25 Aralık 2009

Uzun zaman oldu, şimdi eve dönmek istiyorum

Robert De Niro olsun, Drew Barrymore olsun, efendime söyleyeyim Kate Beckinsale olsun, bu gibi terbiyesiz insanların oynadığı bir film varmış. Everybody's Fine imiş adı da. Sanırım Amerika'da gösterime girmiş bile, memlekete 5 Şubat 2010'da gelecekmiş falan. Canımızdan çok sevdiğimiz Paul McCartney'imiz de bu film için bir şarkı yapmış: (I Want to) Come Home.

Şarkı alışılageldik bir Paul McCartney baladı. Fakat şarkının "alışılageldik bir Paul McCartney baladı" olması "alışılageldik herhangi bir balad" olduğu anlamına gelmiyor tabii, Paul McCartney dedik, boru değil. Paul söz konusu olduğunda çoğu zaman tanık olduğumuz üzere basit ve sade gibi görünüyor şarkı, fakat birkaç kere dinleyince aslında çok zengin melodik, armonik ve orkestral özelliklere sahip olduğu anlaşılıyor. Dinleye dinleye donuklaştım, siz de dinleyin siz de donuklaşın.




Yine öldürdün beni Paul, allah seni kahretmesin.

10 Aralık 2009

Dünya haritası ve kuzey-merkezcilik


"Endüstri devriminden bu yana, dünyada en yaygın şekilde kullanılan harita, Mercator projeksiyonuna dayanıyordu. Bu harita türü okyanuslarda kullanmak için elverişli olmakla birlikte, toprak yüzeylerinin ölçüsünü belirgin şekilde bozar. Eğer Mercator yöntemini kullanıyorsa, elinizin altındaki atlasa baktığınızda, İskandinavya'nın Hindistan kadar geniş olduğunu görürsünüz; oysa Hindistan, onun üç katı büyüklüğündedir." (Toffler, 2008: 376) 

Bunun yanında bu projeksiyonda Grönland'ın alanı Afrika'nınkine eşit görünür, oysa Afrika, Grönland'dan 14 kat daha geniştir. Yine bu tip bir haritada Grönland'ın içine en az iki adet Çin yerleştirebiliriz, halbuki Çin, Grönland'ın 4.5 katı kadar daha geniştir. Benzer şekilde, eski Sovyetler Birliği'nin alanı içine rahatlıkla iki adet Afrika kıtası sığacakmış gibi görünür; gerçekte Afrika, eski Sovyetler Birliği'nin alanından daha geniş bir alan kaplar (eski Sovyetler Birliği yaklaşık 22.5 milyon kilometrekaredir, Afrika ise yaklaşık 30 milyon kilometrekare). Avrupa'nın gerçek karasal alanları toplamı 10 milyon kilometrekareye yakındır, Güney Amerika'nınki ise yaklaşık 18 milyon kilometrekaredir; neredeyse Avrupa'nın iki katı. Buna rağmen Mercator projeksiyonuyla çizilen bir haritada Avrupa, Güney Amerika'yla hemen hemen aynı, hatta Güney Amerika'dan daha büyük bir boyutta gösterilir. 

"Haritacılar arasında, bir Alman tarihçi olan Arno Peters'in toprak yüzeylerini birbirleriyle doğru orantıda göstermek amacıyla geliştirdiği yeni bir projeksiyon sistemi ateşli tartışmalara neden oluyor. Peters, Mercator haritasındaki bozuklukların endüstri ülkelerinin kibrini güçlendirdiğini, endüstrileşmemiş dünyayı doğru bir politik - ve kartografik - açıdan görmemizi zorlaştırdığını söylüyor. 'Gelişmekte olan ülkelere, yüzeyleri ve önemleri açısından hile yapıldı,' diyor Peters. Avrupalı veya Amerikalı gözüne tuhaf gelen haritası, küçülmüş bir Avrupa, düzleşmiş bir Alaska, Kanada ve Sovyetler Birliği, çok daha uzamış bir Güney Amerika, Afrika, Arabistan ve Hindistan gösteriyor." (Toffler, 2008: 376)


Arno Peters'in haritasıyla ilgili ayrıntılı bilgi, şu sitede: Peters Map.

Alıntılanan kaynak: Toffler, Alvin (2008, ilk baskı: 1980) Üçüncü Dalga (çev. Selim Yeniçeri). İstanbul: Koridor Yayıncılık.

27 Kasım 2009

Oooh, dıkdıgıdık daa'lin'


Birkaç saat önce insanlık için küçük, ama kendim için büyük (en azından mutluluk verici) bir keşif yaptım. Madem yaptım, neden tüm dünyayla, 6.692.030.277 insanla birden paylaşmayayım dedim. Paylaşıyorum.

Biliyorsunuz The Beach Boys'un 1967'de yayımlamış olduğu Wild Honey isimli bir albüm var. O albümün 6 numaralı şarkısı var, adı Darlin'. Brian Wilson ve Mike Love'ın beraberce yazdıkları bir şarkı. Benim o şarkıyla tanışıklığım 1996-97'ye kadar gider herhalde. İlk aldığım Beach Boys albümü Summer Dreams isimli bir toplamaydı ve Darlin' orada da yer alıyordu. O zamandan beri Darlin'i dinler dururum.

Bu gece My Generation isimli pek sevdiğim blogdan bir albüm indirdim. Brian Wilson'ın özellikle 60'lı yıllarda çeşitli grup ve müzisyenler için prodüktörlük yaptığını biliyordum; fakat o prodüksiyonları dinlemiş değildim. İşte Brian Wilson'ın prodüksiyonunu üstlendiği şarkılardan oluşan bir albüm yüklenmiş My Generation'a, adı Pet Projects: The Brian Wilson Productions (albümün adındaki Pet Sounds göndermesi de gözlerden kaçmıyor). Albümün hemen başında, ikinci şarkıda (Sharon Marie - Thinkin' 'Bout You Baby) bir sürprizle karşılaştım. Şarkı Darlin'in ilk haliydi! Bir baktım ki şarkı 1964'te kaydedilmiş. Bundan 3 yıl sonra da bazı değişikliklerle Beach Boys'un Darlin'i haline gelmiş. Birkaç saattir çok fena repeat'e almış durumdayım iki şarkıyı, arka arkaya dinleyip duruyorum. Haydi siz de dinleyin.




22 Ekim 2009

Zeus bir haltlar yemiş yine



"Lacan sık sık Platon'un Şölen diyaloğunda işlenen masalsı aşk konusuna göndermeler yapar. Bu diyaloğun bir yerinde Aristophanes çift cinsiyetli varlıklar üzerine şöyle konuşur: "İşte bu varlıklar yuvarlak sırtları ve böğürleriyle yusyuvarlak bir şeydiler. Bu yaratıkların iki yüzü, dört eli ve bir o kadar da bacağı vardı. Karşı konulamaz güçleriyle bu kibirli yaratıklar, neden sonra, göğe tırmanmaya, tanrılara karşı koymaya yeltenmişler. Zeus uzun uzun düşündükten sonra misilleme yapmaya karar vererek ikiye bölmüş onları. Her birinin gücü yarı yarıya azalsın diye."

İkiye bölme işlemi tamamlandığında, ümitsizliğe düşen her parça özlemini çektiği diğer parçanın üzerine atlıyor, kollarını birbirine sarıp yeniden bir bütün olmak arzusuyla diğer parçayı kucaklıyormuş. Bu ikiye bölünmüş varlıklar birbirlerinden ayrı hiçbir şey yapmak istemediklerinden, açlık ve eylemsizlikten ölüp gidiyorlarmış. Zeus, durumlarına acıyıp başka bir çare aramış, sonunda da bulmuş: cinsel organlarını önlerine getirmiş, çünkü arkalarında olunca çiftleşerek değil, ağustosböcekleri gibi toprağa yumurta dökerek çoğalıyorlarmış. Bu söylenden de görüldüğü üzere, insanın kendi benzerine duyduğu sevgi, çok eski zamanlardan kalmadır. Sevgi, bizim ilk doğamızı yeniden bütünlüyor, iki ayrı varlığı tek bir varlık durumuna sokuyor, özetle insanın yaradılışındaki her derde deva oluyor."


Madan Sarup (2004) Post-Yapısalcılık ve Postmodernizm, çev: Abdülbaki Güçlü. Ankara: Bilim ve Sanat, s. 39.

15 Ekim 2009

Blog Action Day 2009



Blog Action Day'de yılın konusu iklim değişikliği. Bunun üzerine bir mix-set hazırlayayım dedim. Setteki şarkılar yalnızca iklim değişikliği konusunda değil, bunun yanında diğer çevre sorunlarıyla ilgili pek çok şarkı da var. 115 dakikalık bu setin 45 dakikalık bir versiyonu ise şurada.

Çöpkuşağı - Blog Action Day 2009 by Tolga D.

Tracklist:

Intro
Looking for Changes - Paul McCartney [1993]
London Calling [Excerpt] - The Clash [1979]
Shapes of Things [Excerpt] - The Yardbirds [1966]
The Grass Is No Green [Excerpt] - Aphrodite's Child [1968]
Song for a Dying Planet [Edit] - Joe Walsh [1992]
Dragonfly - Ziggy Marley [2003]
To the Last Whale [Excerpt] - Crosby & Nash [1975]
The 3 Rs - Jack Johnson [2006]Give Me the Good Earth [Excerpt] - Manfredd Mann's Earth Band [1974]
Nature's Disappearing [Edit] - John Mayall [1970]
Big Yellow Taxi - Joni Mitchell [1970]
Sick of You - Lou Reed [1989]
Thin Green Line [Excerpt] - Oi Polloi [2000]
Point of No Return - Napalm Death [1987]
Kyoto Now! - Bad Religion [2002]
Countdown to Extinction - Megadeth [1992]
Global Warming - Evildead [1991]
Lonely Planet - The The [1993]
Fresh Garbage - Spirit [1968]
Ecology Song - Stephen Stills [1971]
Red Tide - Rush [1989]
The Landscape Is Changing - Depeche Mode [1983]
Piece of Green [Edit] - Minimal Compact [1987]
The Secret Life of Plants - Stevie Wonder [1979]
Earth Song - Michael Jackson [1995]
Never Turn Your Back to Mother Earth - Sparks [1974]
Fall on Me - R.E.M. [1986]
Earth Anthem - The Turtles [1968]
How Many Times - Julian Lennon [1998]
Tread Water - De La Soul [1989]
Only So Much Oil in the Ground - Tower of Power [1975]
We Almost Lost Detroit - Gil Scott-Heron [1977]
Don't Go Near the Water - The Beach Boys [1971]
Planet Home - Jamiroquai [1999]
Earth and Sun and Moon - Midnight Oil [1993]
Mercy Mercy Me (The Ecology) - Marvin Gaye [1971]
Mother Nature's Son - The Beatles [1968]

30 Eylül 2009

"Özgür müziğe dokunma!"

MÜ-YAP'ın şikayeti sonrasında 19 eylül cumartesi günü Last.fm ve MySpace'e Türkiye'den erişim engellenmişti. Bunun üzerine pek çok kişi konu hakkındaki tepkilerini dile getirmişti. Ben de sıcağı sıcağına kısa bir yazı yazmıştım bloga. Sonrasında FriendFeed'de pek çok kişi bir araya gelip konu hakkında ne yapabileceğimizi tartıştık ve MÜ-YAP'a yönelik bir "gerilla eylemi" düzenlemeye karar verdik. Konu FriendFeed'deki şu grupta şekillendirildi.



23 eylülden itibaren ise eylemi hayata geçirdik. Hazırladığımız görselleri CD kapaklarının içine koyarak MÜ-YAP'a postalamaya başladık. Yüzlerce "protesto CD'si" postalandığından eminim; çünkü pek çok blogda ve sosyal ağda eylem başarılı bir şekilde yayıldı, insanlar eylemden haberdar edildi.



Bugün Taraf gazetesinde, özel olarak bu eylemi neden yaptığımız, genel olarak ise müzik endüstrisinin "internet çağı"ndaki konumu ve yapmaya çalıştıkları hakkındaki yazım yayınlandı. Yer darlığından birkaç cümle gazetedeki yazıdan çıkarılmış, buraya yazının eksiksiz halini koyuyorum.

"İnternet çağı ve müzik endüstrisi (*)

Bir kültür, eğer doğmuş ve yaşıyorsa ona ne yasalarla, ne yasaklarla engel olabilirsiniz. Kültür canlıdır. İnsanoğlu kültürünü yaşatmayı arzular ve bundan kolay kolay vazgeçmez. Yeni teknolojiler de her zaman yeni kültürlerin ortaya çıkmasını tetiklemiştir.

Son 10 yıldır, internet teknolojileri sayesinde yeni bir kültür ortaya çıktı: Bilgiye, bilime ve sanata erişme, onu paylaşma ve yeniden üretme kültürü. Bu kültürün, 20. yüzyılın alışıldık ticaret biçimini temsil eden her endüstri kolunda bir mücadeleye yol açtığını görüyoruz. Bu alanlardan biri de müzik.

Müzik endüstrisinin bir kısmı bir kültüre karşı koymaya çalışıyor, bir kültürle savaşıyor ve onu öldürmek istiyor. Endüstrinin gelişimini kendi kısa vadeli çıkarlarına kurban eden bazı meslek organizasyonları her teknolojik yenilik sonrasında yaptıkları gibi, bu yeniliğin ardından da iktidar odağı olma güçlerini kullanarak telif haklarının kapsamını genişletmeye çalışıyorlar, başarılı da oluyorlar. Fakat bu sefer karşılarında ciddi bir muhalefet var: Koskoca bir “internet vatandaşları toplumu”, “netdaş”lar. Kültürlerini yaşatmaya kararlı, topluluk haklarını sonuna kadar savunacak insanlar. Yine de müzik endüstrisi paraya ve iktidara sahip olduğu için kulaklarını tıkıyor ve parlamentolar aracılığıyla yasaklarını uygulamaya koyuyor. Ancak internet öyle kolay denetlenebilir bir mekân da değil; yasakları delmek pek de zor olmuyor. Bunun karşısında endüstrinin yaptığı tek şey ise kuralları daha da sıkılaştırmaya çalışmak. Müzik endüstrisine göre sistem yüz yıldır nasıl işliyorsa, aynen o şekilde işlemeye devam etmeli. Peki bu arzu gerçekçi mi?

İnternetle birlikte plak şirketlerinin bir "dağıtım kanalı" olma özelliği büyük bir tehditle karşı karşıya kaldı. Eskiden plak şirketlerine bağımlı olan müzisyenlerin bu bağımlılığı gitgide azalıyor. Müzisyenler MySpace, Last.fm ve benzeri pek çok platform sayesinde kendi müziklerini dinleyicileriyle paylaşıyor ve hem konserleri için yeni hayranlar kazanıyor, hem de kendileri (ya da bağımsız plak şirketleri aracılığıyla) ürettikleri/dağıttıkları albümlerinin promosyonunu yapıyor. Yani internet müzik için yeni bir dağıtım kanalı olma özelliği taşıyor. Doğal olarak onlarca yıldır iş gördükleri klasik sistemi sürdürmeye çalışan müzik endüstrisi için bu bir kâbus!

Müzik endüstrisi bu yeni düzene uyum sağlamayı seçmek yerine, yeni bir teknolojiyi ve yeni bir kültürü reddetmeyi ve baskılamayı tercih ediyor. Müzik yapımcı ve dağıtımcılarının oluşturduğu meslek birlikleri, güçlü lobileriyle tüm dünyada hem hükümetler üzerinde baskı kurarak yeni yasalar hazırlatıyor, hem de her türlü eğme/bükme yöntemlerini işleterek yürürlükte olan yasaları kendi çıkarları lehine kullanıyor. MySpace ve Last.fm'in Türkiye sınırları içerisinde erişime kapatılmış olması da bunun en yeni ve vahim örneklerinden biri.

19 Eylül Cumartesi sabahı her zaman kullandığımız siteler olan MySpace ve Last.fm’e girmek istediğimizde bir uyarıyla karşılaştık. Her iki sitede de kırmızı renkli fontlarla “Bu siteye erişim mahkeme kararıyla engellenmiştir.” yazıyordu. İnternet vatandaşları olarak bu uyarıya alışkındık. Youtube başta olmak üzere pek çok sitede karşımıza çıkan bir yazıydı bu. MySpace ve Last.fm’e erişimin engellenme nedenini araştırdık, karşımıza “telif hakları ihlâli” gerekçesi çıktı. Bu sitelerin kapatılması için dava açan kurum ise Türkiyeli müzik yapımcılarını bir çatı altında toplayan MÜ-YAP’tı.

Üstelik hem MySpace, hem de Last.fm yasal içerik sunan internet siteleri. Mevcut telif yasaları çerçevesinde bile "telif hakları ihlâli" gibi bir durum bu iki site için geçerli değil. Dünyada en sıkı telif yasalarının uygulanmaya çalışıldığı ülkelerde bile bu sitelerle ilgili olarak açılıp da müzik endüstrisinin lehine sonuçlanmış, bu sitelerin “telif haklarını ihlal ettiği” yönünde karar alınmış tek bir dava yok. Fakat Türk yargısı internetin doğasını anlamaktan maalesef uzak olduğundan, uluslararası hukuk kurallarına da aykırı olan bu tip yasaklama kararları Türkiye’de çok kolay bir şekilde alınabiliyor.

Engelleme kararı MÜYAP tarafından “telif hakları ihlali” nedeniyle aldırılmışken, bu kararla birlikte, MÜ-YAP'a bağlı bulunmayan, müziklerini MySpace ve Last.fm üzerinden kendi iradeleriyle paylaşan bağımsız müzisyenlerin eserlerine erişim de engellenmiş oluyor. Yani yapımcılar kendilerine olan talebi artırmak yerine, başkalarının yarattığı arzı adil olmayan bir şekilde kontrol etmeye, onu baskı altında tutmaya çalışıyor. Peki MÜ-YAP'ın amacı ne? Neden yasal siteleri bile engellemeye çalışıyor? Neden bağımsız müzisyenlerin önünü kapamak istiyor?

Çünkü dünya değişiyor, ekonomiler değişiyor, para kazanma yöntemleri farklılaşıyor; fakat MÜ-YAP ve benzeri kuruluşlar kendilerine çok para kazandıran, kendilerini çok güçlü hale getiren bir sistemin yıkılıyor olduğu gerçeğini kabul etmek istemiyor. Bunu yaparken “telif hakları”, “sanatçı emeği” gibi kavramları önümüze seriyorlar.

Aslına bakılırsa “sanatçı emeği”ni umursadıkları yok, umursadıkları tek şey kendilerini güçlü hale getiren bu düzenin olabildiğince devam etmesini sağlamak ve müzik üzerindeki tekellerini, iktidarlarını kaybetmemek. Artık yaşam sürelerinin sonuna geldiklerinin, müzik endüstrisinin işleyiş tarzının değişmek zorunda olduğunun kendileri de farkında; fakat bu değişimi olabildiğince geciktirmenin, o arada da elde edebilecekleri kadar maddi kazanç elde etmenin peşindeler.

Biz internet vatandaşları, yani netdaşlar olarak bunun bilincindeyiz, bu nedenle MÜ-YAP’ın bu son yasaklama girişimini protesto etmek için bir eylem yaptık. Bu eylem internette şekillendirildi; netdaşların ve internet tabanlı sosyal ağların kesinlikle hafife alınmaması gerektiğini gösterdi. 23 Eylül Çarşamba günü MÜ-YAP’a anonim olarak yüzlerce “protesto CD’si” yollamaya başladık. Bu CD’ler için hazırladığımız görselde mesajımız netti: “Özgür müziğe dokunma!”.

Türkiye’nin dört bir yanındaki insanlar internet üzerinden bu protestoya dair bilgileri edindiler ve hala da bu CD’leri yollamaya devam ediyorlar. Bu haberi duymamış olabilirsiniz; çünkü bu eylem alternatif medyalarda çokça ses getirmiş olsa da kitle medyasına pek yansımadı.
Bu eylemi müzik endüstrisinin çıkarlarının, toplumun ve müzisyenlerin çıkarlarıyla uyuşmadığını, endüstrinin toplumun çıkarlarına aykırı hareket ettiğini göstermek ve bir kamuoyu bilinci oluşturabilmek için yaptık.

Lütfen müzik endüstrisinin temsilcilerine inanmayalım, bize yalan söylüyorlar!

(Eylem sürecinde ve sonrasında verdiği her türlü destek için akademisyen-yazar Özgür Uçkan'a teşekkür ediyoruz)."

(*) Taraf, 30 Eylül 2009

25 Eylül 2009

Bono'nun avukatı olacağım günleri de mi görecektim?

Bono'dan tiksinirdim; ama bazıları gibi Türkiye'ye gelmeyi siyasi sebeplerle, insan hakları ihlalleri nedeniyle reddettiği için değil, Bono'yla ilgili çok daha derin nedenlerim vardı. Şimdi siyaseten hiç uyuşmadığım insanlar, Bono sırf daha önce Türkiye hakkında doğruları söyledi diye ondan nefret ediyor ve "Bono gelmesin!"cilik oynuyor. Sırf bu yüzden yine şeytanın avukatlığına soyunmak zorunda kalacağım gibi görünüyor.

Politikayla bir derdi olan müzisyenleri severim. Aktivist müzisyenleri severim. Fakat Bono'yu her konuda samimiyetsiz bulduğum için, politika konusunda da çoğu zaman samimi bulamamışımdır.

Müzik-politika ilişkisinin "aleni" hallerine birkaç örnek: Misal, Manic Street Preachers. Seviyorum bu adamları. If You Tolerate This Your Children Will Be Next'te "tavşanları vurabiliyorsam faşistleri neden vuramayım" lafını duyunca çok pis gaza geliyorum, elime silahımı alıp sokağa dökülmek istiyorum. Çünkü samimiyetsiz bulmuyorum bu adamları. Bu adamlar hiçbir zaman "politically correct" davranmıyorlar. Bir yandan bir şeyleri eleştirip, diğer yandan eleştirdikleri şeylere sebep olan insanların bir şekilde götünü yalamaya çalışmıyorlar. Bono ise gereğinden fazla "politically correct" davranan birisi. Böyle olunca da yaptığı şeyin bir anlamı kalmıyor gözümde.

Başka bir misal: George Harrison. George Harrison politikayla ya da insan haklarıyla, kısacası "insanlık"la ilgili davranışlarını asla reklam etmedi. Pek çok şeye destek verdi ve pek çok noktada geri planda kalmayı bildi. Çünkü kendi egosunu yaptığı işlerin güzelliğinin önüne geçirmedi. Bono ne yapıyor? Yalnızca egosunu tatmin etmeye çalışıyormuş görüntüsü veriyor bana, hem de deliler gibi.

Bir de Bono'nun sürekli örnek aldığı, kopyalamaya çalıştığı adama, John Lennon'a bakalım. John Lennon sağlam bir ego aslında; ama yine de kendisini şiddetli bir şekilde alaşağı etmesini biliyor. Aslında bir bok olmadığını biliyor. Aslında dünya üzerindeki hiç kimsenin aman aman "matah" bir şey olmadığını biliyor. İnanılmaz bir mizah duygusu, ironi duygusu var; bir yandan bir şeyler yaparken diğer yandan kendisiyle dalga geçmesini de çok iyi biliyor. Bunun yanında politik bir şarkı yazarken hiçbir şeyden çekinmiyor, çatır çatır yazıyor. Attica State'in sözlerine bakın, Sunday Bloody Sunday'e bakın (aynı isimde bir U2 şarkısı da var, onunla karıştırmayalım), The Luck of the Irish'i dinleyin; ne demek istediğimi muhtemelen çok daha iyi anlayacaksınız.

Bono'nun ise hal, tavır, gidişat ve duruşu baştan aşağı "kopya" olduğu gibi, yine baştan aşağı "kolpa" geliyor bana. Üstelik kopya ettiği yerlerden kopyalayamadığı, kopyalamayı beceremediği önemli meseleler var. Kendiyle dalga geçebilme yetisine sahip değil Bono. Bu, politik konularla ilgili bir şeyler söylerken, mesajlar verirken Bono'yu benim için çok itici hale getiriyor. Bono her şeyi ve özellikle kendisini çok ciddiye aldığı için, bir süre sonra artık önü alınamaz bir baygınlık duygusu yaşatıyor bana. "Her şeyi ciddiye almak" derken tasam "Afrika'da insanlar ölüyor, bu ciddi değil.", "Amerika kafasına göre her yeri bombalıyor, sivilleri öldürüyor, aman canım banane." demek asla değil. Tam tersine bu tip politik duruşu olanlara ayrıca saygı duyup, takdirle karşılıyor, seviyorum onları. Ancak bunu yaparken takınılan tavır ve tutum da çok önemli. Bono mizah hissine sahip olmadığı ve egosunu her şeyin önüne geçirdiği için her daim bana itici, samimiyetsiz ve uyuz geliyor.

Bütün bunlardan sonra güncel meseleye gelelim. U2 2010 yılında Türkiye'ye geliyormuş, üstelik bağlantılar kurulurken AKP hükümetinden bazı kişiler de önemli rol oynamış. Biliyorsunuz U2 onlarca yıldır Türkiye'ye gelmeyi insan hakları ihlalleri, düşünce özgürlüğü kısıtlamaları ve Kürt sorunu gerekçeleriyle reddediyordu. Bana kalırsa iyi de yapıyordu, doğru da yapıyordu ("insan haklarını ihlal eden başka ülkelerde neden konser veriyorlardı" sorusu şu anda bana çok önemli gelmiyor).

2010 yılında U2'nun Türkiye'ye gelecek olmasının kesinleşmesi üzerine "U2 gelmesin!"/"Bono gelmesin!"ciler türedi birden. Bunu diyenlerin bir kısmı benim yukarıda saydığıma benzer nedenlerle Bono'yu sevmiyor ve o yüzden tepkililer, bunu biliyorum; ama çok daha önemli bir kısmı Bono zamanında Türkiye hakkında doğru sözler söylediği için ona kızıyorlar ve onun gelmesini istemiyorlar. Bono konusunda bile bir milliyetçilik dalgası oluşmuş durumda ve ben bundan tiksiniyorum. O yüzden şu konser verilene, verildikten sonraya kadar Bono hakkında bir daha kötü bir şey söylemeyeceğim/yazmayacağım (gerçi şimdiye kadar blogda bunu ifade etmemiştim; şimdi etmiş oldum işte, diğer platformlardaki ve gerçek hayattaki tutumumdan da bir süreliğine vazgeçiyorum). "Büyük şeytanlar"ın yanında, Bono gibi bana onlardan daha "küçük" gelen bir şeytanın avukatlığını yapayım biraz. Hatta fırsatım olursa konsere bile gidebilirim, o derece.

19 Eylül 2009

MÜ-YAP haydutluk yapmaya devam ediyor


Bu sabah MySpace ve Last.fm'in mahkeme kararıyla erişime engellendiği haberini aldık. Davanın MÜ-YAP tarafından açıldığı söyleniyor, gerekçe ise tanıdık: "Telif hakları ihlâli". Evet, bu ülkede kötü kanunlar var; hatta konu "telif hakları" olunca yalnızca bu ülkede değil tüm dünyada kötü kanunlar uygulanıyor. Hukuk her zaman için adaleti sağlayamıyor, endüstri devrimiyle birlikte icat edilen "telif hakları" konseptinin son yüz elli yıllık kullanımı da "hukuki" fakat "adil" değil. Bu konunun ayrıntılarına bir blog postu içerisinde değinmek pek mümkün olmadığından işin bugünkü iki yasaklamayla ilgili boyutundan söz etmek istiyorum biraz.

MySpace de Last.fm de yasal içerik sunan internet siteleri. Bugünkü telif kanunları çerçevesinde bile "telif hakları ihlâli" gibi bir konu bu iki site için geçerli değil. Fakat "yüce Türk yargısı" internetle ilgili neredeyse her konuda olduğu gibi bu konuda da çok cahil olduğundan bu tip yasaklama kararları çok kolay bir şekilde alınabiliyor. Peki MÜ-YAP'ın amacı ne? Neden yasal siteleri bile engellemeye çalışıyor.



İnternetle birlikte plak şirketlerinin bir "dağıtım kanalı" olma özelliği büyük bir tehditle karşı karşıya kaldı. Eskiden plak şirketlerine bağımlı olan müzisyenlerin bu bağımlılığı gitgide azalıyor. Müzisyenler MySpace, Last.fm ve benzeri pek çok platform sayesinde kendi müziklerini dinleyicileriyle paylaşıyor ve hem konserleri için yeni hayranlar kazanıyor, hem de kendileri (ya da bağımsız plak şirketleri aracılığıyla) ürettikleri/dağıttıkları albümlerinin promosyonunu yapıyor. Yani internet müzik için yeni bir dağıtım kanalı olma özelliği taşıyor. Doğal olarak onlarca yıldır iş gördükleri klasik sistemi sürdürmeye çalışan yapımcılar için bu bir kâbus!

Tüm dünyada müzik yapımcılarının oluşturduğu devasa meslek birlikleri, hem iktidarlara baskı yapmak yoluyla yeni yasalar hazırlatıyor, hem de her türlü eğme/bükme yöntemlerini de işleterek yürürlükte olan yasaları kendi çıkarları lehine kullanıyor. MySpace ve Last.fm'in MÜ-YAP'ın şikayetiyle Türkiye sınırları içerisinde erişime kapatılmış olması da bunun en yeni örneklerinden biri.

Plak şirketleri tekel olma özelliklerini, güçlerini, iktidarlarını kaybetmek istemiyorlar. Aslında artık miyadlarının dolduğunun, müzik endüstrisinin işleyiş tarzının değişmek zorunda olduğunun kendileri de farkındalar; fakat bu değişimi olabildiğince geciktirmenin, o arada da elde edebilecekleri kadar maddi kazanç elde etmenin peşindeler.

Fakat hiçbir şey bu tip çabaların, endüstrinin son çırpınışları olduğu gerçeğini değiştirmeyecek.

3 Eylül 2009

Bu Şarkı Kimin?

Bu akşam bir belgesel izledim, epey zevkliydi.

"Whose Is This Song?" isimli Bulgaristan yapımı belgesel, bizim "Kâtibim" ya da "Üsküdar'a Giderken" adıyla bildiğimiz ezginin farklı topraklardaki izini sürmeye çalışıyor. Türkiye'den Yunanistan'a, Arnavutluk'tan Bosna Hersek'e, Makedonya'dan Sırbistan ve Bulgaristan'a kadar pek çok farklı coğrafyada bu ezginin nasıl bir kimlik inşa aracı haline gelmiş olduğunu gösteriyor. Her ülke ezgiyi kendi kimliğine uyarlamış ve farklı amaçlarla kullanır olmuş. "Kâtibim", kimi toplumlar için yalnızca güzel bir aşk şarkısı, kimileri için dini bir şarkı, kimileri içinse milliyetçi duygular uyandıran ve milliyetçiliklerinin bir parçası hâline gelmiş olan bir şarkı olabiliyor.

Belgesel kültür, kimlik ve milliyetçilik meseleleriyle ilgili harika ipuçları içeriyor. Zaman zaman şu meşhur "Sarı Gelin" tartışmasını da akıllara getiriyor. Özellikle filmin ikinci yarısının sonlarına doğru "gerçek sahibi" olduğunu düşündüğümüz bir şarkının başka toplumlar/milletler/etnik gruplar tarafından sahiplenildiği söylemini duymanın bile bizi bir canavar haline getirebileceğini, milliyetçilik/ırkçılık denen illetin nasıl bir zehir olduğunu da gösteriyor. 

İzlemeye değer: http://www.youtube.com/watch?v=hoNfQjEFr2c 

Belgesel hakkında oldukça ayrıntılı İngilizce bir yazı için ise burayı tıklayın.

11 Ağustos 2009

Carleen Hutchins


Hutchins Consort Introduction from Hutchins Consort on Vimeo.

1950'li yılların sonunda, Amerikalı besteci Henry Brant'in isteği üzerine Carleen Hutchins, yeni bir keman ailesi üzerinde çalışmaya başladı ve 1960'larda bu yeni keman ailesinin tasarımı ve yapımı tamamlandı. Bu yeni keman ailesi, geleneksel viyoline göre bir oktav daha tiz tını verebilen minik soprano viyolinden, yaklaşık 2 metre 15 santimetrelik kontrbasa kadar uzanan bir genişliğe sahipti. Bu yeni keman ailesine "yaylı çalgılar sekizlisi" (violin octet) adı verildi. Kullanılan perde ve akort sistemiyle hem yaylı çalgılar dörtlüsünün tınısal boşlukları doldurulmuş hem de daha geniş bir ses aralığı elde edilmiş oluyordu. Performans esnasında ise yoğun dokulu bir tınıya ulaşılıyordu.

Birkaç gün önce, 7 Ağustos 2009'da hayatını kaybeden Carleen Hutchins toplam altı adet "yaylı çalgılar sekizlisi" üretti; öğrencileri de enstrüman yapımına devam ediyor. Şu anda yaylı çalgılar sekizlisini kullanan iki adet orkestra var. Biri San Diego, Californialı The Hutchins Consort (Carleen Hutchins'in ürettiği enstrümanları kullanıyorlar), diğeri ise Ithaca, New Yorklu The Albert Consort. Buraya eklediğim iki video The Hutchins Consort'un tanıtım videoları. Ortaya çıkan tını gerçekten etkileyici.


Hutchins Consort sampler with 3 tenors from Hutchins Consort on Vimeo.

16 Temmuz 2009

Carlos Santana dayak istiyor

Evet istiyor, ama atmam. Adam babamdan yaşlı en nihayetinde, insanın eli gitmez, yazıktır. Yine de onu sivri sözlerimle yaralayabilirim. Carlos Santana bu blogu takip ediyor, biliyorum; çünkü "kalpten" yazıyorum. "Kalpten gelen" şeyleri seviyor Santana, kendisine kan pompalayacağım.

Geçenlerde memlekete konser vermeye geldi, biliyorsunuz. Ben gitmedim, gitmem. Zamanında Abraxas albümüyle Best Of'larını falan döndürmüşlüğümüz vardır da, geçti artık. Bitti o Lale Devri. Gereksiz bir adam olduğuna da inanıyorum ayrıca. Neyse, kendisi gereksizliğini yalnızca müziğiyle değil konuştuklarıyla da kanıtlamayı başardı. Konserden önce basın toplantısı şeyapmış. Demiş ki;

"Ben müziğin kalpten gelmesi gerektiğine inanıyorum. Bugün bilgisayar teknolojisiyle yapılanın müzik olduğuna inanmıyorum. Bence bu hoş bir tür kirlilik gibi... Teknolojiye karşı değilim çünkü eski kafalı bir adam değilim. Ama bir tesisatçının müzik yapmasını istemiyorum, çünkü ben de gidip kimseyi ameliyat edemem. Ben gerçek bir müzisyenim. Bir rengim yok. Müziği su olarak düşünüyorum, içinde tüm renkler var ancak hâlâ berraklığını koruyor."

Bi git abi ya, bi git, bi uzaklaş. "Hoş bir tür kirlilik" kısmını anlayamadım gerçi, çeviri maymunluğu da olabilir; ama zaten oraya takılmadım. Neymiş, "kalpten gelecek"miş müzik, o "gerçek müzisyen"miş, "tesisatçı müzik yapmasın"mış. La bi git. Bu adamlar çok acayip ha. "Tesisatçının kalbinden müzik gelmez", ben bunu not ettim zaten. Müzik eğitimine inanmayan bir insanım, Santana'nın da inandığını düşünmek istemiyorum; sonuçta müziği "sokakta" öğrenmiş bir herif. Tamam babası profesyonel kemancıymış falan, Carlos abi veletken keman çalmayı öğrenmiş vesaire de, formel bir eğitimi yok. Zaten olmasın, formel eğitim baştan aşağı yalan. Hele müzikte hepten yalan. Mesele o değil. Mesele şu ki bu adam profesyonel müzisyenlikten önce bulaşıkçılık yapmış bir adam. "Bulaşıkçı müzik yapmasın" dersem kalbi kırılmaz mı şimdi? Bu adamlar böyle albüm malbüm yapıp meşhur olduktan, kendilerini "efsane" statüsünde olduklarına inandırdıktan sonra bir elitleşiyor, müziği fetişleştiriyor, ona gıcığım.

Git Carlos, bir daha da gelme.

29 Haziran 2009

Kazınım

Birden şunu hatırladım: Lise sona yeni başladığımda, sanırım Kasım ayı civarında bir gün berbere gidip saçlarımı kazıtmıştım. O zamanlar neden böyle bir şey yaptım, hakikaten hatırlamıyorum. Yalnızca berbere gitmiş, berber koltuğuna oturmuş ve "kazıyalım abi" demiştim. O anda berber dükkânındaki herkesin bakışlarını üzerimde hissettiğimi hatırlıyorum. Sonrasında günlerce aynaya bakarken sinir olmuş, "neden kazıttım ki saçları" demiştim. Hatta boktan klasik gitarımı çalmaya çalışırken kafamın gitarın arkasına yansıyan silüetini gördüğümde ağlayayazdığımı anımsarım. Bu kazıtma mevzuundan sonra 2.5 yıldan uzun bir süre boyunca da saçımı hiç kestirmedim; ancak o şekilde telafi edebilmişim herhalde. Yalnız o zamanlar neden kafamı kazıtmak gibi bir şey yaptım, hakikaten hatırlamıyorum. Neyse, en azından 23 yaşımdan itibaren yaklaşık 5 yıldır devam ettirdiğim saç kazıtma alışkanlığına bir hazırlık olmuş.

Kazınım dedim de, midem kazınıyor yahu. Bir şeyler verin de yiyeyim abilerim ablalarım.

25 Haziran 2009

I hope i get old before i die

Bugün dEUS'um geldi benim, özellikle de In a Bar, Under the Sea'm geldi. Zaman zaman geliyor öyle. Bu adamların bu albümlerinin kasedini zamanında bir müzik marketten çalmıştım ben, evet, bildiğin çalmak. Hırsızlık olarak düşün. O zaman genciz tabii, yaş 17 falan olsun maksimum. Albüm 97'de çıktığına göre sene 98 falandır. Paran az olunca hatta olmayınca ne yapıyorsun? Mecburen çalıyorsun zaman zaman. Valla bu "hırsızlık", mülkiyet meselelerine pek girmeyeyim, tepki toplar düşüncelerim. Bu arada bu yazı suç duyurusu mahiyeti taşır mı? Ayrıca yazdıklarımın gerçek olduğunu nereden biliyorsunuz ki, hiç işte... Laf.

In a Bar, Under the Sea'nin dEUS'un en güzel albümü olduğu sanrısı içerisindeyim. Bu sanrıyı iliklerimde hissediyor, köküne kadar yaşıyorum; evet. Ne demekse artık. Yalnız 2005'teki Pocket Revolution'dan sonra takip etmeyi bırakmışım abileri, 2008'de Vanishing Point diye bir albüm daha yapmışlar bu Belçikalı çocuklar, dinlemedim. Is it any good? İyiyse söyleyin dinleyeyim, yoksa hiç uğraştırmayın beni. Tom Barman, Bacardi Coke uzat bakayım bana oradan.

Sizi In a Bar, Under the Sea albümünden birkaç şarkıyla başbaşa bırakmayı planladım. Buyrun, başbaşa kalın; çekildim ben aranızdan.



dEUS - Theme from Turnpike

dEUS - Serpentine

dEUS - Nine Threads

Genelde "slow çalışma"ları seçmişim; ama "hareketli çalışma"lar da var albümde, korkmayın. Bir de bu blogu kopirayt ihlalinden kapatmayın lan :(

Ek: dEUS'la ilgili iğrenç kelime oyunumu da yapmadım bu sefer, gelişme gösteriyorum sanırım.

30 Mayıs 2009

Zouk

Son haftalarda bir araştırma zımbırtısı nedeniyle Karayip müziklerine daldım. Ne yalan söyleyeyim daha önce çok fazla Karayip müziği dinlemiş değildim. Hani Güney Amerika (Brezilya, Arjantin, Peru) müziklerini falan dinliyordum da, işin Karayipler kısmına (Jamaika haricinde) pek girmemiştim.

Şimdi bu Karayip adalarının kolonyal geçmişi sebebiyle orada konuşulan üç ayrı dil var: İngilizce, İspanyolca ve Fransızca. Portekizce konuşan ada yok sanırım, bir tek Brezilya konuşuyor Portekizceyi (yamuğum varsa düzelt). Neyse, İspanyolca müziklere çok fazla ısınamıyordum, Portekizcenin tınısını seviyordum da, İspanyolca olmuyordu bir türlü. Sevdiğim yok desem yalan, Peru müziğini severim; ama işte o standart "latin" müziği deli gibi çekmedi beni hiçbir zaman. Yalnız Fransız Antilleri'nde yapılan müziklere hasta oldum. Hem tınılar daha bir çekici, hem de Fransızca çok yakışıyor abi o müziğe. Tabii bildiğin Fransızca değil o, daha değişik bir şey, Creole Fransızcası. Ne İngilizce, ne İspanyolca, olay Fransızcadaymış. Tabii müzikal olarak da farklılıklar yok değil, daha bir "yaz havası" var (nasıl bilimsel tanımlıyorum belli değil). Afrika etkisi de daha fazla tabii.

Neyse işte, öyle yani. Karayiplerin Fransızca konuşulan bölgelerinde Creole'lerin yaptığı müzikler çok nefismiş. Al sana birkaç örnek mepeüç koyayım da dinle.

Dur mepeüçten önce biraz daha baygınlık geçirteyim. Zouk'tan bahsedecem.

Zouk bir müzik türü; Martinique olsun Guadeloupe olsun oralarda icra ediliyor. (Abi bir de çok komik, bu Martinik, Guadoloupe falan Fransız toprağı ya, adamlar o yüzden Avrupa Birliği'ne dahil. Allahın Antiller'inde AB toprağı var, ayıp. Elinizde avro varsa alın bakın, arka yüzünde Avrupa haritası var ya hani. Heh. Grek alfabesiyle EURO yazısının hemen sağında bu adaların haritaları var; ama Şengen'e dahil etmemişler adamları. Neyse, böyle parantez olmaz olsun).


Zouk diyorduk. Şimdi zouk deyince Creole'lerden bahsetmek lazım tabii; ama üşeniyorum çok uzun ve karışık bir olay. Özetleyeyim. Senin ülkenin Afrika'da olsun, Amerika'da olsun kolonileri var diyelim zamanında. Sen aslında Avrupalısın, anan baban da Avrupalı; ama bu kolonilerde doğmuşsun. İşte o zaman sana Creole diyorlar. Sonra mesela sen Fransa'nın Afrika'daki kolonilerinde doğmuşsun, bir Afrikalı kız sevmişsin, ona varmışsın falan. Melezleşiyorsun; ama Creole özelliğin de devam ediyor. Zaten "saf" Creole yok. Creole dediğin hep melez.


İşte Fransız Antillerinde bu "melezlik" meselesi pek çok tartışmaya yol açıyor. 1970'lerin sonu, 80'lerin başı gibi ortaya çıkan bu zouk denen müzik de melezleşme meselesine yeni bir politik anlam yüklemiş. Antilli-Creole kimliğini savunmuş ve desteklemiş. Bunu da sözlerinde sadece Creole Fransızcası kullanarak ve enstrümantal bileşiminde etnik hibritlikten yararlanarak (Karayipler, Afrika ve Avrupa etkileri; hepsi birden) yapmış. O zamana kadar Antil-Creole
müziğinin "otantik"liğini tanımlamakta kullanılan kriterleri de değiştirmeye girişmiş, başarmış da üstelik.
Zouk'tan önce melezlik "saf olmayan"la, dejenere ve bayağı olanla ilişkilendirilirken, zouk melezleşmeyi olumlu ve zenginleştirici bir süreç olarak desteklemiş ve ona meşruiyet kazandırmaya çalışmış. Tabii herkes bundan memnun olmamış. Hem Creole'lük üzerindeki vurgusu, hem de ırk, temsil ve kimlik siyasetleri gibi konuları ön plana taşıması pek çok tartışmaya neden olmuş. Pek çok kişi zouk'u ve onun temsil ettiği değerleri "dejenere" bulmuş. Mesela Guadeloupe milliyetçileri (komik ama var böyle bir şey) için zouk "yeterince Guadeloupelu" değilmiş ("yetersiz milliyetçi" sözü Fatih Terim'e özgü değil demek). Fakat bu tutucu angutlar ne derse desin bu müziğin "Guadeloupelu" (içinden) olduğu tüm dünya tarafından kabul edilmiş. Sonuçta Guadeloupelu insanlar da ırkların karışımının sonucu, bu müzik de öyle. "Aslında hepimiz öyle değil miyiz?" diye mesajımı da vereyim.

Sıkıldın biliyorum, şu şarkıları dinle açılırsın:



Taxikréol - Mandolin'
Mandolin' by Taxikreol on Grooveshark

Ralph Thamar - Mi Se La
Mi Se La - Ralph Thamar by Putumayo on Grooveshark

Kassav' - Rété [Live]
Rete by Kassav' on Grooveshark

Kali - L'Histoire du Zouk
L'Histoire du Zouk by Kali on Grooveshark

(Genelde sevmediğim 2/4lük ritmi bu müzikte sevdim ya, helal valla bu abilere)

Anahtar

Benim yaşadığım bir ev var (şok edici bir bilgi oldu bu sanırım). Evim giriş katında (sarsıcı bilgiler devam ediyor). Evimin bir balkonu var; balkonun da biri odaya açılan normal balkon kapısı, diğeri parmaklıklı demir kapı olmak üzere iki kapısı var (çok şaşırıyorsunuz, farkındayım).

Bugün bakkala gittim (hadi ya?). Dur şöyle anlatayım.

Bugün bakkala gitmek için evden çıkacağım, kıçımda bir şort var, ceplerini kontrol ettim dışarıdan. İçinde para olduğuna, bunun yanında evin de anahtarı olduğuna kanaat getirdim ve çıktım. Bakkalımla sohbetimi ettim, alışverişi yaptım evime döndüm. Cebimden anahtarı bir çıkardım, baktım ki balkonun anahtarı. Evin anahtarı evde kalmış. Balkona tırmandım, şükürler olsun ki yaz ayı olduğu için içteki kapı kapalı değil (içteki kapı dıştan açılmıyor); ama dıştaki demir kapı kilitli. Cebimde o demir kapının anahtarı var, oh. Açtım balkondan daldım eve. Tip tip baktı yoldan geçenler (evim cadde üzerinde). İnsan böyle durumlarda kendi kendine yüksek sesle konuşuyor, daha bir salak görünüyor.

Balkona tırmanıp, demir kapıyı açmaya çalışan bir angut neredeyse bağırarak şöyle diyor kendi kendine: "Oha be, anahtarı unutmuşum eheh, olacak iş değil ya, neyse ki bu balkonun anahtarı yanımdaymış ahuahua."

O balkonun kapısının anahtarı cebime nereden nasıl girdi, onu anlamadım ben.

Biliyorum hiç ilginç bir anı değil bu, kime ne yazıyorum işte. Belki kendime hatırlatmak istiyorum, belki bana komik geldi, hatırlayıp o anı yeniden yaşamak istiyorum. Allah allah ya. Sıkıcıysam kime ne lan? Etiket falan da yok size, hadi.

27 Mayıs 2009

La Chanson de Mardi Gras

Her kültürel grubun belirli müzikal seslere belirli tepkiler verdiğini biliyoruz. Mesela Türkiye kültüründe "yanık" diye bir olgu var. Bir şarkı "yanık" bir şekilde söyleniyorsa bu toprakların insanları o şarkıyı ve sesin niteliğini çok beğeniyorlar, duygulanıyorlar, hatta ağlıyorlar. Bu "yanık" meselesi üzerine Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Müzik Bilimleri bölümünden Doç. Dr. Ayhan Erol'un güzel bir çalışması var: http://www.musicstudies.org/first%20issue/FULL/Associative_Structure_EROL(86-96).pdf

Bu çalışmada Devrim Kaya'nın seslendirdiği Yeşil Kurbağalar isimli türkü üzerinden nefis bir kültürel analiz yapılmış. Videoda da insanların türküye dair duygusal tepkilerini net bir şekilde görebiliyoruz:



Burada türküyü dinleyen insanların yarattığı anlamlar yalnızca estetik anlamlar olmanın ötesine geçiyor ve farklı duygu ve düşünceler uyandırarak farklı hisler oluşmasına neden oluyor. Bu türküyü yurtdışında verdiği bir konferansta da dinleten Ayhan Erol, Anadolu topraklarıyla kültürel bir bağlantısı olmayan katılımcıların türküyü estetik olarak çok beğendiklerini, adeta hayran kaldıklarını; fakat ağlamak ve benzeri duygusal tepkiler vermediklerini belirtiyor.

Açık söyleyeyim, ben de bu türküyü beğeniyor olmama rağmen dinlerken öyle "hisleniyor" falan değilim. Peki bütün bunları neden yazdım?

Biraz önce bir Cajun müziği örneği dinledim. Cajunların (Louisiana, ABD'de yaşayan Fransızca konuşan etnik topluluk) geleneksel bayramlarından olan Mardi Gras esnasında icra edilen bir şarkı bu. Açtım videoyu, dinlemeye başladım, kemancı çocuk önce ağır bir tempoyla çalmaya başladı. Arkasından da akordeon, gitar ve vokal girdi. İşte o akordeonun girdiği noktada içimi bir ürperme aldı ve gözlerim doldu. İnanılmaz etkilendim. "Acaba Cajun kökenlere mi sahibim?" diye bir an düşünmedim değil. Buyrun siz de izleyin (adamın sesi de pek "yanık" -bizim anlayışımıza göre-):


8 Mayıs 2009

- Bye! - (Click)

Bu gâvur filmlerinde, dizilerinde görüyoruz. Bizim ananelerimize, örf ve geleneklerimize asla uymayan bir sürü şey var, kabul. Fakat öyle bir şey var ki ben bunu kabullenemiyorum. Kendimi o an "bye!" diyen insanın yerine koyuyorum, kabullenemiyorum yahu.

Diyelim iki insan telefonda konuşuyorlar. Filmlerdekini diyorum. İkisi erkek olur, biri kadın biri erkek olur, ikisi de kadın olur... Cinsel tercihleri falan önemli değil. Konuşma ne kadar "olumlu" olursa olsun, ne kadar gönülden, ne kadar sevgi dolu olursa olsun bu konuşmaların %87.38'i şu şekilde bitiyor:

- Högöy högöy högöy.
- Heger heger heger.
- Bye!
- (Click)

"Bye!" demiş olan ve suratına telefon kapatılan insan ise gülümsemeye devam ediyor. (Click) yapan genelde "cool" oluyor gerçi. Bazen (click) yapan da gülümsüyor falan; ama daha ziyade cool oluyor işte. İkisi de mutlu mesut hayatlarına devam ediyorlar. Bu nasıl ilişki, nasıl arkadaşlık, nasıl dostluk, nasıl sevgililik, nasıl annelik, nasıl babalık? Lanet olsun tamam mı!

She's Guilty!

Al işte, Alman fotoğrafçı Ilse Bing bu. 1931 yılında böyle bir fotoğraf çekmiş. Gezegendeki kızların (gezegendeki son gemiye binip çek git) 2000'lerde geleceği durumun müsebbiplerinden biri olduğunun farkında değil. Hey gidi...

Yok lan, güzel foto.

3 Mayıs 2009

Futbol, alkış ve yalnızlık

Bir ev arkadaşım var benim. Kendisi benden epeey büyük, kocaman adam olmuş maşallah, tütütü, nazar değmesin. 40 yaşında falan herhalde. Neyse, fanatik bir Fenerbahçeli. Bu gece de Beşiktaş - Fenerbahçe maçı vardı malum. Hasan abi kendi odasında kurmuş düzenini, Digiturk falan, izliyor maçı. Ben kendi odamda takılırken içeriden alkış sesleri duyuyorum. Bağırma yok bugün (normalde bağırırdı). Sanırım Fenerbahçe'nin şampiyonluk iddiası kalmadığından bağırmıyor; ama ne zaman içeriden bir alkış sesi duysam anlıyorum ki Fenerbahçe gol atmış. Öyle bir iki alkış değil ha, 30 saniye falan sürüyor bu alkışlar. Maç sırasında iki kez alkış alarmı aldım, tamam dedim Fenerbahçe iki gol atmış. Biraz önce de son alkışları aldım, saate baktım, dedim herhalde maç bitti, onu alkışlıyor. Hakikaten onu alkışlıyormuş.

Sorarım size, bir odada yalnız başına maç izlerken golü ve maçın güzel bir skorla bitmesini bilinçli olarak uzun uzun alkışlamak nasıl bir davranıştır yahu? Bilemedim ben. Bağırsan daha mantıklı lan, valla bak, heyecan olur bağırırsın bilmemne. Hadi bağırırken alkışlamayı da anlarım, eller boş durmasın; ama sadece alkışlamak? Bana göre değil. Sorry, bye.

22 Nisan 2009

Tire'deki Fantastik Atatürk Büstü

Tire'de "hükümet konağı"nın bahçesinden bir görüntü. Büstün şekli hakkında yorum yapmak istemiyorum.

5 Nisan 2009

Türkçe Harfler Marşı

Ben bunu görmemiştim, artık gördüm ya, rabbimden yok başka bir dileğim: Harfler Marşı.

"...yeni alfabenin ordu mensuplarına, öğrencilere ve halka daha kolay öğretilmesi için Eylül 1928’de Harfler Marşı güftelenmiş, bu güfte Atatürk’ün isteği ile, zamanın Cumhurbaşkanlığı Orkestrası Şefi Zeki Üngör’ce bestelenmiştir." [1]

İnsan yeni Türkçe harfleri bununla da öğrenemezse hiçbir şeyle öğrenemez artık. Örümcek kafalının tekidir yani.

Madem öyle, sözlerini de iliştireyim şuraya:

a, o, u, ö, e, ö, ü, i
b, c, ç, d, f
g, h, j, k, l
m, n, p, r, s
ş, t, v, y, za, o, u, ö, e, ö, ü, i
b, c, ç, d, f
g, h, j, k, l
m, n, p, r, s
ş, t, v, y, z

Nedense ö iki kere geçiyor (demek en önemli harf bu), ı ve ğ ise yok (demek bunlar da kıytırık, gereksiz, gerçi kimileri ilk "ö"nün "ı" olduğunu iddia ediyor ama, pek öyle tınlamıyor). Yalnız kadın söylerken özellikle "g, h, j, k, l / m, n, p, r, s / ş, t, v, y, z" kısmında hüzünlenmemek mümkün değil!


Kayıtlı iki versiyonunu buldum, buyrunuz:

1.  https://www.facebook.com/video/video.php?v=180737484381
2.

***
[1] http://efd.mersin.edu.tr/dergi/meuefd_2006_002_002/pdf/meuefd_2006_002_002_0111-0122_Tunca.pdf

25 Ocak 2009

Balık olmuş yüzüyorsun

Şer-refsizim Stevie Wonder. Gözlüğü takmış, biraz pudralanmış falan, dişleri de yaptırmış. Ver önüne klavyesini, piyanosunu, tuttur bi mikrofon. Acesko tusey diye giresi gelir.

Stevie Wonder, bizim için candır.

Yüz yıllık uykumdan uyandım.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...