26 Aralık 2010

Müzik eleştirmenliğinin sonu

George Harrison imzalı bir Beatles şarkısı var: "Only a Northern Song". Şarkı aslında 1967 yılında yazılıp kaydedilmiş, fakat ilk olarak 1969 tarihli Yellow Submarine albümünde kendine yer bulmuş. İşte bu şarkı müzik hakkında yazıp çizmenin, müziği müzikal açıdan eleştirmenin mantıksızlığını ilan ediyor, bir bakıma müzik eleştirmenliğinin sonunu muştuluyor. Yine de 31 yıl sonra hâlâ insanlar müzik eleştirisi yapmaya devam ediyor (ben de yapıyorum bunu bir yandan). Bırakın arkadaşım, tamam, bitti artık. George Harrison söyledi her şeyi, ötesi yok.


Şarkının sözlerini hafiften serbest bir şekilde çevirecek olursak, Harrison diyor ki: "Bu şarkıyı dinlerken akorların doğru kullanılmadığını düşünebilirsin, ama yanlışsın, şarkıyı yazan öyle yazdı işte. Gece geç saatte dinliyorsan grubun doğru çalmadığını düşünebilirsin, ama yanlışsın, bu şekilde çaldılar işte. Armonilerin biraz karanlık ve hatta uyumsuz olduğunu düşünebilirsin, haklısın, da kim takar? Bu yalnızca bir Kuzeyli şarkısı olduğundan çaldığım akorların, söylediğim sözlerin ya da saatin kaç olduğunu hiçbir önemi yok. Hadi naş."

Northern Songs'un da Beatles tarafından kurulmuş bir plak şirketi olduğunu ekleyerek bu postuma da son veriyor, postu seriyorum.

1 Aralık 2010

Kenan Doğulu'nun 1995 tarihli albümü

Bazen sıkılıyorum. Bazen sıkılmıyorum. Bazen sıkılıp sıkılmadığımı düşünmüyorum, o anlarda sıkılıyor olsam bile sıkıldığımın farkına varmam mümkün olmuyor. Bununla birlikte sıkılıp sıkılmadığımı düşünmediğim anlarda sıkılmıyor olma ihtimalim sıkılıyor olma ihtimalimden daha fazla olsa bile, sıkılıp sıkılmadığımı düşündüğüm anlarda sıkılıyor olduğum gerçeği karşımızda Etna gibi dikiliyor. Etna'ya mı çıksam lan? 1 saatlik yol. Peeh.

20 Kasım 2010

Ne limonu la?

Cataniamızın sevgili tren istasyonuna gider iken yolda bir satıcıyla karşılaştım. Tezgahında kocaman, dana gibi meyveler vardı. Ne olduğunu öğrenmeliydim, eksik kalmamalıydım. Gittim abinin yanına "Bunlar ne hacı?" diye sordum. "Bunlar limon kardeş" dedi, "ama yemek için." Ortasında bildiğimiz limon var (ahah, "bildiğimiz limon" ne demekse); normal, ekşi limon işte bildiğin. Yenen kısmı orası değil, kenarlardaki etli kısmı yiyorsun, fena değil, yenir. Pek tadı tuzu yok gerçi, yani o kısım için "ekşi" diyemezsin, ekşi değil, ama "tatlı" da diyemezsin, çünkü tatlı da değil. Peki yenmez mi? Yenir, mis gibi de yenir. Hatta limon yemeyi seviyorsan ortasını da ye ekşi ekşi, senin tercihin, ben karışamam ona. Buyur.


11 Kasım 2010

Dalle strade di Catania

Madem saçma sapan fotoğraflar çekiyorum, neden o çektiğim fotoğrafların bir kısmını bloga koymayayım anlayışına kapılarak, Catania sokaklarından birkaç "enstantane" (teytey) sunmak istiyorum sizlere (oh oh) sevgili Çöpkuşakçıları.


Tarihi şehir merkezinin periferisinde yer alan Via Stella Polare'de alınmış olan bu ilk fotoğrafımızda, gördüğünüz üzere, sevgili Santo kardeşimiz "hayata veda etmiş", fakat "sevenleri" onu unutmamış ve bu afişi asmışlar: "<3 SANTO <3 HER ZAMAN KALBİMİZDESİN", adeta atamız gibi, "Santo ölmedi, yüreğimizde yaşıyor". Kimbilir hangi mafya hesaplaşmasında nalları dikti gencecik Santo. Bir de burada sokaklarda fotoğraflı ölüm yıldönümü ilanları var her yerde. "Bilmemkimin ölümünün bilmemkaçıncı yıldönümü, sevenleri gelsin şurada anma yapacağız" falan. Mafya hesaplaşmalarında ölenler bence o da, ya da Sicilya geleneği, bilemedim. Henüz bu son söylediğim şeye dair bir fotoğraf çekemedim; ama çeker eklerim, ne yani, laf.


Yine ilk fotoğrafın alındığı yere yakın bir yer olan Piazza Caduti del Mare'de çektiğim bu fotoğrafta ise, Catania fanlarının Palermo'ya olan "sevgilerini" görüyoruz: "Suck, Palermo!" Ayrıca fotoğrafın hemen sağ üst köşesinde İtalyamızda görmeye alışık olmadığımız sokak köpeklerinden birini görüyoruz. Şu ana kadar gittiğim İtalya kentlerinin hiçbirisinde (Milano, Bergamo, Siena, Floransa, Trento, Roma) sokak köpeğine ya da kedisine rastlamamıştım. Fakat Catania'da 10 gün içerisinde şimdilik 2 sokak köpeği ve 3 sokak kedisi görmüş olmanın mutluluğunu yaşıyorum. Saymaya devam edeceğim.


Bu posttaki en güzel fotoğrafı ise en sona sakladım. Sanırım bunu da bir önceki fotoğrafın çekildiği Piazza Caduti del Mare'ye giden yolda, Via Maria Ss. Assunta'da çekmiş olmalıyım: "Gökyüzünde emirleri Allah verir, sokaklarda..." Sanıyorum şair burada "Nel cielo comanda Dio e nelle strade comando io" ("Gökyüzünde emirleri Allah verir, sokaklarda ben") yazmak isterken, tam "io"yu ("ben") yazacağı sırada vurulmuş. Mafya affetmez. Allah mısın arkadaşım?

Sicilya'dan bildirdim.

28 Ekim 2010

Çıraklık Okulu



The Master's Apprentices'ı bilir misiniz? Nereden bileceksiniz, köylüler sizi ya. Bu elemanlar için 1960larda Avustralya'dan çıkmış en iyi grup diyorlar. Tabii Avustralya müzikal anlamda köy standartlarında olduğundan bu grup İngiltere'de olsaydı 60larda İngiltere'den çıkmış en iyi 2836ncı, Amerika'da olsaydı 60larda Amerika'dan çıkmış en iyi 2534üncü grup falan olurdu. Bu arada size söylediğim köylü lafını da geri alıyorum, bu grubu bilmeyenler değil, olsa olsa bilenler köylü olabilir. Ne lan bu. Allahın Avustralya köylüleri.

1967'de ilk albümlerini yapmışlar. Bu ilk albümün adı da The Master's Apprentices. Avustralyalılardan yaratıcı olmalarını beklemiyoruz değil mi? Albümde epey bir rock&roll ve r&b cover'ının yanında birkaç orijinal şarkı da var psychedelic rock/garage rock ayarında; ama albüm vasatın üstüne çıkamıyor.


Hemen yukarıda gördüğünüz videodaki şarkıyı (ki adı "But One Day" olmakta) albümdeki en iyi ikinci şarkı ilan ediyorum. Gerçi şarkı "Paint It Black" gibi açılıp, hemen sonrasında bir The Yardbirds şarkısına dönüşüyor olsa, yani orijinaliteden nasibini almamış olsa da o dönemde Avustralya'da ne yapıyorlarmış sorusunun cevabını almak için dinlenebilir. Sözleri de zaten saçmasapan, bir herif var, bu herifi kıskanmışlar belli. Yok efendim zenginmiş, her gün başka bir kızla çıkarmış, ama bir gün anlayacakmış hatalı olduğunu vesaire. Külahıma anlat koçum sen onu. Hemen aşağıda göreceğiniz şarkı ise yalnızca albümün değil uzak ara grubun en iyi şarkısı: "Theme for a Social Climber".


Sakın gidip de grubun albümlerini falan dinleyeyim demeyin, pişman olursunuz. Hadi, ilk albüm bir yere kadar. Vasatın altında ama olur yani, oturur dinlersin çok zorda kalırsan ("çok zorda kalınca dinlenecek müzik" konseptini ben yarattım). Fakat bunların bir ikinci albümleri var, dalga geçer gibi adını da Masterpiece koymuşlar. Psychedelic Rock/Progressive Rock/Blues Rock sularında gezmişler ama hakikaten fena, dinlenecek gibi değil. Üçüncü albümleri Choice Cuts'da biraz iyileşme emareleri görüyoruz derken, ondan sonraki iki albüm adeta çöplük. Hard Rock/Progressive Rock/Blues Rock karışımı bir şeyler, ama yok güzel yapmış olsalar yine tamam, güzel de yapamamışlar. Boşverin siz The Master's Apprentices'ı, işiniz gücünüz yok mu evladım, hadi.

20 Ocak 2010

Müzik = İlaç



Mixtape Riot
'tan DJ Captain Planet oldschool Haiti müziklerinden oluşan bir miks hazırlamış ve Partners in Health'e Haiti için en az 5 dolar bağışta bulunanlara bu miksin download linkini gönderiyor. Henüz Haiti için bağış yapmadıysanız bu güzel bir fırsat. Yaptıysanız bile yine yapın hem.

Ayrıntılar şurada: Mixtape Riot | Music = Medicine

12 Ocak 2010

My World Is Empty Without Dreaming of You




Dün gece The Supremes'in My World Is Empty Without You'sunun bir reggae kavırını dinliyordum, kavırı yapan grup The Heptones idi. Şarkı bitti ve ben de işemek üzere tuvalete doğru yollandım. İşerken şarkıyı söylüyordum içimden. Bir de ne göreyim? (Ahah, bu ne lan, bunun kadar arkaik bir yazı stili yoktur herhalde, "bir de ne göreyim" diyerek gerilim vermeye çalışıyorum). Neyse, bir de ne göreyim? The Coral'ın Dreaming of You'sunun "up in my lonely room" kısmını "my world is empty without you babe" sözlerinin arkasına iliştirivermişim melodisiyle falan. Hemen koştum bilgisayarın başına ve Supremes'in My World Is Empty Without You'su ile The Coral'ın Dreaming of You'sunu analiz etmeye başladım (analiz etmek deyince daha bir "bilimsel" görünüyor durum). Lan akorlar falan aynı, melodiler bazı yerlerde birleşiyor, şarkıların armonik yapısı neredeyse baştan sona aynı. Madem öyle "mash-up"ımsı bir hareket çekeyim, ufak tefek editlerle şu iki şarkıyı birleştireyim dedim ve sonuç karşınızda.
Motown, özellikle 1970lerin başına kadar şu dünyada belki de en sevdiğim müzikleri üretmiş olan bir plak şirketi (aynı adlı müzik türüne de adını vermiş elbet). Soul müziğin en güzel örneklerinden önemli bir kısmını bizlere sunmuş Motown, yememiş yedirmiş, içmemiş içirmiş, beslemiş bizi. Motown'ın hastasıyım yani kısaca (ki Last.fm profilime bakıldığında da rahatlıkla müşahade edilebilir bu durum). Diğer yandan The Coral da yeni dönemde (2000ler olarak okuyun) en çok sevdiğim 3-5 gruptan biri. Bu benzeşmeyi görünce aklımdan "aman da çalmışlar, pis hırsızlar" gibi şeyler geçmedi tabii. Müziğin zaten sürekli bir tekrar, sentez ve yeniden üretim unsuru olduğunu ve bunun da hiç kötü bir şey olmadığını düşünüyorum. Diğer yandan sevdiğim grupların bir şekilde r&b ve soul'dan ciddi bir şekilde etkilendiğini de görüyorum; o damarı seviyorum. Pek çok kimse Coral'ı herhalde soul’la bağdaştırmaz, daha ziyade İngiliz saykedelyası ve Merseybeat sound'uyla bağdaştırır, ama onlar da zaten erken dönem soul’dan delicesine etkilenmiş olan müzik türleri. Seviyorum bu bağlantıları, onu diyorum özetle.
Madem öyle "mash-up"ımsı zımbırtıdan sonra şarkıların orijinallerini de koyayım:
Üstüne bir de en azından benim için bu meselenin ortaya çıkmasını sağlayan The Heptones kavırını da ekleştireyim:
Beyyorlamam bu kadar.
***
Disclaimer: Rights to all songs posted here are reserved by the song's controlling rightholder(s).

9 Ocak 2010

Is there music after death?

Bundan 1 yıl öncesine kadar ölümle ilgili hiçbir sorunum yoktu. "Ölüp gideriz mınakoim, n'olacak" derdim. En ufak bir tasam bile yoktu bu konuda. Zaten ölümden sonra "yaşam" olduğuna inandığımı söyleyemem (gerçi inanmadığımı da söyleyemem, bilmiyorum, yine de olmaması daha mantıklı geliyor sanki). Diyeceğim odur ki, "ölüm mölüm bize komaz" modundaydım.

Son bir yıldır -artık yaşlanıyor olmamın etkisi midir, onu bilemeyeceğim ama- bu konuda daha çok düşünmeye başladım. Son birkaç haftadır ise tek düşüncem şu: Ölümden sonra yaşam yoksa bile, müzik olsun. Hatta eğer ölümden sonra müzik varsa, 10 dakika sonra ölsem bile sorun olmaz.

Farkındayım, çok klişe durumlar bunlar. Aman da müzik çok güzel bir şeymiş, onu korumalıymışız, ölümden sonra bile yanımızdan ayırmamalıymışız falan. Ama ne yapayım? Böyle hissediyorum. "Böyle klişe klişe şeyler hissetme götoğlanı!" mı diyeyim kendime? Diyorum da, kâr etmiyor ki.

Tabii bu düşünceler dinlediğim her bok için geçerli değil. Fakat öyle şarkılar var ki, onları yalnızca sınırlı bir süre için sınırlı sayıda dinleyebileceğim aklıma geldikçe çıldırayazıyorum. "Kıt kaynakların etkin kullanımı" aldatmacasına da kanmıyorum. "Adaletin bu mu dünya?!" diyorum, mala bağlıyorum. Zaten o şarkılar bu dünyadan değilmiş gibi de geliyor, ulan üç beş ses, üç beş enstrüman bir araya gelince bir insan bu kadar mı zevk alır. Rasyonel değil abi. Rasyonaliteyi sikeyim zaten.

Eğer varsa Tanrı'ya sesleniyorum: "Hacı, oralarda DJlik pozisyonu falan varsa çalışırım bak sabah akşam, değerlendirmeni ona göre yap, şu kulunu üzme."

Başlıktaki sorumuzu tekrarlayalım, repeat after me:

- Is there music after death?
- God only knows.

1 Ocak 2010

The Rolling Stones İstanbul Konseri

Rolling Stones ve İstanbul deyince birden heyecanlandınız değil mi? Sakin olun, yok öyle bir şey. On bir yıl artı üç ay artı on iki gün öncesinden bahsediyorum ben: 19 Eylül 1998 The Rolling Stones İstanbul Konseri'nden.



17 yaşındaydım, hayatımda gittiğim ilk gâvur grubu konseri olacaktı (insanın ilk konserinin Stones olması da ayrı bir güzellik olsa gerek). Aslında saha içinden izlemek istiyordum; fakat saha içi biletleri o zamanın parasıyla 12 milyon TL iken, açık tribün biletleri 7 milyon TL idi. İstemeyerek de olsa açık tribün bileti almıştık. Sabahın körü denebilecek bir saatte Ali Sami Yen Stadı'nınönündeydik, kapılar ise akşam 6'da açıldı. Yine de erken gitmemizin büyük bir faydası olmuştu, ilk sıralarda olduğumuz için stada ilk girenlerdendik. Tribün kapısından içeri dalmıştık, bir de baktık ki önümüzdeki herkes saha içine doğru yardırıyor, "hayda bre!" deyip biz de yardırdık ve konseri saha içinden ilk sıralardan izleme şansına eriştik.

Aslında konserle ilgili çok şey söylemek istemiyorum, bu postun amacı da bu değil zaten. Hayatımda izlediğim en güzel iki konserden biri olduğunu söylemekle yetineyim (diğeri ise 17 Aralık 2005 The Yardbirds İstanbul konseri, onunla ilgili de bir şeyler karalarım bir ara) ve konserle ilgili bir şeyler söyleme işini Haluk Özözlü'ye bırakayım.

Fakat konserle ilgili bir şeyler söylemekten daha güzel bir şey yapacağım. Bu konserin DVD'si (yanılmıyorsam bootleg olarak) 2000lerin başında yayımlanmıştı; fakat "internetler"in hiçbir yerinde bulamamıştım bu DVD'yi. Yalnızca konsere ait bir ses kaydı bulabilmiştim; onda da hem sekiz şarkı eksikti, hem de ses kaydı çok kötüydü. Bugün yeniden aklıma geldi ve arayayım dedim. Önce şu sitede buldum sandım, fakat linkler yalan olmuştu. Sonra bir baktım ki bir Youtube kullanıcısı bu DVD'yi parça parça yüklemiş. Oturdum baştan sona izledim, acayip mutlu oldum (hatta birkaç yerde kendimi bile gördüm, haha). Görüntü ve ses kalitesi pek iç açıcı değildi, ama tarihi bir belge olarak bu kayıtların var olması bile yeterli benim için. Videoları buraya gömmeden evvel bir playlist bilgisi vereyim hemen:

1. (I Can't Get No) Satisfaction
2. Let's Spend the Night Together
3. Flip the Switch
4. Gimme Shelter
5. Paint It Black
6. Saint of Me
7. Out of Control
8. Love Is Strong [web sitesinde en çok istek alan şarkı olduğu için çalındı]
9. Miss You

-Bu noktada grup üyeleri tanıtıldı teker teker-

10. Thief in the Night [Keith Richards]
11. Wanna Hold You [Keith Richards]

-Bu noktada bir "köprü" (Bridges to Babylon, ov yee meen, sana puanım dokhuz khanka) açıldı ve ortadaki sahneye geçildi-

12. Little Queenie
13. Like a Rolling Stone

-Tekrar ana sahneye dönüldü-

14. Sympathy for the Devil
15. Tumbling Dice
16. Honky Tonk Women
17. Start Me Up
18. Jumping Jack Flash

-Bis-

19. Brown Sugar

Bu arada DVD'ye de yedi şarkıyı (Let's Spend the Night Together, Flip the Switch, Out of Control, Love Is Strong, Wanna Hold You, Little Queenie, Tumbling Dice) koymamışlar. Keşke bunlar da olsaydı, en azından bu koyulmayanların ilk dördü olsaydı. Kısmet.

Neyse, daha fazla uzatmıyorum ve Rolling Stones İstanbul Konseri'nin videolarını izlemenizi emrediyorum.



[Buraya Youtube'dan videolar eklemiştim; ama videoların hepsi "kaput" olmuş, bir şekilde yeniden bulursam güncelleyeceğim]
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...