Maden mühendislerine karşı bir sempatim var benim. Sanırım bu sempati Cenk ve Erdem Beyler'den, perderpeylerden kaynaklanıyor. Bundan 17-18 sene önce (çüş) 1994-95 civarında kendilerini keşfettiğimde "şov"larını yapmaya amatör olarak İTÜ Maden Fakültesi'nde (GÖTÜ Badem Fakültesi'nde) başladıklarını öğrenmiştim. O gün bugündür madencinin dostu, madencinin sesi olmaya çalışırım. Maden öyle, sadede gelelim.
Maden fakültelerinden yeni mezun olmuş bir grup maden ve jeoloji mühendisi genç güçlerini birleştirmiş, madencilikle ilgili bir platform kurmuşlar. Yazıyorlarmış, çiziyorlarmış. Ben de buradan kendilerine olan sempatimi sunarak ilgilenenler için iletişim bilgilerini vereyim.
Blog: http://madenogrencilerikolektifi.blogspot.com/
Twitter: https://twitter.com/madenogrenciler
Facebook: https://www.facebook.com/pages/Maden-%C3%96%C4%9Frencileri-Kolektifi/104655176353831
Genel olarak durum budur.
Sert kalın.
Yumuşak ince.
Bıdı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bıdı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
28 Ekim 2012
23 Ağustos 2012
Yoğurtlu semizotu için hangi iç mihrak düğmeye bastı?
Kendimi bildim bileli yoğurtlu semizotu denen mahluk annemin favorilerinden biridir. Yaz kış demeden yapar. Hele ki yazın, yoğurtlu semizotu, mutfağın en önemli öğelerinden biri hâline gelir. Bazen bir öğün olarak, bazen de salata niyetine masadaki yerini alır. Daha önce öyle dışarıda, elde belde hiç gözüme çarpmayan bir şeydi bu; ancak bu yaz ne olduysa oldu, birden popülerleşti. Önce birkaç restoranda menünün bir parçası olarak gördüm, şaşırdım; sonra yoğurtlu semizotundan bahseden insanlar duydum, "neden?!" diye sordum kendime. Dün akşam üzeri bunun hakkında yazmayı bile düşünmüştüm ki, dün gece ve bugün şu saate kadar Ekşi Sözlük'te hakkında 30 giriş birden yapıldığını gördüm.
Anlayabilmiş değilim. Aklıma birkaç olasılık geliyor: Ya bir dizide sevilen bir karakter yoğurtlu semizotu yedi veya ondan bahsetti, ya televizyonda gördüğümüz kıçımın doktorlarından biri faydalarından söz etti, ya da sırf bana kıllık olsun diye annem bir anda "düğmeye bastı" ve bunu "popüler" yaptı. Çok fena kıllanıyorum, aslında annem toplumu yönlendirme gücünü bir şekilde elinde bulunduran bir insan mı? Korkuyorum. Yarın öbür gün Twitter'da "trend" neyin olursa şaşırmayacağım.
Anlayabilmiş değilim. Aklıma birkaç olasılık geliyor: Ya bir dizide sevilen bir karakter yoğurtlu semizotu yedi veya ondan bahsetti, ya televizyonda gördüğümüz kıçımın doktorlarından biri faydalarından söz etti, ya da sırf bana kıllık olsun diye annem bir anda "düğmeye bastı" ve bunu "popüler" yaptı. Çok fena kıllanıyorum, aslında annem toplumu yönlendirme gücünü bir şekilde elinde bulunduran bir insan mı? Korkuyorum. Yarın öbür gün Twitter'da "trend" neyin olursa şaşırmayacağım.
Sevmiyorum seni yoğurtlu semizotu. Zaten sadeni de sevmezdim!
17 Ağustos 2012
17 Ağustos 1999
1999 yazı. Hayatında müzik ve kitaplardan başka pek bir şey olmayan, üniversitenin birinci sınıfını bitirmiş, oldukça asosyal, içe kapanık 18 yaşında bir yeniyetmeyim. Aslında o yaz bazı şeyler değişmeye başlıyor. Yalova'da birkaç arkadaş ediniyorum, hatta bir müzik grubu kuruyoruz. Ben klavye çalıyorum. Kendimize prova yapacak bir yer arıyoruz. Üstelik bulmak üzereyiz. Hatta provaların ardından çalmak üzere bir mekân arayışına bile girmişiz.
Ağustos ayı geliyor. Grup işlerini bir süreliğine bir kenara bırakıyorum ve ailecek tatile çıkıp Marmaris'e gidiyoruz. Tatile giderken bir çantayı tamamen CD'lerle dolduruyorum. The Byrds, Buffalo Springfield, The Beach Boys, The Beatles... CD çalabilen bir Walkman'im olmadığından yanıma ufak bir müzik seti almayı da ihmal etmiyorum. Marmaris yolunda da arabada bir Beatles kasedini çıkarıp, diğerini takıyorum. Marmaris'e vardıktan sonra ise kendimi eve kapatır gibi İçmeler'deki apart otele kapatıp bol bol müzik dinliyor, kitap okuyorum. Birkaç gün geçiyor, tatilde çok fena sıkılmaya başlıyorum. Tatilde yeni arkadaşlar edinmek? Bana göre değil. Anne-babamın başının etini yemeye başlıyorum: "Hadi dönelim, ben çok sıkıldım, yapacak hiçbir şey yok".
15 Ağustos 1999 akşamı Yalova'ya dönüyoruz. Ertesi gün hemen grup elemanlarıyla buluşuyoruz. Benim yokluğumda prova mekânını bulmuşlar bile! Gidip bakıyoruz mekâna, planlar yapıyoruz. Ertesi gün, yani 17 Ağustos'ta provalara başlayacağız. Gece saat 1 gibi davulcumuz Burak'la ertesi gün prova mekânında görüşmek üzere vedalaşıyorum... Eve dönüyor, odama giriyor, radyoyu açıyor, yatağıma uzanıyorum. Yalnızca İstanbul'a yayın yapıyor olsa bile Kent FM Yalova'dan da "çekiyor".
Tam 13 yıl önce, geceyarısı, tam bu saatlerde, 03:02'de bir sarsıntı başlıyor. İçeriden babamın sesini duyuyorum. Annemin ve benim isimlerimizi haykırıyor, "buraya gelin, evden çıkmamız lazım!" diyor. Yarı uyur yarı uyanık bir vaziyette bağırıyorum: "Offf yaa, deprem oluyor işte bir şey yok, birazdan geçer". Pikeyi üstüme çekiyorum; ama sallanmaya devam ediyoruz. En sonunda kalkmak zorunda kalıyorum. Ayağımı yere koyar koymaz ayağımın altında CD'lerimi hissediyorum. Her yere dağılmışlar. "Eyvah!" diyorum, "gitti güzelim CD'ler". Odamdan çıkıyorum. Babam ve annem holdeler. Hâlâ sallanıyoruz. Babam kapıyı açıyor ve aşağı inmeye başlıyoruz. O arada karşı dairedekileri duyuyor ve şöyle düşünüyorum: "Allah allah, bu tiplerin sesleri bizim Yalova'daki komşulara ne kadar da benziyor!" Deprem anında kendimi hâlâ Marmaris'te sanıyorum.
Aşağı iniyoruz. Etraf toz duman. Hiçbir şey görmek mümkün değil. Bir sürü bina yıkılmış; ama o anda ben durumun ciddiyetinin henüz pek de farkında değilim. Arabanın içine giriyoruz. "Baba" diyorum, "neden Yalova'ya dönmüyoruz ki? Çekip gidelim işte". Babam cevap vermiyor. O arada ben de içimden Marmaris yolundaki dağların bir daha deprem olursa tehlikeli olabileceğini, kayaların yuvarlanabileceğini falan düşünüyor, "hele bir sabah olsun da belki o zaman döneriz" diyorum.
Aradan ne kadar zaman geçiyor bilmiyorum. En az 10-15 dakika, belki 30 dakika. Arabanın dışına çıkıyorum. Önce gökyüzüne, sonra etrafıma, sonra bir daha gökyüzüne bakıyor ve haykırıyorum: "Ama burası Yalova!!!"
Sonrası mâlum. Kimine göre 17bin, kimine göre 40bin ölü. Hep istatistik. Daha çok istatistik.
15 Ağustos 1999 akşamı Yalova'ya dönüyoruz. Ertesi gün hemen grup elemanlarıyla buluşuyoruz. Benim yokluğumda prova mekânını bulmuşlar bile! Gidip bakıyoruz mekâna, planlar yapıyoruz. Ertesi gün, yani 17 Ağustos'ta provalara başlayacağız. Gece saat 1 gibi davulcumuz Burak'la ertesi gün prova mekânında görüşmek üzere vedalaşıyorum... Eve dönüyor, odama giriyor, radyoyu açıyor, yatağıma uzanıyorum. Yalnızca İstanbul'a yayın yapıyor olsa bile Kent FM Yalova'dan da "çekiyor".
Tam 13 yıl önce, geceyarısı, tam bu saatlerde, 03:02'de bir sarsıntı başlıyor. İçeriden babamın sesini duyuyorum. Annemin ve benim isimlerimizi haykırıyor, "buraya gelin, evden çıkmamız lazım!" diyor. Yarı uyur yarı uyanık bir vaziyette bağırıyorum: "Offf yaa, deprem oluyor işte bir şey yok, birazdan geçer". Pikeyi üstüme çekiyorum; ama sallanmaya devam ediyoruz. En sonunda kalkmak zorunda kalıyorum. Ayağımı yere koyar koymaz ayağımın altında CD'lerimi hissediyorum. Her yere dağılmışlar. "Eyvah!" diyorum, "gitti güzelim CD'ler". Odamdan çıkıyorum. Babam ve annem holdeler. Hâlâ sallanıyoruz. Babam kapıyı açıyor ve aşağı inmeye başlıyoruz. O arada karşı dairedekileri duyuyor ve şöyle düşünüyorum: "Allah allah, bu tiplerin sesleri bizim Yalova'daki komşulara ne kadar da benziyor!" Deprem anında kendimi hâlâ Marmaris'te sanıyorum.
Aşağı iniyoruz. Etraf toz duman. Hiçbir şey görmek mümkün değil. Bir sürü bina yıkılmış; ama o anda ben durumun ciddiyetinin henüz pek de farkında değilim. Arabanın içine giriyoruz. "Baba" diyorum, "neden Yalova'ya dönmüyoruz ki? Çekip gidelim işte". Babam cevap vermiyor. O arada ben de içimden Marmaris yolundaki dağların bir daha deprem olursa tehlikeli olabileceğini, kayaların yuvarlanabileceğini falan düşünüyor, "hele bir sabah olsun da belki o zaman döneriz" diyorum.
Aradan ne kadar zaman geçiyor bilmiyorum. En az 10-15 dakika, belki 30 dakika. Arabanın dışına çıkıyorum. Önce gökyüzüne, sonra etrafıma, sonra bir daha gökyüzüne bakıyor ve haykırıyorum: "Ama burası Yalova!!!"
Sonrası mâlum. Kimine göre 17bin, kimine göre 40bin ölü. Hep istatistik. Daha çok istatistik.
9 Mart 2012
Ko-la-nın--ren-gi--de-ği-şe-mez!
Başlığı iki dörtlük komünist slogan ritminde okuduysak devam edebiliriz.
Ajansımıza biraz önce düşen bir habere (haberler ajanslara neden "düşer", insan gibi "gelemez" mi?) göre klasik Coca-Cola ve Pepsi ürünlerinin artık kahverengi mi dersiniz, siyah mı dersiniz, bordo mu dersiniz, rengi değişecekmiş. Değişebilirmiş. Değişmek üzereymiş. Değişesi varmış. Tam kesin değilmiş gibi de sanki geldi bana ama değişirmiş, öyleymiş.
Coca-Cola. Dile kolay 126 yıl. Orijinal rengi yeşilmiş gerçi, öyle diyorlar, ama hemen değiştirmişler "yeşil şey içilir mi la!" diyerek, bugünkü hâlini almış (bugünkü rengi şöyle salim kafayla düşününce içmek için daha korkunç aslında, neyse). İşte 126 yıl sonra renk değiştirecek. Günahtır. Sebebi şöyle açıklamaya çalışalım:
Şimdi bir varmış bir yokmuş 4-metilimizadol (4-MI ya da 4-MEI diye kısaltılıyor) diye bir kimyasal madde varmış. Kola üreticileri bu maddeyi içeceklerini renklendirmek için kullanırmış. Günlerden bir gün bu madde üzerine kimyasal araştırmalar yapılmış ve aşırı kullanıldığında kanserojen etkiye sahip olabileceği iddia edilmiş. Kaliforniya'daki yetkili abiler de 2011 yılında bu maddeyi resmî olarak "kanserojen maddeler" listesine eklemiş. Bu maddeyi kullanan içecek firmalarının formüllerini değiştirmesi gerekmiyormuş, fakat şişelerinin üstüne "kanserojen etkiye sahip madde içerir, haberiniz olsun, aklınızı almayayım" şeklinde bir uyarı koymaları gerekiyormuş. Haliyle böyle bir uyarı koymak istemeyen içecek şirketleri de içeceklerini renklendirme yöntemlerini değiştirme kararı almışmış. Şişenin üzerinde belirtme gerekliliği olanın altında bir oranda 4-MI kullanacaklarmış. Yalnız bu durum kolanın rengini biraz açıyormuş, biraz ağartıyormuş. Durum bundan ibaret. 4-MI hakkındaki spekülasyonlar ise bitmek bilmiyor (imiş).
Şu anda bu madde sadece Kaliforniya eyaleti tarafından kanserojen maddeler listesine alınmış durumda. Ancak Center for Science in the Public Interest isimli sivil toplum kuruluşu Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi'ni bu hafta yine uyararak maddenin tüm ülkede kanserojen ilan edilmesini istemiş. Amerikan Alkolsüz İçecek Birliği ise haliyle "la bi git la, olur mu la böyle şey" diyor; ya da daha düzgün çevirecek olursak şöyle diyor: "Yav Kaliforniya bu maddeyi aldı listeye de, çok afedersin ama sıçanlarlan farelerlen yapılan tek bir çalışmayı dayanak aldı bunu yaparken. Bir kere senin benim gibi normal bir insanın o çalışmadaki afedersin bir sıçanın aldığı dozda bu maddeyi alabilmesi için 70 yıl boyunca her gün 2900 şişe kola içmesi lazım la. Ki o zaman da anca fareyi kanser edecek dozu alıyor ha. Neticede biz fare de değiliz. Center for Science mı işte o sırf korkutma taktiği izliyor bak söyleyeyim ben. Bilimde bunun yeri yok. Bilim 4-MI maddesinin yiyecek içecekte bulunmasının insan sağlığına zararlı olmadığını gösteriyor. Bunların yaptığı bilim değil şarlatanlık!"
Bütün bunlara rağmen Coca-Cola ve Pepsi, Kaliforniya yasalarına uymak için renklendirme formüllerini değiştirmeye başlamış bile. Kaliforniya'nın ardından da tüm ülkeye yayılacakmış bu yeni formüllü kola. Sonra bize kadar da gelir diye düşünüyorum. Belki de gelmez. Bakalım.
Benim fikrimi soran yok ama ben kolaya zehir koysalar içerim diyorum. Atkafasının ölümü koladan olsun.
Kaymaklar:
http://www.internazionale.it/news/salute/2012/03/08/la-coca-cola-cambia-colore/ (önce burada gördüm)
http://news.sympatico.ctv.ca/home/coke_pepsi_tweak_colour_to_avoid_cancer_warning/0c26d901 (sonra buraya kaydım)
Ajansımıza biraz önce düşen bir habere (haberler ajanslara neden "düşer", insan gibi "gelemez" mi?) göre klasik Coca-Cola ve Pepsi ürünlerinin artık kahverengi mi dersiniz, siyah mı dersiniz, bordo mu dersiniz, rengi değişecekmiş. Değişebilirmiş. Değişmek üzereymiş. Değişesi varmış. Tam kesin değilmiş gibi de sanki geldi bana ama değişirmiş, öyleymiş.
Coca-Cola. Dile kolay 126 yıl. Orijinal rengi yeşilmiş gerçi, öyle diyorlar, ama hemen değiştirmişler "yeşil şey içilir mi la!" diyerek, bugünkü hâlini almış (bugünkü rengi şöyle salim kafayla düşününce içmek için daha korkunç aslında, neyse). İşte 126 yıl sonra renk değiştirecek. Günahtır. Sebebi şöyle açıklamaya çalışalım:
Şimdi bir varmış bir yokmuş 4-metilimizadol (4-MI ya da 4-MEI diye kısaltılıyor) diye bir kimyasal madde varmış. Kola üreticileri bu maddeyi içeceklerini renklendirmek için kullanırmış. Günlerden bir gün bu madde üzerine kimyasal araştırmalar yapılmış ve aşırı kullanıldığında kanserojen etkiye sahip olabileceği iddia edilmiş. Kaliforniya'daki yetkili abiler de 2011 yılında bu maddeyi resmî olarak "kanserojen maddeler" listesine eklemiş. Bu maddeyi kullanan içecek firmalarının formüllerini değiştirmesi gerekmiyormuş, fakat şişelerinin üstüne "kanserojen etkiye sahip madde içerir, haberiniz olsun, aklınızı almayayım" şeklinde bir uyarı koymaları gerekiyormuş. Haliyle böyle bir uyarı koymak istemeyen içecek şirketleri de içeceklerini renklendirme yöntemlerini değiştirme kararı almışmış. Şişenin üzerinde belirtme gerekliliği olanın altında bir oranda 4-MI kullanacaklarmış. Yalnız bu durum kolanın rengini biraz açıyormuş, biraz ağartıyormuş. Durum bundan ibaret. 4-MI hakkındaki spekülasyonlar ise bitmek bilmiyor (imiş).
Şu anda bu madde sadece Kaliforniya eyaleti tarafından kanserojen maddeler listesine alınmış durumda. Ancak Center for Science in the Public Interest isimli sivil toplum kuruluşu Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi'ni bu hafta yine uyararak maddenin tüm ülkede kanserojen ilan edilmesini istemiş. Amerikan Alkolsüz İçecek Birliği ise haliyle "la bi git la, olur mu la böyle şey" diyor; ya da daha düzgün çevirecek olursak şöyle diyor: "Yav Kaliforniya bu maddeyi aldı listeye de, çok afedersin ama sıçanlarlan farelerlen yapılan tek bir çalışmayı dayanak aldı bunu yaparken. Bir kere senin benim gibi normal bir insanın o çalışmadaki afedersin bir sıçanın aldığı dozda bu maddeyi alabilmesi için 70 yıl boyunca her gün 2900 şişe kola içmesi lazım la. Ki o zaman da anca fareyi kanser edecek dozu alıyor ha. Neticede biz fare de değiliz. Center for Science mı işte o sırf korkutma taktiği izliyor bak söyleyeyim ben. Bilimde bunun yeri yok. Bilim 4-MI maddesinin yiyecek içecekte bulunmasının insan sağlığına zararlı olmadığını gösteriyor. Bunların yaptığı bilim değil şarlatanlık!"
Bütün bunlara rağmen Coca-Cola ve Pepsi, Kaliforniya yasalarına uymak için renklendirme formüllerini değiştirmeye başlamış bile. Kaliforniya'nın ardından da tüm ülkeye yayılacakmış bu yeni formüllü kola. Sonra bize kadar da gelir diye düşünüyorum. Belki de gelmez. Bakalım.
Benim fikrimi soran yok ama ben kolaya zehir koysalar içerim diyorum. Atkafasının ölümü koladan olsun.
Kaymaklar:
http://www.internazionale.it/news/salute/2012/03/08/la-coca-cola-cambia-colore/ (önce burada gördüm)
http://news.sympatico.ctv.ca/home/coke_pepsi_tweak_colour_to_avoid_cancer_warning/0c26d901 (sonra buraya kaydım)
| Maradona gibi yap: Coca'yı bırak (İtalya'da Coca-Cola'yı da Kokain'i de "Coca" şeklinde kısaltıyorlar) |
1 Aralık 2010
Kenan Doğulu'nun 1995 tarihli albümü
Bazen sıkılıyorum. Bazen sıkılmıyorum. Bazen sıkılıp sıkılmadığımı düşünmüyorum, o anlarda sıkılıyor olsam bile sıkıldığımın farkına varmam mümkün olmuyor. Bununla birlikte sıkılıp sıkılmadığımı düşünmediğim anlarda sıkılmıyor olma ihtimalim sıkılıyor olma ihtimalimden daha fazla olsa bile, sıkılıp sıkılmadığımı düşündüğüm anlarda sıkılıyor olduğum gerçeği karşımızda Etna gibi dikiliyor. Etna'ya mı çıksam lan? 1 saatlik yol. Peeh.
9 Ocak 2010
Is there music after death?
Bundan 1 yıl öncesine kadar ölümle ilgili hiçbir sorunum yoktu. "Ölüp gideriz mınakoim, n'olacak" derdim. En ufak bir tasam bile yoktu bu konuda. Zaten ölümden sonra "yaşam" olduğuna inandığımı söyleyemem (gerçi inanmadığımı da söyleyemem, bilmiyorum, yine de olmaması daha mantıklı geliyor sanki). Diyeceğim odur ki, "ölüm mölüm bize komaz" modundaydım.
Son bir yıldır -artık yaşlanıyor olmamın etkisi midir, onu bilemeyeceğim ama- bu konuda daha çok düşünmeye başladım. Son birkaç haftadır ise tek düşüncem şu: Ölümden sonra yaşam yoksa bile, müzik olsun. Hatta eğer ölümden sonra müzik varsa, 10 dakika sonra ölsem bile sorun olmaz.
Farkındayım, çok klişe durumlar bunlar. Aman da müzik çok güzel bir şeymiş, onu korumalıymışız, ölümden sonra bile yanımızdan ayırmamalıymışız falan. Ama ne yapayım? Böyle hissediyorum. "Böyle klişe klişe şeyler hissetme götoğlanı!" mı diyeyim kendime? Diyorum da, kâr etmiyor ki.
Tabii bu düşünceler dinlediğim her bok için geçerli değil. Fakat öyle şarkılar var ki, onları yalnızca sınırlı bir süre için sınırlı sayıda dinleyebileceğim aklıma geldikçe çıldırayazıyorum. "Kıt kaynakların etkin kullanımı" aldatmacasına da kanmıyorum. "Adaletin bu mu dünya?!" diyorum, mala bağlıyorum. Zaten o şarkılar bu dünyadan değilmiş gibi de geliyor, ulan üç beş ses, üç beş enstrüman bir araya gelince bir insan bu kadar mı zevk alır. Rasyonel değil abi. Rasyonaliteyi sikeyim zaten.
Eğer varsa Tanrı'ya sesleniyorum: "Hacı, oralarda DJlik pozisyonu falan varsa çalışırım bak sabah akşam, değerlendirmeni ona göre yap, şu kulunu üzme."
Başlıktaki sorumuzu tekrarlayalım, repeat after me:
- Is there music after death?
- God only knows.
Son bir yıldır -artık yaşlanıyor olmamın etkisi midir, onu bilemeyeceğim ama- bu konuda daha çok düşünmeye başladım. Son birkaç haftadır ise tek düşüncem şu: Ölümden sonra yaşam yoksa bile, müzik olsun. Hatta eğer ölümden sonra müzik varsa, 10 dakika sonra ölsem bile sorun olmaz.
Farkındayım, çok klişe durumlar bunlar. Aman da müzik çok güzel bir şeymiş, onu korumalıymışız, ölümden sonra bile yanımızdan ayırmamalıymışız falan. Ama ne yapayım? Böyle hissediyorum. "Böyle klişe klişe şeyler hissetme götoğlanı!" mı diyeyim kendime? Diyorum da, kâr etmiyor ki.
Tabii bu düşünceler dinlediğim her bok için geçerli değil. Fakat öyle şarkılar var ki, onları yalnızca sınırlı bir süre için sınırlı sayıda dinleyebileceğim aklıma geldikçe çıldırayazıyorum. "Kıt kaynakların etkin kullanımı" aldatmacasına da kanmıyorum. "Adaletin bu mu dünya?!" diyorum, mala bağlıyorum. Zaten o şarkılar bu dünyadan değilmiş gibi de geliyor, ulan üç beş ses, üç beş enstrüman bir araya gelince bir insan bu kadar mı zevk alır. Rasyonel değil abi. Rasyonaliteyi sikeyim zaten.
Eğer varsa Tanrı'ya sesleniyorum: "Hacı, oralarda DJlik pozisyonu falan varsa çalışırım bak sabah akşam, değerlendirmeni ona göre yap, şu kulunu üzme."
Başlıktaki sorumuzu tekrarlayalım, repeat after me:
- Is there music after death?
- God only knows.
29 Haziran 2009
Kazınım
Birden şunu hatırladım: Lise sona yeni başladığımda, sanırım Kasım ayı civarında bir gün berbere gidip saçlarımı kazıtmıştım. O zamanlar neden böyle bir şey yaptım, hakikaten hatırlamıyorum. Yalnızca berbere gitmiş, berber koltuğuna oturmuş ve "kazıyalım abi" demiştim. O anda berber dükkânındaki herkesin bakışlarını üzerimde hissettiğimi hatırlıyorum. Sonrasında günlerce aynaya bakarken sinir olmuş, "neden kazıttım ki saçları" demiştim. Hatta boktan klasik gitarımı çalmaya çalışırken kafamın gitarın arkasına yansıyan silüetini gördüğümde ağlayayazdığımı anımsarım. Bu kazıtma mevzuundan sonra 2.5 yıldan uzun bir süre boyunca da saçımı hiç kestirmedim; ancak o şekilde telafi edebilmişim herhalde. Yalnız o zamanlar neden kafamı kazıtmak gibi bir şey yaptım, hakikaten hatırlamıyorum. Neyse, en azından 23 yaşımdan itibaren yaklaşık 5 yıldır devam ettirdiğim saç kazıtma alışkanlığına bir hazırlık olmuş.Kazınım dedim de, midem kazınıyor yahu. Bir şeyler verin de yiyeyim abilerim ablalarım.
24 Mayıs 2007
The Autistics feat. The Spastics
Kimi şahane insanlar parmaklarında ne marifetler gizliyor. Klişe olayım; 10 parmağında 10 marifet. Aslında deminden beri Paint vasıtasiyle çizmeye çalışıyorum; ancak başaramadım, yamuk yumuk oldu. Şimdi başka programları da yüklemek etmek lazım, o yüzden sadece anlatmakla yetineceğim.
The Autistics güzel bir grup. Indie olsun, alternative olsun, ne bileyim psychedelic olsun, her tür müziği icra edebiliyorlar. Sağ elin baş parmağı davul çalıyor, işaret parmağı vokalist, orta parmak klavyeci, yüzük parmağı basçı (basist deyince daha artistik oluyor aslında), serçe parmak ise gitarist. Çoğu zaman The Spastics'le beraber çalıyorlar. The Spastics sol elim, güzel elim mantığıyla çalışıyor. Davulda baş parmak, basta işaret parmağı, piyano ve vokalde orta parmak, nefesli çalgılarda (oh, brass section) yüzük parmağı, yaylı çalgılarda ise (string section, suyundan da) serçe parmak dizilimiyle takılıyorlar. The Spastics'in müziğinde barok pop, çember pop etkileri oldukça yoğun; ancak The Autistics'le işbirliği yaptıklarında her türlü müziğe uyum sağlayabiliyorlar.
Çalışma prensibine gelince: Bu grupların sahibi insanımız hangi enstrümanların çalmasını istiyorsa çalgının sahibi olan parmağı düz bir şekilde tutuyor, çaldırmak istemediği enstrümanları ise aya tabir ettiğimiz avuç içine doğru kapatıyor. Görüldüğü üzre basit bir çalışma prensibi var. Seviyoruz bu parmakları, bayılıyoruz.
The Autistics güzel bir grup. Indie olsun, alternative olsun, ne bileyim psychedelic olsun, her tür müziği icra edebiliyorlar. Sağ elin baş parmağı davul çalıyor, işaret parmağı vokalist, orta parmak klavyeci, yüzük parmağı basçı (basist deyince daha artistik oluyor aslında), serçe parmak ise gitarist. Çoğu zaman The Spastics'le beraber çalıyorlar. The Spastics sol elim, güzel elim mantığıyla çalışıyor. Davulda baş parmak, basta işaret parmağı, piyano ve vokalde orta parmak, nefesli çalgılarda (oh, brass section) yüzük parmağı, yaylı çalgılarda ise (string section, suyundan da) serçe parmak dizilimiyle takılıyorlar. The Spastics'in müziğinde barok pop, çember pop etkileri oldukça yoğun; ancak The Autistics'le işbirliği yaptıklarında her türlü müziğe uyum sağlayabiliyorlar.
Çalışma prensibine gelince: Bu grupların sahibi insanımız hangi enstrümanların çalmasını istiyorsa çalgının sahibi olan parmağı düz bir şekilde tutuyor, çaldırmak istemediği enstrümanları ise aya tabir ettiğimiz avuç içine doğru kapatıyor. Görüldüğü üzre basit bir çalışma prensibi var. Seviyoruz bu parmakları, bayılıyoruz.
15 Mayıs 2007
Ne Kadar Da Göndermecisiniz Rüya Hanım
Bu sabah gördüğüm bir rüya kafamda sorumsu bir şey oluşmasına sebep oldu: İnsan bir süre önce bir rüya görmüş olsun; ancak o rüyayı hiçbir şekilde hatırlamıyor, daha önce de hiç hatırlamamış, gördüğünün farkına varmamış olsun. Aradan zaman geçtikten sonra başka bir rüya içerisinde eski rüyadan, o eski rüyada gerçekleşmiş bir olaydan (tabi ki gerçekmişçesine) bahsetsin. Uyandıktan sonra "Ahanda ben demin gördüğüm rüyada eski bir rüyamdan bahsettim ve o eski rüyayı şimdi hatırladım; şöyle şöyleydi böyle böyleydi." desin. Bu mümkün müdür?
Bu durum tamamen beynin rüyada kurguladığı bir rüyaya yada beynin rüyada kurguladığı bir olaya mı delalet eder, yoksa öyle bir rüya gerçekten görülmüş müdür?
Tabii ki yeni görülen rüya içerisinde, hatırlanan eski rüyadaki olayın bir rüya değil, gerçek olduğu düşünülüyor. "Rüyasal gerçek dünya" tabir ettiğimiz pek sevgili arkadaşımız kendisi.
Var mıdır böyle bir şey, rüya şeysi soruyorum hemen silicem.
Bu durum tamamen beynin rüyada kurguladığı bir rüyaya yada beynin rüyada kurguladığı bir olaya mı delalet eder, yoksa öyle bir rüya gerçekten görülmüş müdür?
Tabii ki yeni görülen rüya içerisinde, hatırlanan eski rüyadaki olayın bir rüya değil, gerçek olduğu düşünülüyor. "Rüyasal gerçek dünya" tabir ettiğimiz pek sevgili arkadaşımız kendisi.
Var mıdır böyle bir şey, rüya şeysi soruyorum hemen silicem.
29 Aralık 2006
Soğan Yüzüğü
Birisiyle sözlenince söz yüzüğü, nişanlanınca nişan yüzüğü, evlenince evlilik yüzüğü falan takarız ya. Birisiyle soğanlanınca da soğan yüzüğü takmalıyız o zaman.
Sponsored by McDonalds.
Sponsored by McDonalds.
11 Kasım 2006
Her Şey Uçsun
Bazen bir zaman/mekân düşlüyorum. Müziğin kitlelere dinletilmek ya da albüm satmak/konser vermek için yapılmadığı, öykülerin yazıya dökülmediği, her şeyin o an için yaşandığı ve o andan sonra uçup gittiği, hiçbir şeyin kaydedilemediği bir yer. Teknoloji diye bir şeyin olmadığı, belki tamamen pastoral bir mekân.
Bunları söyleyince hemen aklıma The Beatles'ın Mother Nature's Son'ı ve Mazhar Fuat Özkan'ın Sanatçının Öyküsü'sü (ekleri sorunlu Türkçem) geldi. Bilmiyorum anlatmak istediğim o tip bir şey miydi? Aslında tam da değil. Zihnimdeki bu imgeyle ilgili o huzur hissini sözcüklere dökemiyorum pek.
Yanındaki insana/insanlara bütün gün şarkılar çal, söyle; o/onlar çalsın söylesin. Öyküler anlatılsın. Ama bunların tümü muhteşem şeyler olsun, muhteşem şeyler olmasına karşın hepsi yok olup gitsin, uçsun. Çünkü o muhteşemliğin ucu bucağı olmasın, her zaman o güzellikteki şeyler ortaya çıkacak olsun. Konfor olmasın, yalnızca huzur ve sakinlik olsun.
Bu tip bir yaşamın eski dönemlerde yaşandığını söyleyecek olanlar çıkabilir. Hayır ama, bu bir ütopya; ne geçmişte oldu, ne de gelecekte olacak. Aslında bu, insanların teknoloji ya da bilimle ilgili her şeyin farkında olduğu ve işte tam da bu farkındalık yüzünden bütün bunları kenara attığı bir zaman ve mekâna dair bir ütopya.
Bu ütopya kimilerine son derece distopik ve sıkıcı gelecektir, farkındayım. Zaten ben böyle bir ütopyayı yaşarsam hiç mi sıkılmayacağım, "kuşlar, böcekler, lay lay" diyerek her daim huzurlu mu olacağım? Yok böyle bir şey tabii ki. Yine de zaman zaman ihtiyaç duyulabiliyor buna yakın şeylere. Son zamanlarda bu tip bir dönem yaşıyorum, hepsi bu sanırım.
Bugün de bir korudan geçtim zaten, kulağımda güzel ve sakin bir müzikle, çimlere uzanasım geldi; ama işim vardı, şehre inmek durumundaydım, girdim hengâmeye yeniden. O hengâme de güzel.
10 Haziran 2006
15 Mayıs 2006
Çöpkuşağı Sokak
Geçen gün pek sevgili Kadıköy-Üsküdar otobüsüyle seyahat ederken (yine mi otobüs maceraları behey Tolga?) apartmanlara dikkat ettim (aferin iyi yapmışsın). Çiğdem Apt., Ercan Apt., Yonca Apt., Yıldız Apt., Can Apt. vs...
Apartmanlara "isim" vermenin harika bir şey olduğunu düşündüm. Üstelik apartmanlara "Cumhuriyet Apt." gibi isimler yerine "Didem Apt." gibi insan isimleri vermenin çok daha güzel olduğu kanısına vardım. Apartmanlar, o isimlerle bir kişilik kazanıyor. "No: 158" kadar soğuk bir ifade daha var mıdır yeryüzünde (muhakkak vardır).
İzmir'in cadde ve sokaklarına, Ankara'nın "bazı" cadde ve sokaklarına da üzüldüm sonra. "8. cadde", "1327 sokak"... Kimilerine daha kullanışlı gelebilir bunlar, ki aynı insanlar Mernis falan denen sistemi de savunuyorlar utanmadan. Her neyse, bak yine dağıldı konu.
Diyorum ki, caddelere, sokaklara hele hele apartmanlara güzel isimler verelim. Apartman isimleri hep insan ismi olsun. Cadde ve sokak isimleri de bitki isimleri falan olabilir, mesela "Söğüt Sokak"; veya herhangi bir nesneyi belirtebilir; "Kadife Sokak". Ya da "Bestekâr Sokak" tarzı isimler de olabilir; ne güzel lan.
Diyorum ki, caddelere, sokaklara hele hele apartmanlara güzel isimler verelim. Apartman isimleri hep insan ismi olsun. O apartmanlara o isimlerin kişilik özellikleri sinsin; ama mümkünse "Taylan Apt." olmasın yahu...
Apartmanlara "isim" vermenin harika bir şey olduğunu düşündüm. Üstelik apartmanlara "Cumhuriyet Apt." gibi isimler yerine "Didem Apt." gibi insan isimleri vermenin çok daha güzel olduğu kanısına vardım. Apartmanlar, o isimlerle bir kişilik kazanıyor. "No: 158" kadar soğuk bir ifade daha var mıdır yeryüzünde (muhakkak vardır).
İzmir'in cadde ve sokaklarına, Ankara'nın "bazı" cadde ve sokaklarına da üzüldüm sonra. "8. cadde", "1327 sokak"... Kimilerine daha kullanışlı gelebilir bunlar, ki aynı insanlar Mernis falan denen sistemi de savunuyorlar utanmadan. Her neyse, bak yine dağıldı konu.
Diyorum ki, caddelere, sokaklara hele hele apartmanlara güzel isimler verelim. Apartman isimleri hep insan ismi olsun. Cadde ve sokak isimleri de bitki isimleri falan olabilir, mesela "Söğüt Sokak"; veya herhangi bir nesneyi belirtebilir; "Kadife Sokak". Ya da "Bestekâr Sokak" tarzı isimler de olabilir; ne güzel lan.
Diyorum ki, caddelere, sokaklara hele hele apartmanlara güzel isimler verelim. Apartman isimleri hep insan ismi olsun. O apartmanlara o isimlerin kişilik özellikleri sinsin; ama mümkünse "Taylan Apt." olmasın yahu...
1 Mart 2006
29 Ocak 2006
Güneşe Açık Mektup
Güneşin doğmayacağı bir günü bekliyorum. Öyle bir gün olsun ki saat sabahın 7'si olsun, 8'i olsun, 9'u olsun güneş doğmasın; 10 olsun, 11 olsun, 12 olsun yine doğmasın. Hiç doğmasın o gün güneş. Hatta doğacak gibi olsun ama doğmasın, böyle alacakaranlık modunda geçsin o gün. İnsanlar neye uğradığını şaşırsın, peşinde koşturdukları şeylerin aslında ne kadar saçmasalak olduğunu görsün. Ben penceremden keyfine bakacağım o güneşsiz günün. Çok mu şey istiyorum lan? Doğmasana be, doğma!
Alakasız öneri: Terry Gilliam'ın Time Bandits'ini izleyin; süper lan.
Kendime öneri: Oğlum git kuzey ya da güney kutbuna; veya oralara yakın bir yerlere. Güneş müneş doğmuyor, bazen de batmıyor. Gidebildiğince kuzeye git. Git hadi, git; gözüm görmesin seni. Salak.
Alakasız öneri: Terry Gilliam'ın Time Bandits'ini izleyin; süper lan.
Kendime öneri: Oğlum git kuzey ya da güney kutbuna; veya oralara yakın bir yerlere. Güneş müneş doğmuyor, bazen de batmıyor. Gidebildiğince kuzeye git. Git hadi, git; gözüm görmesin seni. Salak.
22 Ocak 2006
Çöpkuşağı Ne Demekti? (Şimdi!)
Belki biraz geç oldu "çöpkuşağı"nın ne menem bir şey (menemen bir şey) olduğunu açıklamak için; ama varsın geç olsun:
Sokaklarımızda, caddelerimizde çöplerden arta kalan sular bir iz bırakır. Pek renkli bir izdir o, gökkuşağının yedi rengini ve hatta daha fazlasını barındırır. Yaklaşık 2,5 yıllık Ankara yaşantımın ikinci yılının hemen başlarında bu "iz"i tekrardan gördüğümde, "ahanda" demiştim; işte "çöpkuşağı".
Budur işte, daha ötesi yok.
Sokaklarımızda, caddelerimizde çöplerden arta kalan sular bir iz bırakır. Pek renkli bir izdir o, gökkuşağının yedi rengini ve hatta daha fazlasını barındırır. Yaklaşık 2,5 yıllık Ankara yaşantımın ikinci yılının hemen başlarında bu "iz"i tekrardan gördüğümde, "ahanda" demiştim; işte "çöpkuşağı".
Budur işte, daha ötesi yok.
19 Ocak 2006
Şişe Bitirmece
Her zaman başıma gelen bir şey var: Ne zaman bir içeceğin (kolaydı, gazozdu, meyve suyuydu vs.) sonu kalmış olsa ve tamamını bardağa boşaltmaya çalışsam, hakikaten de tamamı bardağa boşalıyor. Yalnız ilginç bir şekilde şişenin içindeki sıvı bardak tam taşmak üzereyken tükeniyor; ama bardak asla taşmıyor. Şişenin içinde bir damla daha sıvı olsa o bardak kesin taşacak. Allah'ın hikmeti midir artık nedir, bilemedim. Bardak ağzına kadar dolar, şişenin dibinde kalan içecek de tamamen biter. Amin.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


















