20 Ocak 2010

Müzik = İlaç



Mixtape Riot
'tan DJ Captain Planet oldschool Haiti müziklerinden oluşan bir miks hazırlamış ve Partners in Health'e Haiti için en az 5 dolar bağışta bulunanlara bu miksin download linkini gönderiyor. Henüz Haiti için bağış yapmadıysanız bu güzel bir fırsat. Yaptıysanız bile yine yapın hem.

Ayrıntılar şurada: Mixtape Riot | Music = Medicine

12 Ocak 2010

My World Is Empty Without Dreaming of You



Dün gece The Supremes'in My World Is Empty Without You'sunun bir reggae kavırını dinliyordum, kavırı yapan grup The Heptones idi. Şarkı bitti ve ben de işemek üzere tuvalete doğru yollandım. İşerken şarkıyı söylüyordum içimden. Bir de ne göreyim? (Ahah, bu ne lan, bunun kadar arkaik bir yazı stili yoktur herhalde, "bir de ne göreyim" diyerek gerilim vermeye çalışıyorum). Neyse, bir de ne göreyim? The Coral'ın Dreaming of You'sunun "up in my lonely room" kısmını "my world is empty without you babe" sözlerinin arkasına iliştirivermişim melodisiyle falan. Hemen koştum bilgisayarın başına ve Supremes'in My World Is Empty Without You'su ile The Coral'ın Dreaming of You'sunu analiz etmeye başladım (analiz etmek deyince daha bir "bilimsel" görünüyor durum). Lan akorlar falan aynı, melodiler bazı yerlerde birleşiyor, şarkıların armonik yapısı neredeyse baştan sona aynı. Madem öyle "mash-up"ımsı bir hareket çekeyim, ufak tefek editlerle şu iki şarkıyı birleştireyim dedim ve sonuç karşınızda.

The Supral – My World Is Empty Without Dreaming of You

Motown, özellikle 1970lerin başına kadar şu dünyada belki de en sevdiğim müzikleri üretmiş olan bir plak şirketi (aynı adlı müzik türüne de adını vermiş elbet). Soul müziğin en güzel örneklerinden önemli bir kısmını bizlere sunmuş Motown, yememiş yedirmiş, içmemiş içirmiş, beslemiş bizi. Motown'ın hastasıyım yani kısaca (ki Last.fm profilime bakıldığında da rahatlıkla müşahade edilebilir bu durum). Diğer yandan The Coral da yeni dönemde (2000ler olarak okuyun) en çok sevdiğim 3-5 gruptan biri. Bu benzeşmeyi görünce aklımdan "aman da çalmışlar, pis hırsızlar" gibi şeyler geçmedi tabii. Müziğin zaten sürekli bir tekrar, sentez ve yeniden üretim unsuru olduğunu ve bunun da hiç kötü bir şey olmadığını düşünüyorum. Diğer yandan sevdiğim grupların bir şekilde r&b ve soul'dan ciddi bir şekilde etkilendiğini de görüyorum; o damarı seviyorum. Pek çok kimse Coral'ı herhalde soul’la bağdaştırmaz, daha ziyade İngiliz saykedelyası ve Merseybeat sound'uyla bağdaştırır, ama onlar da zaten erken dönem soul’dan delicesine etkilenmiş olan müzik türleri. Seviyorum bu bağlantıları, onu diyorum özetle.

Madem öyle "mash-up"ımsı zımbırtıdan sonra şarkıların orijinallerini de koyayım:

The Supremes – My World Is Empty Without You (1965)

The Coral – Dreaming of You (2002)

Üstüne bir de en azından benim için bu meselenin ortaya çıkmasını sağlayan The Heptones kavırını da ekleştireyim:

The Heptones – My World Is Empty Without You

Beyyorlamam bu kadar.

***

Disclaimer: Rights to all songs posted here are reserved by the song's controlling rightholder(s).

09 Ocak 2010

Is there music after death?

Bundan 1 yıl öncesine kadar ölümle ilgili hiçbir sorunum yoktu. "Ölüp gideriz mınakoim, n'olacak" derdim. En ufak bir tasam bile yoktu bu konuda. Zaten ölümden sonra "yaşam" olduğuna inandığımı söyleyemem (gerçi inanmadığımı da söyleyemem, bilmiyorum, yine de olmaması daha mantıklı geliyor sanki). Diyeceğim odur ki, "ölüm mölüm bize komaz" modundaydım.

Son bir yıldır -artık yaşlanıyor olmamın etkisi midir, onu bilemeyeceğim ama- bu konuda daha çok düşünmeye başladım. Son birkaç haftadır ise tek düşüncem şu: Ölümden sonra yaşam yoksa bile, müzik olsun. Hatta eğer ölümden sonra müzik varsa, 10 dakika sonra ölsem bile sorun olmaz.

Farkındayım, çok klişe durumlar bunlar. Aman da müzik çok güzel bir şeymiş, onu korumalıymışız, ölümden sonra bile yanımızdan ayırmamalıymışız falan. Ama ne yapayım? Böyle hissediyorum. "Böyle klişe klişe şeyler hissetme götoğlanı!" mı diyeyim kendime? Diyorum da, kâr etmiyor ki.

Tabii bu düşünceler dinlediğim her bok için geçerli değil. Fakat öyle şarkılar var ki, onları yalnızca sınırlı bir süre için sınırlı sayıda dinleyebileceğim aklıma geldikçe çıldırayazıyorum. "Kıt kaynakların etkin kullanımı" aldatmacasına da kanmıyorum. "Adaletin bu mu dünya?!" diyorum, mala bağlıyorum. Zaten o şarkılar bu dünyadan değilmiş gibi de geliyor, ulan üç beş ses, üç beş enstrüman bir araya gelince bir insan bu kadar mı zevk alır. Rasyonel değil abi. Rasyonaliteyi sikeyim zaten.

Eğer varsa Tanrı'ya sesleniyorum: "Hacı, oralarda DJlik pozisyonu falan varsa çalışırım bak sabah akşam, değerlendirmeni ona göre yap, şu kulunu üzme."

Başlıktaki sorumuzu tekrarlayalım, repeat after me:

- Is there music after death?
- God only knows.

01 Ocak 2010

The Rolling Stones İstanbul Konseri

Rolling Stones ve İstanbul deyince birden heyecanlandınız değil mi? Sakin olun, yok öyle bir şey. On bir yıl artı üç ay artı on iki gün öncesinden bahsediyorum ben: 19 Eylül 1998 The Rolling Stones İstanbul Konseri'nden.



17 yaşındaydım, hayatımda gittiğim ilk gâvur grubu konseri olacaktı (insanın ilk konserinin Stones olması da ayrı bir güzellik olsa gerek). Aslında saha içinden izlemek istiyordum; fakat saha içi biletleri o zamanın parasıyla 12 milyon TL iken, açık tribün biletleri 7 milyon TL idi. İstemeyerek de olsa açık tribün bileti almıştık. Sabahın körü denebilecek bir saatte Ali Sami Yen Stadı'nınönündeydik, kapılar ise akşam 6'da açıldı. Yine de erken gitmemizin büyük bir faydası olmuştu, ilk sıralarda olduğumuz için stada ilk girenlerdendik. Tribün kapısından içeri dalmıştık, bir de baktık ki önümüzdeki herkes saha içine doğru yardırıyor, "hayda bre!" deyip biz de yardırdık ve konseri saha içinden ilk sıralardan izleme şansına eriştik.

Aslında konserle ilgili çok şey söylemek istemiyorum, bu postun amacı da bu değil zaten. Hayatımda izlediğim en güzel iki konserden biri olduğunu söylemekle yetineyim (diğeri ise 17 Aralık 2005 The Yardbirds İstanbul konseri, onunla ilgili de bir şeyler karalarım bir ara) ve konserle ilgili bir şeyler söyleme işini Haluk Özözlü'ye bırakayım.

Fakat konserle ilgili bir şeyler söylemekten daha güzel bir şey yapacağım. Bu konserin DVD'si (yanılmıyorsam bootleg olarak) 2000lerin başında yayımlanmıştı; fakat "internetler"in hiçbir yerinde bulamamıştım bu DVD'yi. Yalnızca konsere ait bir ses kaydı bulabilmiştim; onda da hem sekiz şarkı eksikti, hem de ses kaydı çok kötüydü. Bugün yeniden aklıma geldi ve arayayım dedim. Önce şu sitede buldum sandım, fakat linkler yalan olmuştu. Sonra bir baktım ki bir Youtube kullanıcısı bu DVD'yi parça parça yüklemiş. Oturdum baştan sona izledim, acayip mutlu oldum (hatta birkaç yerde kendimi bile gördüm, haha). Görüntü ve ses kalitesi pek iç açıcı değildi, ama tarihi bir belge olarak bu kayıtların var olması bile yeterli benim için. Videoları buraya gömmeden evvel bir playlist bilgisi vereyim hemen:

1. (I Can't Get No) Satisfaction
2. Let's Spend the Night Together
3. Flip the Switch
4. Gimme Shelter
5. Paint It Black
6. Saint of Me
7. Out of Control
8. Love Is Strong [web sitesinde en çok istek alan şarkı olduğu için çalındı]
9. Miss You

-Bu noktada grup üyeleri tanıtıldı teker teker-

10. Thief in the Night [Keith Richards]
11. Wanna Hold You [Keith Richards]

-Bu noktada bir "köprü" (Bridges to Babylon, ov yee meen, sana puanım dokhuz khanka) açıldı ve ortadaki sahneye geçildi-

12. Little Queenie
13. Like a Rolling Stone

-Tekrar ana sahneye dönüldü-

14. Sympathy for the Devil
15. Tumbling Dice
16. Honky Tonk Women
17. Start Me Up
18. Jumping Jack Flash

-Bis-

19. Brown Sugar

Bu arada DVD'ye de yedi şarkıyı (Let's Spend the Night Together, Flip the Switch, Out of Control, Love Is Strong, Wanna Hold You, Little Queenie, Tumbling Dice) koymamışlar. Keşke bunlar da olsaydı, en azından bu koyulmayanların ilk dördü olsaydı. Kısmet.

Neyse, daha fazla uzatmıyorum ve Rolling Stones İstanbul Konseri'nin videolarını izlemenizi emrediyorum.














25 Aralık 2009

Uzun zaman oldu, şimdi eve dönmek istiyorum

Robert De Niro olsun, Drew Barrymore olsun, efendime söyleyeyim Kate Beckinsale olsun, bu gibi terbiyesiz insanların oynadığı bir film varmış. Everybody's Fine imiş adı da. Sanırım Amerika'da gösterime girmiş bile, memlekete 5 Şubat 2010'da gelecekmiş falan. Canımızdan çok sevdiğimiz Paul McCartney'imiz de bu film için bir şarkı yapmış: (I Want to) Come Home.

Şarkı alışılageldik bir
Paul McCartney baladı. Fakat şarkının "alışılageldik bir Paul McCartney baladı" olması "alışılageldik herhangi bir balad" olduğu anlamına gelmiyor tabii, Paul McCartney dedik, boru değil. Paul söz konusu olduğunda çoğu zaman tanık olduğumuz üzere basit ve sade gibi görünüyor şarkı, fakat birkaç kere dinleyince aslında çok zengin melodik, armonik ve orkestral özelliklere sahip olduğu anlaşılıyor. Dinleye dinleye donuklaştım, siz de dinleyin siz de donuklaşın.



Ek: Videonun ses kalitesi o kadar iyi değildi, mepeüçünü buldum, iki saati geçti dinliyorum. Yine öldürdün beni Paul, allah seni kahretmesin. Al, sen de daha kaliteli versiyonunu dinle, sen de öl.

Paul McCartney - (I Want to) Come Home

10 Aralık 2009

Dünya haritası ve kuzey-merkezcilik


"Endüstri devriminden bu yana, dünyada en yaygın şekilde kullanılan harita, Mercator projeksiyonuna dayanıyordu. Bu harita türü okyanuslarda kullanmak için elverişli olmakla birlikte, toprak yüzeylerinin ölçüsünü belirgin şekilde bozar. Eğer Mercator yöntemini kullanıyorsa, elinizin altındaki atlasa baktığınızda, İskandinavya'nın Hindistan kadar geniş olduğunu görürsünüz; oysa Hindistan, onun üç katı büyüklüğündedir." (Toffler, 2008: 376)

Bunun yanında bu projeksiyonda Grönland'ın alanı Afrika'nınkine eşit görünür, oysa Afrika, Grönland'dan 14 kat daha geniştir. Yine bu tip bir haritada Grönland'ın içine en az iki adet Çin yerleştirebiliriz, halbuki Çin, Grönland'ın 4.5 katı kadar daha geniştir. Benzer şekilde, eski Sovyetler Birliği'nin alanı içine rahatlıkla iki adet Afrika kıtası sığacakmış gibi görünür; gerçekte Afrika, eski Sovyetler Birliği'nin alanından daha geniş bir alan kaplar (eski Sovyetler Birliği yaklaşık 22.5 milyon kilometrekaredir, Afrika ise yaklaşık 30 milyon kilometrekare). Avrupa'nın gerçek karasal alanları toplamı 10 milyon kilometrekareye yakındır, Güney Amerika'nınki ise yaklaşık 18 milyon kilometrekaredir; neredeyse Avrupa'nın iki katı. Buna rağmen Mercator projeksiyonuyla çizilen bir haritada Avrupa, Güney Amerika'yla hemen hemen aynı, hatta Güney Amerika'dan daha büyük bir boyutta gösterilir.

"Haritacılar arasında, bir Alman tarihçi olan Arno Peters'in toprak yüzeylerini birbirleriyle doğru orantıda göstermek amacıyla geliştirdiği yeni bir projeksiyon sistemi ateşli tartışmalara neden oluyor. Peters, Mercator haritasındaki bozuklukların endüstri ülkelerinin kibrini güçlendirdiğini, endüstrileşmemiş dünyayı doğru bir politik - ve kartografik - açıdan görmemizi zorlaştırdığını söylüyor. 'Gelişmekte olan ülkelere, yüzeyleri ve önemleri açısından hile yapıldı,' diyor Peters. Avrupalı veya Amerikalı gözüne tuhaf gelen haritası, küçülmüş bir Avrupa, düzleşmiş bir Alaska, Kanada ve Sovyetler Birliği, çok daha uzamış bir Güney Amerika, Afrika, Arabistan ve Hindistan gösteriyor." (Toffler, 2008: 376)

Arno Peters'in haritasıyla ilgili ayrıntılı bilgi, şu sitede: Peters Map.

Alıntılanan kaynak: Toffler, Alvin (2008, ilk baskı: 1980) Üçüncü Dalga (çev. Selim Yeniçeri). İstanbul: Koridor Yayıncılık.

27 Kasım 2009

Oooh, dıkdıgıdık daa'lin'


Birkaç saat önce insanlık için küçük, ama kendim için büyük (en azından mutluluk verici) bir keşif yaptım. Madem yaptım, neden tüm dünyayla, 6.692.030.277 insanla birden paylaşmayayım dedim. Paylaşıyorum.

Biliyorsunuz The Beach Boys'un 1967'de yayımlamış olduğu Wild Honey isimli bir albüm var. O albümün 6 numaralı şarkısı var, adı Darlin'. Brian Wilson ve Mike Love'ın beraberce yazdıkları bir şarkı. Benim o şarkıyla tanışıklığım 1996-97'ye kadar gider herhalde. İlk aldığım Beach Boys albümü Summer Dreams isimli bir toplamaydı ve Darlin' orada da yer alıyordu. O zamandan beri Darlin'i dinler dururum.

Bu gece My Generation isimli pek sevdiğim blogdan bir albüm indirdim. Brian Wilson'ın özellikle 60'lı yıllarda çeşitli grup ve müzisyenler için prodüktörlük yaptığını biliyordum; fakat o prodüksiyonları dinlemiş değildim. İşte Brian Wilson'ın prodüksiyonunu üstlendiği şarkılardan oluşan bir albüm yüklenmiş My Generation'a, adı Pet Projects: The Brian Wilson Productions (albümün adındaki Pet Sounds göndermesi de gözlerden kaçmıyor). Albümün hemen başında, ikinci şarkıda (Sharon Marie - Thinkin' 'Bout You Baby) bir sürprizle karşılaştım. Şarkı Darlin'in ilk haliydi! Bir baktım ki şarkı 1964'te kaydedilmiş. Bundan 3 yıl sonra da bazı değişikliklerle Beach Boys'un Darlin'i haline gelmiş. Birkaç saattir çok fena repeat'e almış durumdayım iki şarkıyı, arka arkaya dinleyip duruyorum. Haydi siz de dinleyin.

Sharon Marie - Thinkin' 'Bout You Baby

22 Ekim 2009

Zeus bir haltlar yemiş yine



"Lacan sık sık Platon'un Şölen diyaloğunda işlenen masalsı aşk konusuna göndermeler yapar. Bu diyaloğun bir yerinde Aristophanes çift cinsiyetli varlıklar üzerine şöyle konuşur: "İşte bu varlıklar yuvarlak sırtları ve böğürleriyle yusyuvarlak bir şeydiler. Bu yaratıkların iki yüzü, dört eli ve bir o kadar da bacağı vardı. Karşı konulamaz güçleriyle bu kibirli yaratıklar, neden sonra, göğe tırmanmaya, tanrılara karşı koymaya yeltenmişler. Zeus uzun uzun düşündükten sonra misilleme yapmaya karar vererek ikiye bölmüş onları. Her birinin gücü yarı yarıya azalsın diye."

İkiye bölme işlemi tamamlandığında, ümitsizliğe düşen her parça özlemini çektiği diğer parçanın üzerine atlıyor, kollarını birbirine sarıp yeniden bir bütün olmak arzusuyla diğer parçayı kucaklıyormuş. Bu ikiye bölünmüş varlıklar birbirlerinden ayrı hiçbir şey yapmak istemediklerinden, açlık ve eylemsizlikten ölüp gidiyorlarmış. Zeus, durumlarına acıyıp başka bir çare aramış, sonunda da bulmuş: cinsel organlarını önlerine getirmiş, çünkü arkalarında olunca çiftleşerek değil, ağustosböcekleri gibi toprağa yumurta dökerek çoğalıyorlarmış. Bu söylenden de görüldüğü üzere, insanın kendi benzerine duyduğu sevgi, çok eski zamanlardan kalmadır. Sevgi, bizim ilk doğamızı yeniden bütünlüyor, iki ayrı varlığı tek bir varlık durumuna sokuyor, özetle insanın yaradılışındaki her derde deva oluyor."

Madan Sarup (2004) Post-Yapısalcılık ve Postmodernizm, çev: Abdülbaki Güçlü. Ankara: Bilim ve Sanat, s. 39.

15 Ekim 2009

Blog Action Day 2009



Blog Action Day'de yılın konusu iklim değişikliği. Bunun üzerine bir mix-set hazırlayayım dedim. Setteki şarkılar yalnızca iklim değişikliği konusunda değil, bunun yanında diğer çevre sorunlarıyla ilgili pek çok şarkı da var. 115 dakikalık bu setin 45 dakikalık bir versiyonu ise şurada.

Çöpkuşağı - Blog Action Day 2009 by Tolga D.

Tracklist:

Intro
Looking for Changes - Paul McCartney [1993]
London Calling [Excerpt] - The Clash [1979]
Shapes of Things [Excerpt] - The Yardbirds [1966]
The Grass Is No Green [Excerpt] - Aphrodite's Child [1968]
Song for a Dying Planet [Edit] - Joe Walsh [1992]
Dragonfly - Ziggy Marley [2003]
To the Last Whale [Excerpt] - Crosby & Nash [1975]
The 3 Rs - Jack Johnson [2006]
Give Me the Good Earth [Excerpt] - Manfredd Mann's Earth Band [1974]
Nature's Disappearing [Edit] - John Mayall [1970]
Big Yellow Taxi - Joni Mitchell [1970]
Sick of You - Lou Reed [1989]
Thin Green Line [Excerpt] - Oi Polloi [2000]
Point of No Return - Napalm Death [1987]
Kyoto Now! - Bad Religion [2002]
Countdown to Extinction - Megadeth [1992]
Global Warming - Evildead [1991]
Lonely Planet - The The [1993]
Fresh Garbage - Spirit [1968]
Ecology Song - Stephen Stills [1971]
Red Tide - Rush [1989]
The Landscape Is Changing - Depeche Mode [1983]
Piece of Green [Edit] - Minimal Compact [1987]
The Secret Life of Plants - Stevie Wonder [1979]
Earth Song - Michael Jackson [1995]
Never Turn Your Back to Mother Earth - Sparks [1974]
Fall on Me - R.E.M. [1986]
Earth Anthem - The Turtles [1968]
How Many Times - Julian Lennon [1998]
Tread Water - De La Soul [1989]
Only So Much Oil in the Ground - Tower of Power [1975]
We Almost Lost Detroit - Gil Scott-Heron [1977]
Don't Go Near the Water - The Beach Boys [1971]
Planet Home - Jamiroquai [1999]
Earth and Sun and Moon - Midnight Oil [1993]
Mercy Mercy Me (The Ecology) - Marvin Gaye [1971]
Mother Nature's Son - The Beatles [1968]

30 Eylül 2009

"Özgür müziğe dokunma!"

MÜ-YAP'ın şikayeti sonrasında 19 eylül cumartesi günü Last.fm ve MySpace'e Türkiye'den erişim engellenmişti. Bunun üzerine pek çok kişi konu hakkındaki tepkilerini dile getirmişti. Ben de sıcağı sıcağına kısa bir yazı yazmıştım bloga. Sonrasında FriendFeed'de pek çok kişi bir araya gelip konu hakkında ne yapabileceğimizi tartıştık ve MÜ-YAP'a yönelik bir "gerilla eylemi" düzenlemeye karar verdik. Konu FriendFeed'deki şu grupta şekillendirildi.



23 eylülden itibaren ise eylemi hayata geçirdik. Hazırladığımız görselleri CD kapaklarının içine koyarak MÜ-YAP'a postalamaya başladık. Yüzlerce "protesto CD'si" postalandığından eminim; çünkü pek çok blogda ve sosyal ağda eylem başarılı bir şekilde yayıldı, insanlar eylemden haberdar edildi.



Bugün Taraf gazetesinde, özel olarak bu eylemi neden yaptığımız, genel olarak ise müzik endüstrisinin "internet çağı"ndaki konumu ve yapmaya çalıştıkları hakkındaki yazım yayınlandı. Yer darlığından birkaç cümle gazetedeki yazıdan çıkarılmış, buraya yazının eksiksiz halini koyuyorum.

"İnternet çağı ve müzik endüstrisi (*)

Bir kültür, eğer doğmuş ve yaşıyorsa ona ne yasalarla, ne yasaklarla engel olabilirsiniz. Kültür canlıdır. İnsanoğlu kültürünü yaşatmayı arzular ve bundan kolay kolay vazgeçmez. Yeni teknolojiler de her zaman yeni kültürlerin ortaya çıkmasını tetiklemiştir.

Son 10 yıldır, internet teknolojileri sayesinde yeni bir kültür ortaya çıktı: Bilgiye, bilime ve sanata erişme, onu paylaşma ve yeniden üretme kültürü. Bu kültürün, 20. yüzyılın alışıldık ticaret biçimini temsil eden her endüstri kolunda bir mücadeleye yol açtığını görüyoruz. Bu alanlardan biri de müzik.

Müzik endüstrisinin bir kısmı bir kültüre karşı koymaya çalışıyor, bir kültürle savaşıyor ve onu öldürmek istiyor. Endüstrinin gelişimini kendi kısa vadeli çıkarlarına kurban eden bazı meslek organizasyonları her teknolojik yenilik sonrasında yaptıkları gibi, bu yeniliğin ardından da iktidar odağı olma güçlerini kullanarak telif haklarının kapsamını genişletmeye çalışıyorlar, başarılı da oluyorlar. Fakat bu sefer karşılarında ciddi bir muhalefet var: Koskoca bir “internet vatandaşları toplumu”, “netdaş”lar. Kültürlerini yaşatmaya kararlı, topluluk haklarını sonuna kadar savunacak insanlar. Yine de müzik endüstrisi paraya ve iktidara sahip olduğu için kulaklarını tıkıyor ve parlamentolar aracılığıyla yasaklarını uygulamaya koyuyor. Ancak internet öyle kolay denetlenebilir bir mekân da değil; yasakları delmek pek de zor olmuyor. Bunun karşısında endüstrinin yaptığı tek şey ise kuralları daha da sıkılaştırmaya çalışmak. Müzik endüstrisine göre sistem yüz yıldır nasıl işliyorsa, aynen o şekilde işlemeye devam etmeli. Peki bu arzu gerçekçi mi?

İnternetle birlikte plak şirketlerinin bir "dağıtım kanalı" olma özelliği büyük bir tehditle karşı karşıya kaldı. Eskiden plak şirketlerine bağımlı olan müzisyenlerin bu bağımlılığı gitgide azalıyor. Müzisyenler MySpace, Last.fm ve benzeri pek çok platform sayesinde kendi müziklerini dinleyicileriyle paylaşıyor ve hem konserleri için yeni hayranlar kazanıyor, hem de kendileri (ya da bağımsız plak şirketleri aracılığıyla) ürettikleri/dağıttıkları albümlerinin promosyonunu yapıyor. Yani internet müzik için yeni bir dağıtım kanalı olma özelliği taşıyor. Doğal olarak onlarca yıldır iş gördükleri klasik sistemi sürdürmeye çalışan müzik endüstrisi için bu bir kâbus!

Müzik endüstrisi bu yeni düzene uyum sağlamayı seçmek yerine, yeni bir teknolojiyi ve yeni bir kültürü reddetmeyi ve baskılamayı tercih ediyor. Müzik yapımcı ve dağıtımcılarının oluşturduğu meslek birlikleri, güçlü lobileriyle tüm dünyada hem hükümetler üzerinde baskı kurarak yeni yasalar hazırlatıyor, hem de her türlü eğme/bükme yöntemlerini işleterek yürürlükte olan yasaları kendi çıkarları lehine kullanıyor. MySpace ve Last.fm'in Türkiye sınırları içerisinde erişime kapatılmış olması da bunun en yeni ve vahim örneklerinden biri.

19 Eylül Cumartesi sabahı her zaman kullandığımız siteler olan MySpace ve Last.fm’e girmek istediğimizde bir uyarıyla karşılaştık. Her iki sitede de kırmızı renkli fontlarla “Bu siteye erişim mahkeme kararıyla engellenmiştir.” yazıyordu. İnternet vatandaşları olarak bu uyarıya alışkındık. Youtube başta olmak üzere pek çok sitede karşımıza çıkan bir yazıydı bu. MySpace ve Last.fm’e erişimin engellenme nedenini araştırdık, karşımıza “telif hakları ihlâli” gerekçesi çıktı. Bu sitelerin kapatılması için dava açan kurum ise Türkiyeli müzik yapımcılarını bir çatı altında toplayan MÜ-YAP’tı.

Üstelik hem MySpace, hem de Last.fm yasal içerik sunan internet siteleri. Mevcut telif yasaları çerçevesinde bile "telif hakları ihlâli" gibi bir durum bu iki site için geçerli değil. Dünyada en sıkı telif yasalarının uygulanmaya çalışıldığı ülkelerde bile bu sitelerle ilgili olarak açılıp da müzik endüstrisinin lehine sonuçlanmış, bu sitelerin “telif haklarını ihlal ettiği” yönünde karar alınmış tek bir dava yok. Fakat Türk yargısı internetin doğasını anlamaktan maalesef uzak olduğundan, uluslararası hukuk kurallarına da aykırı olan bu tip yasaklama kararları Türkiye’de çok kolay bir şekilde alınabiliyor.

Engelleme kararı MÜYAP tarafından “telif hakları ihlali” nedeniyle aldırılmışken, bu kararla birlikte, MÜ-YAP'a bağlı bulunmayan, müziklerini MySpace ve Last.fm üzerinden kendi iradeleriyle paylaşan bağımsız müzisyenlerin eserlerine erişim de engellenmiş oluyor. Yani yapımcılar kendilerine olan talebi artırmak yerine, başkalarının yarattığı arzı adil olmayan bir şekilde kontrol etmeye, onu baskı altında tutmaya çalışıyor. Peki MÜ-YAP'ın amacı ne? Neden yasal siteleri bile engellemeye çalışıyor? Neden bağımsız müzisyenlerin önünü kapamak istiyor?

Çünkü dünya değişiyor, ekonomiler değişiyor, para kazanma yöntemleri farklılaşıyor; fakat MÜ-YAP ve benzeri kuruluşlar kendilerine çok para kazandıran, kendilerini çok güçlü hale getiren bir sistemin yıkılıyor olduğu gerçeğini kabul etmek istemiyor. Bunu yaparken “telif hakları”, “sanatçı emeği” gibi kavramları önümüze seriyorlar.

Aslına bakılırsa “sanatçı emeği”ni umursadıkları yok, umursadıkları tek şey kendilerini güçlü hale getiren bu düzenin olabildiğince devam etmesini sağlamak ve müzik üzerindeki tekellerini, iktidarlarını kaybetmemek. Artık yaşam sürelerinin sonuna geldiklerinin, müzik endüstrisinin işleyiş tarzının değişmek zorunda olduğunun kendileri de farkında; fakat bu değişimi olabildiğince geciktirmenin, o arada da elde edebilecekleri kadar maddi kazanç elde etmenin peşindeler.

Biz internet vatandaşları, yani netdaşlar olarak bunun bilincindeyiz, bu nedenle MÜ-YAP’ın bu son yasaklama girişimini protesto etmek için bir eylem yaptık. Bu eylem internette şekillendirildi; netdaşların ve internet tabanlı sosyal ağların kesinlikle hafife alınmaması gerektiğini gösterdi. 23 Eylül Çarşamba günü MÜ-YAP’a anonim olarak yüzlerce “protesto CD’si” yollamaya başladık. Bu CD’ler için hazırladığımız görselde mesajımız netti: “Özgür müziğe dokunma!”.

Türkiye’nin dört bir yanındaki insanlar internet üzerinden bu protestoya dair bilgileri edindiler ve hala da bu CD’leri yollamaya devam ediyorlar. Bu haberi duymamış olabilirsiniz; çünkü bu eylem alternatif medyalarda çokça ses getirmiş olsa da kitle medyasına pek yansımadı.

Bu eylemi müzik endüstrisinin çıkarlarının, toplumun ve müzisyenlerin çıkarlarıyla uyuşmadığını, endüstrinin toplumun çıkarlarına aykırı hareket ettiğini göstermek ve bir kamuoyu bilinci oluşturabilmek için yaptık.

Lütfen müzik endüstrisinin temsilcilerine inanmayalım, bize yalan söylüyorlar!

(Eylem sürecinde ve sonrasında verdiği her türlü destek için akademisyen-yazar Özgür Uçkan'a teşekkür ediyoruz)."

(*) Taraf, 30 Eylül 2009 - Tolga Darcan

25 Eylül 2009

Bono'nun avukatı olacağım günleri de mi görecektim?

Bono'dan tiksinirdim; ama bazıları gibi Türkiye'ye gelmeyi siyasi sebeplerle, insan hakları ihlalleri nedeniyle reddettiği için değil, Bono'yla ilgili çok daha derin nedenlerim vardı. Şimdi siyaseten hiç uyuşmadığım insanlar, Bono sırf daha önce Türkiye hakkında doğruları söyledi diye ondan nefret ediyor ve "Bono gelmesin!"cilik oynuyor. Sırf bu yüzden yine şeytanın avukatlığına soyunmak zorunda kalacağım gibi görünüyor.

Politikayla bir derdi olan müzisyenleri severim. Aktivist müzisyenleri severim. Fakat Bono'yu her konuda samimiyetsiz bulduğum için, politika konusunda da çoğu zaman samimi bulamamışımdır.

Müzik-politika ilişkisinin "aleni" hallerine birkaç örnek: Misal, Manic Street Preachers. Seviyorum bu adamları. If You Tolerate This Your Children Will Be Next'te "tavşanları vurabiliyorsam faşistleri neden vuramayım" lafını duyunca çok pis gaza geliyorum, elime silahımı alıp sokağa dökülmek istiyorum. Çünkü samimiyetsiz bulmuyorum bu adamları. Bu adamlar hiçbir zaman "politically correct" davranmıyorlar. Bir yandan bir şeyleri eleştirip, diğer yandan eleştirdikleri şeylere sebep olan insanların bir şekilde götünü yalamaya çalışmıyorlar. Bono ise gereğinden fazla "politically correct" davranan birisi. Böyle olunca da yaptığı şeyin bir anlamı kalmıyor gözümde.

Başka bir misal: George Harrison. George Harrison politikayla ya da insan haklarıyla, kısacası "insanlık"la ilgili davranışlarını asla reklam etmedi. Pek çok şeye destek verdi ve pek çok noktada geri planda kalmayı bildi. Çünkü kendi egosunu yaptığı işlerin güzelliğinin önüne geçirmedi. Bono ne yapıyor? Yalnızca egosunu tatmin etmeye çalışıyormuş görüntüsü veriyor bana, hem de deliler gibi.

Bir de Bono'nun sürekli örnek aldığı, kopyalamaya çalıştığı adama, John Lennon'a bakalım. John Lennon sağlam bir ego aslında; ama yine de kendisini şiddetli bir şekilde alaşağı etmesini biliyor. Aslında bir bok olmadığını biliyor. Aslında dünya üzerindeki hiç kimsenin aman aman "matah" bir şey olmadığını biliyor. İnanılmaz bir mizah duygusu, ironi duygusu var; bir yandan bir şeyler yaparken diğer yandan kendisiyle dalga geçmesini de çok iyi biliyor. Bunun yanında politik bir şarkı yazarken hiçbir şeyden çekinmiyor, çatır çatır yazıyor. Attica State'in sözlerine bakın, Sunday Bloody Sunday'e bakın (aynı isimde bir U2 şarkısı da var, onunla karıştırmayalım), The Luck of the Irish'i dinleyin; ne demek istediğimi muhtemelen çok daha iyi anlayacaksınız.

Bono'nun ise hal, tavır, gidişat ve duruşu baştan aşağı "kopya" olduğu gibi, yine baştan aşağı "kolpa" geliyor bana. Üstelik kopya ettiği yerlerden kopyalayamadığı, kopyalamayı beceremediği önemli meseleler var. Kendiyle dalga geçebilme yetisine sahip değil Bono. Bu, politik konularla ilgili bir şeyler söylerken, mesajlar verirken Bono'yu benim için çok itici hale getiriyor. Bono her şeyi ve özellikle kendisini çok ciddiye aldığı için, bir süre sonra artık önü alınamaz bir baygınlık duygusu yaşatıyor bana. "Her şeyi ciddiye almak" derken tasam "Afrika'da insanlar ölüyor, bu ciddi değil.", "Amerika kafasına göre her yeri bombalıyor, sivilleri öldürüyor, aman canım banane." demek asla değil. Tam tersine bu tip politik duruşu olanlara ayrıca saygı duyup, takdirle karşılıyor, seviyorum onları. Ancak bunu yaparken takınılan tavır ve tutum da çok önemli. Bono mizah hissine sahip olmadığı ve egosunu her şeyin önüne geçirdiği için her daim bana itici, samimiyetsiz ve uyuz geliyor.

Bütün bunlardan sonra güncel meseleye gelelim. U2 2010 yılında Türkiye'ye geliyormuş, üstelik bağlantılar kurulurken AKP hükümetinden bazı kişiler de önemli rol oynamış. Biliyorsunuz U2 onlarca yıldır Türkiye'ye gelmeyi insan hakları ihlalleri, düşünce özgürlüğü kısıtlamaları ve Kürt sorunu gerekçeleriyle reddediyordu. Bana kalırsa iyi de yapıyordu, doğru da yapıyordu ("insan haklarını ihlal eden başka ülkelerde neden konser veriyorlardı" sorusu şu anda bana çok önemli gelmiyor).

2010 yılında U2'nun Türkiye'ye gelecek olmasının kesinleşmesi üzerine "U2 gelmesin!"/"Bono gelmesin!"ciler türedi birden. Bunu diyenlerin bir kısmı benim yukarıda saydığıma benzer nedenlerle Bono'yu sevmiyor ve o yüzden tepkililer, bunu biliyorum; ama çok daha önemli bir kısmı Bono zamanında Türkiye hakkında doğru sözler söylediği için ona kızıyorlar ve onun gelmesini istemiyorlar. Bono konusunda bile bir milliyetçilik dalgası oluşmuş durumda ve ben bundan tiksiniyorum. O yüzden şu konser verilene, verildikten sonraya kadar Bono hakkında bir daha kötü bir şey söylemeyeceğim/yazmayacağım (gerçi şimdiye kadar blogda bunu ifade etmemiştim; şimdi etmiş oldum işte, diğer platformlardaki ve gerçek hayattaki tutumumdan da bir süreliğine vazgeçiyorum). "Büyük şeytanlar"ın yanında, Bono gibi bana onlardan daha "küçük" gelen bir şeytanın avukatlığını yapayım biraz. Hatta fırsatım olursa konsere bile gidebilirim, o derece.

19 Eylül 2009

MÜ-YAP haydutluk yapmaya devam ediyor

Bu sabah MySpace ve Last.fm'in mahkeme kararıyla erişime engellendiği haberini aldık. Davanın MÜ-YAP tarafından açıldığı söyleniyor, gerekçe ise tanıdık: "Telif hakları ihlâli". Evet, bu ülkede kötü kanunlar var; hatta konu "telif hakları" olunca yalnızca bu ülkede değil tüm dünyada kötü kanunlar uygulanıyor. Hukuk her zaman için adaleti sağlayamıyor, endüstri devrimiyle birlikte icat edilen "telif hakları" konseptinin son yüz elli yıllık kullanımı da "hukuki" fakat "adil" değil. Bu konunun ayrıntılarına bir blog postu içerisinde değinmek pek mümkün olmadığından işin bugünkü iki yasaklamayla ilgili boyutundan söz etmek istiyorum biraz.

MySpace de Last.fm de yasal içerik sunan internet siteleri. Bugünkü telif kanunları çerçevesinde bile "telif hakları ihlâli" gibi bir konu bu iki site için geçerli değil. Fakat "yüce Türk yargısı" internetle ilgili neredeyse her konuda olduğu gibi bu konuda da çok cahil olduğundan bu tip yasaklama kararları çok kolay bir şekilde alınabiliyor. Peki MÜ-YAP'ın amacı ne? Neden yasal siteleri bile engellemeye çalışıyor.

İnternetle birlikte plak şirketlerinin bir "dağıtım kanalı" olma özelliği büyük bir tehditle karşı karşıya kaldı. Eskiden plak şirketlerine bağımlı olan müzisyenlerin bu bağımlılığı gitgide azalıyor. Müzisyenler MySpace, Last.fm ve benzeri pek çok platform sayesinde kendi müziklerini dinleyicileriyle paylaşıyor ve hem konserleri için yeni hayranlar kazanıyor, hem de kendileri (ya da bağımsız plak şirketleri aracılığıyla) ürettikleri/dağıttıkları albümlerinin promosyonunu yapıyor. Yani internet müzik için yeni bir dağıtım kanalı olma özelliği taşıyor. Doğal olarak onlarca yıldır iş gördükleri klasik sistemi sürdürmeye çalışan yapımcılar için bu bir kâbus!

Tüm dünyada müzik yapımcılarının oluşturduğu devasa meslek birlikleri, hem iktidarlara baskı yapmak yoluyla yeni yasalar hazırlatıyor, hem de her türlü eğme/bükme yöntemlerini de işleterek yürürlükte olan yasaları kendi çıkarları lehine kullanıyor. MySpace ve Last.fm'in MÜ-YAP'ın şikayetiyle Türkiye sınırları içerisinde erişime kapatılmış olması da bunun en yeni örneklerinden biri.

Plak şirketleri tekel olma özelliklerini, güçlerini, iktidarlarını kaybetmek istemiyorlar. Aslında artık miyadlarının dolduğunun, müzik endüstrisinin işleyiş tarzının değişmek zorunda olduğunun kendileri de farkındalar; fakat bu değişimi olabildiğince geciktirmenin, o arada da elde edebilecekleri kadar maddi kazanç elde etmenin peşindeler.

Fakat hiçbir şey bu tip çabaların, endüstrinin son çırpınışları olduğu gerçeğini değiştirmeyecek.

03 Eylül 2009

Bu Şarkı Kimin?

Bu akşam bir belgesel izledim, epey zevkliydi. Merak etmeyin şimdi buraya gömeceğim ve siz de zevk alacaksınız.

"Whose Is This Song?" isimli Bulgaristan yapımı belgesel, bizim "Kâtibim" ya da "Üsküdar'a Giderken" adıyla bildiğimiz ezginin farklı topraklardaki izini sürmeye çalışıyor. Türkiye'den Yunanistan'a, Arnavutluk'tan Bosna Hersek'e, Makedonya'dan Sırbistan ve Bulgaristan'a kadar pek çok farklı coğrafyada bu ezginin nasıl bir kimlik inşa aracı haline gelmiş olduğunu gösteriyor. Her ülke ezgiyi kendi kimliğine uyarlamış ve farklı amaçlarla kullanır olmuş. "Kâtibim", kimi toplumlar için yalnızca güzel bir aşk şarkısı, kimileri için dini bir şarkı, kimileri içinse milliyetçi duygular uyandıran ve milliyetçiliklerinin bir parçası hâline gelmiş olan bir şarkı olabiliyor.

Belgesel kültür, kimlik ve milliyetçilik meseleleriyle ilgili harika ipuçları içeriyor. Zaman zaman şu meşhur "Sarı Gelin" tartışmasını da akıllara getiriyor. Özellikle filmin ikinci yarısının sonlarına doğru "gerçek sahibi" olduğunu düşündüğümüz bir şarkının başka toplumlar/milletler/etnik gruplar tarafından sahiplenildiği söylemini duymanın bile bizi bir canavar haline getirebileceğini, milliyetçilik/ırkçılık denen illetin nasıl bir zehir olduğunu da gösteriyor.

İzlemeye değer.

11 Ağustos 2009

Carleen Hutchins

Hutchins Consort Introduction from Hutchins Consort on Vimeo.


1950'li yılların sonunda, Amerikalı besteci Henry Brant'in isteği üzerine Carleen Hutchins, yeni bir keman ailesi üzerinde çalışmaya başladı ve 1960'larda bu yeni keman ailesinin tasarımı ve yapımı tamamlandı. Bu yeni keman ailesi, geleneksel viyoline göre bir oktav daha tiz tını verebilen minik soprano viyolinden, yaklaşık 2 metre 15 santimetrelik kontrbasa kadar uzanan bir genişliğe sahipti. Bu yeni keman ailesine "yaylı çalgılar sekizlisi" (violin octet) adı verildi. Kullanılan perde ve akort sistemiyle hem yaylı çalgılar dörtlüsünün tınısal boşlukları doldurulmuş hem de daha geniş bir ses aralığı elde edilmiş oluyordu. Performans esnasında ise yoğun dokulu bir tınıya ulaşılıyordu.

Birkaç gün önce, 7 Ağustos 2009'da hayatını kaybeden Carleen Hutchins toplam altı adet "yaylı çalgılar sekizlisi" üretti; öğrencileri de enstrüman yapımına devam ediyor. Şu anda yaylı çalgılar sekizlisini kullanan iki adet orkestra var. Biri San Diego, Californialı The Hutchins Consort (Carleen Hutchins'in ürettiği enstrümanları kullanıyorlar), diğeri ise Ithaca, New Yorklu The Albert Consort. Buraya eklediğim iki video The Hutchins Consort'un tanıtım videoları. Ortaya çıkan tını gerçekten etkileyici.

Hutchins Consort sampler with 3 tenors from Hutchins Consort on Vimeo.

16 Temmuz 2009

Carlos Santana dayak istiyor

Evet istiyor, ama atmam. Adam babamdan yaşlı en nihayetinde, insanın eli gitmez, yazıktır. Yine de onu sivri sözlerimle yaralayabilirim. Carlos Santana bu blogu takip ediyor, biliyorum; çünkü "kalpten" yazıyorum. "Kalpten gelen" şeyleri seviyor Santana, kendisine kan pompalayacağım.

Geçenlerde memlekete konser vermeye geldi, biliyorsunuz. Ben gitmedim, gitmem. Zamanında Abraxas albümüyle Best Of'larını falan döndürmüşlüğümüz vardır da, geçti artık. Bitti o Lale Devri. Gereksiz bir adam olduğuna da inanıyorum ayrıca. Neyse, kendisi gereksizliğini yalnızca müziğiyle değil konuştuklarıyla da kanıtlamayı başardı. Konserden önce basın toplantısı şeyapmış. Demiş ki;

"Ben müziğin kalpten gelmesi gerektiğine inanıyorum. Bugün bilgisayar teknolojisiyle yapılanın müzik olduğuna inanmıyorum. Bence bu hoş bir tür kirlilik gibi... Teknolojiye karşı değilim çünkü eski kafalı bir adam değilim. Ama bir tesisatçının müzik yapmasını istemiyorum, çünkü ben de gidip kimseyi ameliyat edemem. Ben gerçek bir müzisyenim. Bir rengim yok. Müziği su olarak düşünüyorum, içinde tüm renkler var ancak hâlâ berraklığını koruyor."

Bi git abi ya, bi git, bi uzaklaş. "Hoş bir tür kirlilik" kısmını anlayamadım gerçi, çeviri maymunluğu da olabilir; ama zaten oraya takılmadım. Neymiş, "kalpten gelecek"miş müzik, o "gerçek müzisyen"miş, "tesisatçı müzik yapmasın"mış. La bi git. Bu adamlar çok acayip ha. "Tesisatçının kalbinden müzik gelmez", ben bunu not ettim zaten. Müzik eğitimine inanmayan bir insanım, Santana'nın da inandığını düşünmek istemiyorum; sonuçta müziği "sokakta" öğrenmiş bir herif. Tamam babası profesyonel kemancıymış falan, Carlos abi veletken keman çalmayı öğrenmiş vesaire de, formel bir eğitimi yok. Zaten olmasın, formel eğitim baştan aşağı yalan. Hele müzikte hepten yalan. Mesele o değil. Mesele şu ki bu adam profesyonel müzisyenlikten önce bulaşıkçılık yapmış bir adam. "Bulaşıkçı müzik yapmasın" dersem kalbi kırılmaz mı şimdi? Bu adamlar böyle albüm malbüm yapıp meşhur olduktan, kendilerini "efsane" statüsünde olduklarına inandırdıktan sonra bir elitleşiyor, müziği fetişleştiriyor, ona gıcığım.

Git Carlos, bir daha da gelme.
Google
 
Creative Commons License

This work is licensed under a Creative Commons License; except rights to all songs posted to Çöpkuşağı are reserved by the song's controlling rightholder(s).