; çünkü dünyanın hepimize ihtiyacı var, can yoldaşlarına ve öyle olmayanlara. Fakat yol ortasındaki bir köpek gibi terk edilmiş olmak beni üzüyor. Nokta.

Neden gösterilere katıldım?

Bu yasak da neyin nesi?

Yürürlüğe girdi mi?

Farklı yollarla baypas edilemez mi?

Yanıtlayayım. Tersten başlayarak.

Farklı yollarla devre dışı bırakılıp bırakılamayacağını bilmiyorum; ama sanırım bu mümkün. Nereleri ve nasıl vuracağını görmek gerek önce. İnternet üzerinde vpn yahut benzeri yöntemlerin kullanılıp kullanılamayacağını görmek gerek.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün yasayı meclise geri göndermek için 15 günü olduğundan, yasa henüz yürürlüğe girmiş değil. Gül tarafından veto edilebilir. Belki hayalciliğimden kaynaklanan bir hipotez; ama yaşam devam ettikçe umut da hep vardır demişti biri, her ne kadar sonu pek iyi olmadıysa da.

Bu yasakçı düzenlemeyle, hükûmet organı olan TİB, herhangi bir site veya sayfayı 24 saatten az bir sürede tek bir tıkla erişime engelleme hakkına sahip olacak. Bunun yanında her bir kullanıcıya ait tüm erişim verilerini de gönlünce edinebilecek.

Fotoğraf: Luca Tincalla

Son olarak, gösterilere katıldım, çünkü yürürlüğe girdiği takdirde bu yasanın ifade özgürlüğümü ihlâl edeceğini hissediyorum. Yalnız değildim. Benimle birlikte en azından 5000 kişi, belki de daha fazlası vardı. İstiklal Caddesi boyunca Tünel’den Taksim’e doğru yürürken, daha akşam 18’de TOMA’ların ortalıkta dolaştığını gördüm. 18.40’da Burger King’e ulaştım ve terasa çıktım. Gösterilerin öngörülen başlama saati olan 19’a doğru, ezanlar okunurken, meydandaki insanlar polis tarafından dağıtıldı. İstiklal’e ulaşabilir miyim diye bakmak için aşağı indim, ama başaramadım, bir polis kordonu girişleri kapatmıştı. Yeniden terasa döndüm. Göz yaşartıcı gazların etkisiyle kaçışan göstericileri gördüm. Biri, polisin kısa süre sonra yukarı çıkabileceği konusunda bizi uyardı. Biber gazlarının havada uçuştuğu meydana indim. Korunmak için taktığım fularla bile doğru dürüst nefes alamıyordum; ama suratını hiçbir şeyle korumamış bir kız vardı, omzuna girdim ve o metroya binene kadar aynı eşarbın altında birlikte soluduk. Sonra geri döndüm, devam etmek istiyordum. Alman Hastanesi’nin oraya gittim, çünkü Twitter’dan orada çatışmalar olduğunu okumuştum. Gerçekten de vardı. Yalnızca bu da değil. Plastik bir kurşun birkaç metre yakınımdan geçti: yere paralel bir şekilde ateşlenmişti, eminim. Sonrasında havai fişekler, göz yaşartıcı gazlar, ateşler içindeki barikatlar... Burada noktalıyorum.

Burada noktalıyorum ama daha bitmedi, en azından benim için; bundan emin olabilirsiniz.

Fotoğraf: Ahmet Şık

1 Ocak 2014

Bir Zombies değil, ama olabilirdi...

Çok uzun zamandır bildiğim şarkılarla ilgili, o zamana kadar düşünmediğim bir şeyler fark ediyorum bazen, bir anda. Mesela biraz önce Peter and Gordon'ın 1964 tarihli "A World Without Love"ına denk geldim ve daha önce fark etmediğim bir şeyi fark ettim: bu şarkıda adamların hem yarattıkları atmosfer, hem enstrümanlarının tonları, hem şarkı sözlerinin verdiği his birebir The Zombies'in ilk dönemine benziyor. Üstelik bu şarkı, The Zombies henüz herhangi bir 45lik veya albüm yayımlamamışken çıkmış piyasaya. Yani bir öykünme söz konusu değil.


"A World Without Love"ın peşinden, yine aynı yıl içerisinde yayımlanan "Nobody I Know" ve "I Don't Want to See You Again"de de bu havayı sürdürmeyi başarmışlar. Fakat ne yazık ki bu orijinal şarkıların ardından önce cover'lara ağırlık vermeye başlıyorlar ve ardından kaydettikleri orijinaller de bu ilk üç şarkının seviyesine ne atmosfer ne müzikalite anlamında yaklaşabiliyor. Bunun sebebinin, yukarıda bahsettiğim üç şarkının üçünün de Paul McCartney bestesi olmasıyla ilgisi var mıdır? Eh... Mutlaka vardır. Fakat onunla sınırlı olduğunu da sanmıyorum; çünkü bestelerin kalitesinin ötesinde bir şeyler eklemeyi başarmışlar kayıt esnasında şarkılara. Misal 1966 yılında "Woman" isimli başka bir Paul McCartney bestesi de söylüyorlar. Şarkının kalitesi tartışılmaz; ancak düzenleme fazlasıyla sıradan, herhangi bir "üstünlük" belirtisi göstermiyor.


Velhasıl Peter and Gordon, The Zombies'den önce The Zombies atmosferiyle müzik yapmayı başarmış (bu benim için çok önemli bir şey, çünkü The Zombies 60lar Britanyasında popüler müziğe yepyeni bir sada kazandırmıştır), buna rağmen 1965 yılından itibaren "özelliklerini" kaybetmeye başlayıp yalnızca 60lı yıllar müziğiyle ciddi şekilde ilgilenen kişilerin haberdar olduğu sıradan bir gruba dönüşmüş. Yazık olmuş.

Bu arada nasıl olmuş da Paul McCartney sırf bu adamlara özel o kadar şarkı yazıp bestelemiş diye düşünüyorsanız, konunun bir nevi "akrabalık" ilişkilerinde düğümlendiğini söyleyebilirim. Peter and Gordon'ın Peter Asher'ı, o dönem (ve ardından uzunca bir süre daha) Paul McCartney'in kız arkadaşı (ve sonra nişanlısı) olan Jane Asher'ın erkek kardeşi. Adam bacanağı için şarkı yazmış. Herkese McCartney gibi bir bacanak lazım.


* Bu arada The Zombies'in benzerlik kurulabilecek ilk dönem şarkılarından da birkaç örnek vereyim de yazı havada kalmasın: [1], [2], [3][4].

26 Kasım 2013

Konser: Luciana Souza (19 Kasım 2013, İstanbul)

19 Kasım akşamı Zorlu Center PSM, iki usta müzisyeni ağırladı. Her ne kadar konser “Luciana Souza Konseri” olarak geçiyorduysa da, Souza’ya en az onun kadar önemli başka bir müzisyen daha eşlik etti: Romero Lubambo. Madem öyle, önce biraz Lubambo’dan söz edeyim.


Romero Lubambo 1955 doğumlu Brezilyalı bir caz gitaristi. 1985 yılından bu yana ABD’de yaşıyor ve şu ana kadar Astrud Gilberto, Dizzy Gillespie, Al Jarreau, Harry Belafonte, Grover Washington Jr. gibi pek çok efsaneye eşlik etmiş. Sanırım bu isimler kendisinin ne kadar başarılı bir müzisyen olduğunu anlatmaya kâfi gelecektir. Lubambo, bir Brezilyalı olarak, yalnızca caz değil bossa nova, samba gibi 20. yüzyıl Brezilya müziklerini de kendi stiliyle icra etmekte. “Stili” hakkında önemli ipuçlarıyla dolu 2006 tarihli Softly albümünü hiç çekinmeden önerebilirim.


1966 doğumlu Luciana Souza da ABD’de yaşayan bir Brezilyalı. Babası bir bossa nova şarkıcısı, bestecisi ve gitaristi olan Walter Santos, annesi ise bir şair olan Tereza Souza. Lisansını Berklee’de caz üzerine, yüksek lisansını ise New England konservatuvarında klasik müzik üzerine tamamlayan Souza, bu nedenle temelde bir caz müzisyeni olmasına karşın klasik müzik çalışmalarına da sahip. Elbette, Brezilyalı oluşunun bir getirisi olarak bossa nova ve sambayı da ihmal etmiyor. Souza tam altı kez kendi çalışmalarıyla Grammy’ye aday gösterilmiş; Herbie Hancock’un çeşitli müzisyenlerle yaptığı işbirliği sonucunda ortaya çıkan Grammy ödüllü albüm River: The Joni  Letters'da da katkısı bulunuyor.


Bu kadar bilgi yeter, biraz da konserin kendisinden bahsedeyim. Souza ve Lubambo hem orijinal bestelerden, hem de klasiklerden oluşan bossa nova ve samba ağırlıklı bir repertuar sundular, aralara birkaç adet caz klasiği (özellikle Chet Baker’a övgü niteliğinde) serpiştirmeyi de unutmadılar; örneğin Baker’ın “The Thrill Is Gone”ı, konserin doruk noktalarından biriydi. Repertuarla ilgili fikir edinmek isteyenler, Souza’nın 2001 tarihli Brazilian Duos, 2005 tarihli Duos II, 2012 tarihli Duos III (ki bu “Duos” serisinin tamamında Lubambo’nun gitarını da, diğer birkaç gitaristle birlikte, duymak mümkün) ve yine 2012 tarihli Book of Chet albümlerine bir kulak atabilir. Konser boyunca gözüm neredeyse hep Lubambo’nun gitarında oldu. O kadar zarif, duru, ama aynı zamanda gösterişli olmayı da başarabilen bir stili var ki, hayran kalmamak mümkün değil. Öyle bir gitar tonuna, Souza’nın adeta cennetten düşmüş, su gibi akıp giden, latif ve duyguları aktarmakta hiçbir engel tanımayan sesinin eklendiğini düşünün. Bir de, üzerine krema olarak, Souza’nın zaman zaman kullandığı scat singing tarzını ilave edin. Souza’nın pek çok şarkıda perküsyonları da ustalıkla kullandığını belirtmeden geçmeyeyim. Her iki müzisyenin konser boyunca süregiden sempatik tavırlarını ise tanımlamak mümkün değil; her şarkının ardından Lubambo’nun bir kahkaha koyuverişi örneğin, zihnime kazındı kaldı. Bütün bunların sonucu da, nasıl geçtiği anlaşılmayan bir buçuk saatlik bir akustik ziyafet oldu.


Elbette bu akustik ziyafette konser mekânının da etkisi oldukça büyük. Souza’nın kendisi de konser esnasında mekânın güzelliğinden ve akustiğinden bahsetmeyi ihmâl etmedi. Gerçekten de bahsedilmeyecek gibi değil. Henüz geçen ay hizmete açılan Zorlu Center Performans Sanatları Merkezi’nde Ana Tiyatro ve Drama Sahnesi olmak üzere iki salon bulunuyor. Bu konser Drama Sahnesi’ndeydi ve oturma düzeninden akustiğine, sahnesinden ışık sistemine kadar her şeyiyle tam puan aldı benden. Yakın zamanda Ana Tiyatro’da da bir etkinliğe katılıp, o sahneyi de tecrübe etmek istiyorum. Hele ki 22 Şubat 2014’te, benim için efsane olan müzisyenlerden birinin, Ennio Morricone’nin söz konusu sahnede büyük orkestrasıyla birlikte Veda Turnesi kapsamında bir konser vereceğini düşününce, kendimi heyecanlanmaktan alıkoyamıyorum! Yalnızca popüler müzik, caz veya klasik müzik konserlerine değil, tiyatro oyunlarına ve –en şahanesi– dünyaca ünlü müzikallere de sık sık ev sahipliği yapacak olan Zorlu Center PSM’nin etkinlik takvimini sık sık ziyaret etmenizi tavsiye ediyorum.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...