Sinema-TV etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sinema-TV etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Mayıs 2012

Film: Storytelling (2001)

Yönetmen: Todd Solondz
Senarist: Todd Solondz

Daha önceden size "düz adam" olduğumu söylemiş miydim? Söylemediysem bile anlaşılıyordur zaten. O halde "düz" yorumlarıma geçeyim.


Storytelling izlediğim dördüncü Todd Solondz filmi oldu. Muhtemelen de sonuncusu olacak, bundan sonra kendisinin herhangi bir filmini izleyerek vakit kaybetmek istemiyorum. Diğerlerinden ikisi (Happiness ve Palindromes) berbattı, birisi (Welcome to the Dollhouse) vasatın biraz üzerindeydi. Storytelling de berbat olanların yanında yerini alsın bakalım.

Anlamsız, gereksiz, ne zevk verip beni eğlendiren, ne estetik duygularıma hitap eden, ne bir şeyler hissetmemi ne de herhangi bir şey düşünmemi sağlayan bir film. Zaman kaybı. Rahatsız edici olmaya çalışmış; ama onu bile başaramamış. Sadece son birkaç sahnesi fena değil. Amerikan bağımsız sineması kadar bıktırıcı bir şey yok herhalde. Hep aynı numara: 3-5 tane "loser"ı bir araya getirdiğin abartılı bir senaryo yaz, bu "loser"ların yanına Amerikan orta sınıfını da ekleştir, sonra topunun saçmasapan bunalımlarını göster. Küçük burjuva ahlâkını, orta sınıf Amerikalı konformizmini eleştiriyorum diye mastürbasyon yap. Bu mudur? Buysa ben almayayım. Çok şey anlattığını sanıp aslında hiçbir şey anlatmayan insanları sevmiyorum. Sadece "hiçbir şey anlatmamak"la yetinse iyi, sevilir yine; ama "çok şey anlattığını" sanıyor işte, o kötü. İnsanlar da hakikaten "çok şey anlattığını" düşünebiliyor. N'apalım. Belki de ben anlamıyorumdur.


Bana öyle bakma Todd!

2/10

23 Nisan 2012

David Robert Jones'un gözleri

Fringe'in Jared Harris tarafından canlandırılan kötü adamı David Robert Jones, ismini David Bowie'den alıyor. Şöyle ki; David Robert Jones, David Bowie'nin gerçek adı. Bowie, ilk önce bu adın kısaltılmış hali olan "Davy Jones"u kullanıyor, sonra bakıyor ki The Monkees'in üyelerinden birinin de adı Davy Jones, o halde benim adım Davy Kemal Jones olsun... Yok bu başkaydı. David Bowie olsun, diyor. Fringe'in David Robert Jones'unun bizim Bowie'yle alâkası nedir bilmem, ama sonu Ziggy Stardust'a bağlanırsa da şaşırmam. Fringe'de olmayan şey kalmadı zaten.

Bu arada yazının başlığıyla ilgili bir şey söylemedim henüz. Fringe'deki David Robert Jones'un gözlerinden bahsetmiyorum, bizim David'in gözlerinden bahsediyorum (nereden "bizim" oluyorsa allahın David Bowie'si). Biraz önce yeniden dikkatimi celbetti, adamın bir gözü gayet normalken, diğeri safi gözbebeğinden oluşuyor. Nedeni henüz bir veletken ettiği bir kavgaymış, evet kız meselesi.

"14 yaşımdayken bir kıza âşık oldum. Deliriyordum onun için. Tek problem, en iyi arkadaşımın da ona karşı boş olmamasıydı, ama kazanan ben oldum," diyor Bowie, biyografisini yazan Mark Spitz'e. "O arkadaşım daha kıza nasıl yaklaşacağı hakkında düşünedururken, ben harekete geçtim. Ertesi gün ona nasıl bir kazanova olduğumu anlatırken birdenbire acayip sinirlendi. Bana bir yumruk aşk eyledi."

Fakat Bowie'nin o dönemki en iyi arkadaşı ve sonra "en iyi" düşmanı George Underwood, olayı biraz daha farklı aktarıyor: "İkimiz de o kızla çıkmak istiyorduk ve onunla bir randevu ayarlayacak kadar şanslı olan bendim. Randevu gününde David kapıma geldi ve kızın randevuyu iptal etmek zorunda kaldığını söyledi. Ben de gitmedim; ama sonra anladım ki bütün bu hikâyeyi uydurmuş! Kız beni bir saat boyunca orada beklemiş. Tam bir piçlikti David'in yaptığı, ben de ona çok feci kızdım. Haliyle bu da bir kavgaya dönüştü. Kavga sırasında tırnağım gözünün içine giriverdi işte."

Olaydan sonra Bowie'nin sol gözündeki sfinkter kası ("büzgen kas" da deniyormuş, gözbebeklerinin ışığa göre büyüyüp küçülmesini sağlayan kas) yırtılmış ve birkaç ameliyat yapılmış. Bu ameliyatlardan sonra görüşü normal haline dönmüşse de, sol gözbebeği hep kocaman kocaman kalmaya mahkûm olmuş. İyi de olmuş hacı, adamın tuhaflığını perçinliyor işte.

11 Nisan 2012

Christopher Nolan ve Inception

2010 tarihli Christopher Nolan filmi Inception, tıpkı diğer Nolan filmleri gibi, hiç de öyle özgün bir konuyu işlemeyen, öyle büyük bir deha eseri falan olmayan, aksine dünya nüfusunun çoğunluğunu oluşturan ortalama zekalılara kendilerini olduklarından daha zeki hissetmelerini sağlamak amacıyla çekilmiş bir film. Herhangi bir "ürün" insanlara kendilerini daha zeki hissettiriyorsa, doğal olarak ona karşı bir talep oluşuyor ve böylelikle hem o ürünün yaratıcısı maddi kazanç elde ediyor, hem de o ürünü tüketenler manevi yönden tatmin oluyor. Ben kazanıyorum, sen kazanıyorsun, Türkiye kazanıyor, dünya "kazanıyor". Fakat Nolan'ı takdir etmek lazım, para kazanmak için iyi bir yol bulmuş, yıllardır bunu uygulayarak parsayı topluyor.

6 Nisan 2012

Devrimden Sonra (2011)

Yönetmen: Mustafa Kenan Aybastı
Senarist: Mustafa Kenan Aybastı

Öncelikle şunu söyleyeyim, anti-komünist propagandadan hoşlanmam. Hayır, komünist değilim; fakat "propaganda"dan hoşlanmayan birisi olarak, haliyle propagandanın anti-komünist olanından da hoşlanmam. Buna karşın bugün tamamen anti-komünist propaganda amacıyla yapılmış bir film izledim: Devrimden Sonra.

Filmin senaristi ve yönetmeni Mustafa Kenan Aybastı, nasıl yapmışsa yapmış, bu filmin bir anti-komünist propaganda filmi olduğunu anlamalarına izin vermeden, Türkiye Komünist Partisi'nin (aslen "Sosyalist İktidar Partisi") bir "yan kuruluşu" olan Nâzım Hikmet Kültür Merkezi'ni kafalamayı, bunun bir "ütopya" olduğuna onları inandırmayı başarmış. Gerçi çok zor bir şey değil bu. TKP'nin "Komünist Kararname"sini okuduğunuzda, "Devrim Mahkemeleri"ni falan düşündüğünüzde adamların "ütopya"sının aslında tam anlamıyla bir distopya olduğunu görüyorsunuz. Neyse. Sonuçta, yönetmenin hinliği sayesinde, bu film bir "komünizm güzellemesi" olduğu iddiasıyla ortaya çıkmış oldu. Eheh. 

Bu aslında bir "film" değil, 8 adet kısa filmin kolajından ibaret bir propaganda aracı; hem de kötü bir propaganda aracı. 

25 Aralık 2009

Uzun zaman oldu, şimdi eve dönmek istiyorum

Robert De Niro olsun, Drew Barrymore olsun, efendime söyleyeyim Kate Beckinsale olsun, bu gibi terbiyesiz insanların oynadığı bir film varmış. Everybody's Fine imiş adı da. Sanırım Amerika'da gösterime girmiş bile, memlekete 5 Şubat 2010'da gelecekmiş falan. Canımızdan çok sevdiğimiz Paul McCartney'imiz de bu film için bir şarkı yapmış: (I Want to) Come Home.

Şarkı alışılageldik bir Paul McCartney baladı. Fakat şarkının "alışılageldik bir Paul McCartney baladı" olması "alışılageldik herhangi bir balad" olduğu anlamına gelmiyor tabii, Paul McCartney dedik, boru değil. Paul söz konusu olduğunda çoğu zaman tanık olduğumuz üzere basit ve sade gibi görünüyor şarkı, fakat birkaç kere dinleyince aslında çok zengin melodik, armonik ve orkestral özelliklere sahip olduğu anlaşılıyor. Dinleye dinleye donuklaştım, siz de dinleyin siz de donuklaşın.




Yine öldürdün beni Paul, allah seni kahretmesin.

3 Eylül 2009

Bu Şarkı Kimin?

Bu akşam bir belgesel izledim, epey zevkliydi.

"Whose Is This Song?" isimli Bulgaristan yapımı belgesel, bizim "Kâtibim" ya da "Üsküdar'a Giderken" adıyla bildiğimiz ezginin farklı topraklardaki izini sürmeye çalışıyor. Türkiye'den Yunanistan'a, Arnavutluk'tan Bosna Hersek'e, Makedonya'dan Sırbistan ve Bulgaristan'a kadar pek çok farklı coğrafyada bu ezginin nasıl bir kimlik inşa aracı haline gelmiş olduğunu gösteriyor. Her ülke ezgiyi kendi kimliğine uyarlamış ve farklı amaçlarla kullanır olmuş. "Kâtibim", kimi toplumlar için yalnızca güzel bir aşk şarkısı, kimileri için dini bir şarkı, kimileri içinse milliyetçi duygular uyandıran ve milliyetçiliklerinin bir parçası hâline gelmiş olan bir şarkı olabiliyor.

Belgesel kültür, kimlik ve milliyetçilik meseleleriyle ilgili harika ipuçları içeriyor. Zaman zaman şu meşhur "Sarı Gelin" tartışmasını da akıllara getiriyor. Özellikle filmin ikinci yarısının sonlarına doğru "gerçek sahibi" olduğunu düşündüğümüz bir şarkının başka toplumlar/milletler/etnik gruplar tarafından sahiplenildiği söylemini duymanın bile bizi bir canavar haline getirebileceğini, milliyetçilik/ırkçılık denen illetin nasıl bir zehir olduğunu da gösteriyor. 

İzlemeye değer: https://archive.org/details/whose-is-this-song-2003

Belgesel hakkında oldukça ayrıntılı İngilizce bir yazı için ise buraya tıklayın.

8 Mayıs 2009

- Bye! - (Click)

Bu gâvur filmlerinde, dizilerinde görüyoruz. Bizim ananelerimize, örf ve geleneklerimize asla uymayan bir sürü şey var, kabul. Fakat öyle bir şey var ki ben bunu kabullenemiyorum. Kendimi o an "bye!" diyen insanın yerine koyuyorum, kabullenemiyorum yahu.

Diyelim iki insan telefonda konuşuyorlar. Filmlerdekini diyorum. İkisi erkek olur, biri kadın biri erkek olur, ikisi de kadın olur... Cinsel tercihleri falan önemli değil. Konuşma ne kadar "olumlu" olursa olsun, ne kadar gönülden, ne kadar sevgi dolu olursa olsun bu konuşmaların %87.38'i şu şekilde bitiyor:

- Högöy högöy högöy.
- Heger heger heger.
- Bye!
- (Click)

"Bye!" demiş olan ve suratına telefon kapatılan insan ise gülümsemeye devam ediyor. (Click) yapan genelde "cool" oluyor gerçi. Bazen (click) yapan da gülümsüyor falan; ama daha ziyade cool oluyor işte. İkisi de mutlu mesut hayatlarına devam ediyorlar. Bu nasıl ilişki, nasıl arkadaşlık, nasıl dostluk, nasıl sevgililik, nasıl annelik, nasıl babalık? Lanet olsun tamam mı!

22 Kasım 2008

Film: Dreamgirls (2006)

Geçenlerde Dreamgirls'ü izleme fırsatım oldu. Müzikallere çok hasta değilimdir, ama bir müzikal iyi yapılınca da gerçekten iyi oluyor. Bu da onlardan biri.



Öncelikle Ekşi Sözlük'te gördüğüm bir yorum üzerine iki cümle yazmak istiyorum, yazmasam ölürüm.

Deniyor ki; "İddiaya göre The Supremes'den esinlenmesine rağmen standart, fazla bir özelliği olmayan Broadway müzikali tarzı şarkılar içeren film. Gerçek Supremes muzigi Broadway için fazla 'siyah' olup Amerika'nin bağrından kopup New York'a gelen turistlere fazla gelir diye midir bilinmez."

Yok böyle bir şey canlar. Filmi 1 hafta önce falan izledim, soundtrack'ini ise şu an dinlemekteyim, adamlar tamamen 1960lar ve 70lerdeki r&b, Motown, soul ile 1970lerdeki disco akımlarını birebir yansıtabilecek şarkılar yapmışlar. Yalnız doğal olarak analog kayıt bilmemne kullanmadıkları için bir miktar 'modern' tınlamış o kadar. Motown, evet, 'siyah' bir müziktir, Detroit'in yerlisidir falan; ama Amerika Birleşik Devletleri'nin güneyinde yapılan soul müziğe göre daha melodik, daha sofistike ve daha poptur. Southern soul daha ziyade ritim üzerine kurulu ve daha çiğ olup zaman zaman blues etkilenimlerini abartırken northern soul ve Motown'da blues etkisi çok azdır ve müzik, melodi ve vokal armonileri üzerine kuruludur. Açıkçası şahsen kuzeyli soul'u daha çok severim.

Gelelim filmdeki hikayelere. Filmi izlemeden önce The Supremes ve Motown Records üzerine kurulu olacağını düşünüyordum, tam öyle değilmiş. En azından bu işi 'birebir' yapmamış.

Tamam, The Supremes meselesi gerçek öyküye oldukça yakın. Deena Jones (Beyoncé), Diana Ross olmuş; Lorrell Robinson (Anika Noni Rose), Mary Wilson olmuş; Michelle Morris (Sharon Leal), Cindy Birdsong olmuş. Effie White (Jennifer Hudson) ise Florence Ballard olmuş, ama tam da olmamış. Yani mesela ses olarak tutmuyor, Florence Ballard öyle Aretha Franklin gibi sesi olan ve kilolu bir kadın değil. O karaktere Aretha'yı da katmışlar gibi olmuş.

Onun dışında Jamie Foxx'un canlandırdığı Rainbow Records'un kurucusu olarak kurgulanmış Curtis Taylor, Jr. karakteri Motown'un kurucusu ve zamanında Diana Ross'la da beraber olan Berry Gordy, Jr.'ı andırıyor, fakat yalnızca andırıyor. Hikâyeyi renklendirmişler, bir sürü şeyi çıkarmış bir sürü şeyi eklemişler. Eh olsun tabii canım, lafım yok.

Sonracığıma Eddie Murphy'nin canlandırdığı James "Thunder" Early karakteriyle Motown'la alakalı alakasız pek çok soul müzisyeni tek bir kimlik altına sokulmuş. Ne bileyim bazı diyaloglardaki göndermeler James "Thunder" Early karakterinin erken dönemi için Jackie Wilson benzerliğini akıllara getiriyor. Sonra bir ara kafaya bereyi geçiriyor ve "Patience" diye bir şarkı yapıyor; birebir 1971 Marvin Gaye'i, "What's Going On" dönemi. Sonracığıma bir ara bir konserde sapıtıyor ve James Brown'a dönüşüyor falan. Böyle bir karma oluşturmuş gençler. Biraz daha incelenirse belki başka müzisyenlerin izleri de saptanabilir.

Son olarak bir de Keith Robinson'ın canlandırdığı C.C. White karakteri var. Filmde Effie'nin kardeşi ve aynı zamanda The Dreamettes'in (sonradan The Dreams) şarkılarını yazan adam. Hatta Rainbow Records'un şarkı yazarı falan oluyor. Burada bir Smokey Robinson göndermesi mevcut. Motown Records'un ilk dönem önemli şarkı yazarlarından ve şarkıcılarından biriydi kendisi, malûmunuz. Tabii bu da pek tutmuyor, Smokey Robinson, Motown'daki herhangi bir müzisyenin kardeşi değildi ve yalnızca beste yapmakla uğraşmıyordu.

Özetle film, Motown Records'la ilgili minik ipuçları, The Supremes'le ilgili ise daha büyük ipuçları taşımakla birlikte, bunların gerçek hikâyesi niteliğini taşımıyor. Arada yine diğer Motown, r&b ve soul gruplarına dair göndermeler de içeriyor: The Campbell Connection'ın The Jackson 5 olmadığını kimse iddia edemez mesela. Motown dışından adamlara da gönderme yapmışlar: Misal The Family Funk, Sly & the Family Stone'u andırıyor falan filan. Ha bu demek değil ki "keşke daha gerçekçi olsaydı". Hayır, sadece konuyla ilgili çok bilgi sahibi olmayan yeni nesli aydınlatayım istedim (yaşım 87). Hani sanmasınlar ki bu film The Supremes'in ve Motown'ın gerçek öyküsünü anlatıyor. Arada dokunduruyor, o kadar. Güzel mi? Güzel. Mis gibi mi? Mis gibi. Nefis bir kurgu, su gibi akan siyah müzikler... Daha ne olsun? Haydi bakalım.

30 Nisan 2006

Film: Me and You and Everyone We Know (2005)

Miranda July'ın Me and You and Everyone isimli 'şey'si, "Bir film ne kadar gereksiz olabilir ki?" sorusunu kendime defalarca sormama sebep oldu. Allah'ım, bu saçmasapan kolajları bize film diye izlettiriyorlar ya, helal olsun. tamam, hadi birkaç gülümseten (ve hatta güzel) sahne var, özellikle ufak zenci velet iyi oynuyor vesaire de; bir yere kadar yahu! Bunaldım, sıkıldım; saçmasapan yaşamların saçma ve abartılmış ayrıntılarını daha kaç kere izleyeceğiz, merak ediyorum.


Miranda July ablamız, kendince birkaç 'orijinal' fikir bulmuş ('orijinal' sözcüğünü övgü amacıyla değil, "40 yıl düşünsem aklıma gelmezdi!" nidasını vermek için kullanıyorum), sonra da herkesin sakız ettiği bir sürü fikrin arasına bu 'orijinal' fikirlerini monte etmiş. Film hiçbir yere varmıyor, hiçbir şey hakkında hiçbir şey söylemiyor, böyle gereksiz fikirlerin bir kolajından ibaret. Ablamız neler yapmış, bir bakalım:

--- SPOILER BAŞLANGICI ---

Önce "orijinal" bir iki şey. Henüz ilkokul çağında bir velet olsun, bu veletin 'ileri geri sıçmak' şeklinde adlandırdığı bir fantezisi olsun: "Önce onun kıç deliğine sıçacağım, sonra da o benimkine sıçacak; sonra bunu 'aynı bok'la sürekli yapmaya devam edeceğiz." Vallahi bravo Miranda July, çok iyi düşünmüşsün, ömr-ü hayatım boyunca düşünsem yemin ediyorum bu kadar salakça bir şey hayal edemezdim, a-ferin. Sembolizm, metafor falan demeyin bana; yemişim öyle metaforu lan, bi siktir. Bununla kalsa yine iyi; sanat galerisi sahibi bir kadın olsun, dijital sanatlarla ilgileniyor olsun, aslında sıkıcı ve formaliteci bir kadın olsun; ve fakat ufaklığın bu fantezisi onu azdırsın (bkz. "Denizin soğuk suları beni azdırdı."). O veletin 'velet' olduğunu bilmeden gidip onunla buluşsun bir parkta. Vay be... Bir de bu sıçış fantazisi için bir sımayliy yaratsınlar, o da şu:

))<>((

Başka orijinallikler de vardı elbet, ama bu kadarı bir fikir vermek için yeterli sanıyorum. Ayrıca bunun dışındakiler ekseriyetle daha naif şeylerdi. Bu orijinal fikirler arasında düşünce olarak sevdiğim birkaç şey de oldu. Mesela 'torbadaki balık' sahnesi. Fakat o sahnedeki diyaloglar bile (filmin tamamında olduğu gibi) o kadar sakil ve boş ki... Cânım fikrin içine edilmiş diyorsunuz.

Orijinal olmayan birkaç 'sakız' fikre gelince: Sorunlu ve boşanmak üzere olan, elini falan yakıp dikkat çekmeye çalışan bir adam (bu adam filmin ilerleyen dakikalarında 'ilişki'lere dair çok 'anlamlı' [hadi oradan] şeyler söyleyecek, felsefe yapacak, mümkünse bir siktirsin); hayatının aşkını 70 yaşında bulmuş bir adam (hayatının aşkını bulduktan kısa bir süre sonra kadıncağız ölecek ne yazık ki); neredeyse her bağımsız amerikan filminin olmazsa olmazı bir 'otuzbirci' (söz konusu otuzbircimiz liseli kızlara bir iki laf söyledikten sonra penceresinin camına 'liselim'lere yönelik notlar asıp duruyor, 'liselim'ler ilk cinsel deneyimlerini yaşamak üzere adamın kapısını çalınca da korkusundan saklanıp kapıyı açamıyor); bütün bunların merkezinde ise tam anlamıyla bir 'loser' duruşu sergileyen karakter (Miranda July ablamız bu karakteri oynuyor) ve birkaç klişe karakter daha.

--- SPOILER SONU ---

Sözün kısası, Miranda July ablamız kafasında dönüp duran fikirleri birkaç karakter arasında paylaştırmış. bu paylaşım da sözümona o kişilerin farklı karakter özelliklerini yansıtmış. sonra da gidip Cannes'dan mandan ödül almış. Hakikaten uzun zamandır bu kadar içi boş bir filme denk gelmemiştim; iyi oldu, titredim ve kendime geldim. Keşke bu film bize 90 dakikalık bir işkence halinde değil de birkaç kısa film olarak sunulsaydı. Böyle olunca hem birkaç fikri aynı karakter içinde anlamsızca bütünleştirmek falan gerekmezdi, hem de biraz daha bir şeye benzerdi bu fikirler.

Yine de zaman kaybı olarak görmeyin ve izleyin; "Kafamda birkaç şey var, bari bunlarla bir film çekeyim," şeklinde düşünmenin nelere yol açabileceğini görmüş olun. Böyle bir şey yapmayı denemezsiniz en azından.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...