Akşam sokakta dört liseli genç tek sıra hâlinde kaldırımda yürüyordu. Sonra içlerinden birisi, "Neden Beatles gibi yürüyorüz biz?" diye sordu (Abbey Road göndermesi, if you know what I mean). Ben de gülümsemeden edemedim tabii. 50 yıldan uzun bir süre önce dağılmış olan bir grubun Türkiye'de bile gencecik insanlar arasında esprilerde bir referans noktası olmayı sürdürmesi beni gülümsetmesin de ne yapsın?
Günlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Günlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
3 Ekim 2022
23 Ağustos 2012
Yoğurtlu semizotu için hangi iç mihrak düğmeye bastı?
Kendimi bildim bileli yoğurtlu semizotu denen mahluk annemin favorilerinden biridir. Yaz kış demeden yapar. Hele ki yazın, yoğurtlu semizotu, mutfağın en önemli öğelerinden biri hâline gelir. Bazen bir öğün olarak, bazen de salata niyetine masadaki yerini alır. Daha önce öyle dışarıda, elde belde hiç gözüme çarpmayan bir şeydi bu; ancak bu yaz ne olduysa oldu, birden popülerleşti. Önce birkaç restoranda menünün bir parçası olarak gördüm, şaşırdım; sonra yoğurtlu semizotundan bahseden insanlar duydum, "neden?!" diye sordum kendime. Dün akşam üzeri bunun hakkında yazmayı bile düşünmüştüm ki, dün gece ve bugün şu saate kadar Ekşi Sözlük'te hakkında 30 giriş birden yapıldığını gördüm.
Anlayabilmiş değilim. Aklıma birkaç olasılık geliyor: Ya bir dizide sevilen bir karakter yoğurtlu semizotu yedi veya ondan bahsetti, ya televizyonda gördüğümüz kıçımın doktorlarından biri faydalarından söz etti, ya da sırf bana kıllık olsun diye annem bir anda "düğmeye bastı" ve bunu "popüler" yaptı. Çok fena kıllanıyorum, aslında annem toplumu yönlendirme gücünü bir şekilde elinde bulunduran bir insan mı? Korkuyorum. Yarın öbür gün Twitter'da "trend" neyin olursa şaşırmayacağım.
Anlayabilmiş değilim. Aklıma birkaç olasılık geliyor: Ya bir dizide sevilen bir karakter yoğurtlu semizotu yedi veya ondan bahsetti, ya televizyonda gördüğümüz kıçımın doktorlarından biri faydalarından söz etti, ya da sırf bana kıllık olsun diye annem bir anda "düğmeye bastı" ve bunu "popüler" yaptı. Çok fena kıllanıyorum, aslında annem toplumu yönlendirme gücünü bir şekilde elinde bulunduran bir insan mı? Korkuyorum. Yarın öbür gün Twitter'da "trend" neyin olursa şaşırmayacağım.
Sevmiyorum seni yoğurtlu semizotu. Zaten sadeni de sevmezdim!
1 Aralık 2010
Kenan Doğulu'nun 1995 tarihli albümü
Bazen sıkılıyorum. Bazen sıkılmıyorum. Bazen sıkılıp sıkılmadığımı düşünmüyorum, o anlarda sıkılıyor olsam bile sıkıldığımın farkına varmam mümkün olmuyor. Bununla birlikte sıkılıp sıkılmadığımı düşünmediğim anlarda sıkılmıyor olma ihtimalim sıkılıyor olma ihtimalimden daha fazla olsa bile, sıkılıp sıkılmadığımı düşündüğüm anlarda sıkılıyor olduğum gerçeği karşımızda Etna gibi dikiliyor. Etna'ya mı çıksam lan? 1 saatlik yol. Peeh.
20 Kasım 2010
Ne limonu la?
Cataniamızın sevgili tren istasyonuna gider iken yolda bir satıcıyla karşılaştım. Tezgahında kocaman, dana gibi meyveler vardı. Ne olduğunu öğrenmeliydim, eksik kalmamalıydım. Gittim abinin yanına "Bunlar ne hacı?" diye sordum. "Bunlar limon kardeş" dedi, "ama yemek için." Ortasında bildiğimiz limon var (ahah, "bildiğimiz limon" ne demekse); normal, ekşi limon işte bildiğin. Yenen kısmı orası değil, kenarlardaki etli kısmı yiyorsun, fena değil, yenir. Pek tadı tuzu yok gerçi, yani o kısım için "ekşi" diyemezsin, ekşi değil, ama "tatlı" da diyemezsin, çünkü tatlı da değil. Peki yenmez mi? Yenir, mis gibi de yenir. Hatta limon yemeyi seviyorsan ortasını da ye ekşi ekşi, senin tercihin, ben karışamam ona. Buyur.
11 Kasım 2010
Dalle strade di Catania
Madem
saçma sapan fotoğraflar çekiyorum, neden o çektiğim
fotoğrafların bir kısmını bloga koymayayım anlayışına
kapılarak, Catania sokaklarından birkaç "enstantane"
(teytey) sunmak istiyorum sizlere (oh oh) sevgili Çöpkuşakçıları.
Tarihi
şehir merkezinin periferisinde yer alan Via Stella Polare'de alınmış
olan bu ilk fotoğrafımızda, gördüğünüz üzere, sevgili Santo
kardeşimiz "hayata veda etmiş", fakat "sevenleri"
onu unutmamış ve bu afişi asmışlar: "<3 SANTO <3 HER
ZAMAN KALBİMİZDESİN", adeta atamız gibi, "Santo ölmedi,
yüreğimizde yaşıyor". Kimbilir hangi mafya hesaplaşmasında
nalları dikti gencecik Santo. Bir de burada sokaklarda fotoğraflı
ölüm yıldönümü ilanları var her yerde. "Bilmemkimin
ölümünün bilmemkaçıncı yıldönümü, sevenleri gelsin şurada
anma yapacağız" falan. Mafya hesaplaşmalarında ölenler
bence o da, ya da Sicilya geleneği, bilemedim. Henüz bu son söylediğim şeye dair bir fotoğraf çekemedim; ama çeker eklerim, ne yani, laf.
Yine ilk fotoğrafın alındığı yere yakın bir yer olan Piazza Caduti del Mare'de çektiğim bu fotoğrafta ise, Catania fanlarının Palermo'ya olan "sevgilerini" görüyoruz: "Suck, Palermo!" Ayrıca fotoğrafın hemen sağ üst köşesinde İtalyamızda görmeye alışık olmadığımız sokak köpeklerinden birini görüyoruz. Şu ana kadar gittiğim İtalya kentlerinin hiçbirisinde (Milano, Bergamo, Siena, Floransa, Trento, Roma) sokak köpeğine ya da kedisine rastlamamıştım. Fakat Catania'da 10 gün içerisinde şimdilik 2 sokak köpeği ve 3 sokak kedisi görmüş olmanın mutluluğunu yaşıyorum. Saymaya devam edeceğim.
Bu posttaki en güzel fotoğrafı ise en sona sakladım. Sanırım bunu da bir önceki fotoğrafın çekildiği Piazza Caduti del Mare'ye giden yolda, Via Maria Ss. Assunta'da çekmiş olmalıyım: "Gökyüzünde emirleri Allah verir, sokaklarda..." Sanıyorum şair burada "Nel cielo comanda Dio e nelle strade comando io" ("Gökyüzünde emirleri Allah verir, sokaklarda ben") yazmak isterken, tam "io"yu ("ben") yazacağı sırada vurulmuş. Mafya affetmez. Allah mısın arkadaşım?
Sicilya'dan bildirdim.
9 Eylül 2010
9 Ocak 2010
Is there music after death?
Bundan 1 yıl öncesine kadar ölümle ilgili hiçbir sorunum yoktu. "Ölüp gideriz mınakoim, n'olacak" derdim. En ufak bir tasam bile yoktu bu konuda. Zaten ölümden sonra "yaşam" olduğuna inandığımı söyleyemem (gerçi inanmadığımı da söyleyemem, bilmiyorum, yine de olmaması daha mantıklı geliyor sanki). Diyeceğim odur ki, "ölüm mölüm bize komaz" modundaydım.
Son bir yıldır -artık yaşlanıyor olmamın etkisi midir, onu bilemeyeceğim ama- bu konuda daha çok düşünmeye başladım. Son birkaç haftadır ise tek düşüncem şu: Ölümden sonra yaşam yoksa bile, müzik olsun. Hatta eğer ölümden sonra müzik varsa, 10 dakika sonra ölsem bile sorun olmaz.
Farkındayım, çok klişe durumlar bunlar. Aman da müzik çok güzel bir şeymiş, onu korumalıymışız, ölümden sonra bile yanımızdan ayırmamalıymışız falan. Ama ne yapayım? Böyle hissediyorum. "Böyle klişe klişe şeyler hissetme götoğlanı!" mı diyeyim kendime? Diyorum da, kâr etmiyor ki.
Tabii bu düşünceler dinlediğim her bok için geçerli değil. Fakat öyle şarkılar var ki, onları yalnızca sınırlı bir süre için sınırlı sayıda dinleyebileceğim aklıma geldikçe çıldırayazıyorum. "Kıt kaynakların etkin kullanımı" aldatmacasına da kanmıyorum. "Adaletin bu mu dünya?!" diyorum, mala bağlıyorum. Zaten o şarkılar bu dünyadan değilmiş gibi de geliyor, ulan üç beş ses, üç beş enstrüman bir araya gelince bir insan bu kadar mı zevk alır. Rasyonel değil abi. Rasyonaliteyi sikeyim zaten.
Eğer varsa Tanrı'ya sesleniyorum: "Hacı, oralarda DJlik pozisyonu falan varsa çalışırım bak sabah akşam, değerlendirmeni ona göre yap, şu kulunu üzme."
Başlıktaki sorumuzu tekrarlayalım, repeat after me:
- Is there music after death?
- God only knows.
Son bir yıldır -artık yaşlanıyor olmamın etkisi midir, onu bilemeyeceğim ama- bu konuda daha çok düşünmeye başladım. Son birkaç haftadır ise tek düşüncem şu: Ölümden sonra yaşam yoksa bile, müzik olsun. Hatta eğer ölümden sonra müzik varsa, 10 dakika sonra ölsem bile sorun olmaz.
Farkındayım, çok klişe durumlar bunlar. Aman da müzik çok güzel bir şeymiş, onu korumalıymışız, ölümden sonra bile yanımızdan ayırmamalıymışız falan. Ama ne yapayım? Böyle hissediyorum. "Böyle klişe klişe şeyler hissetme götoğlanı!" mı diyeyim kendime? Diyorum da, kâr etmiyor ki.
Tabii bu düşünceler dinlediğim her bok için geçerli değil. Fakat öyle şarkılar var ki, onları yalnızca sınırlı bir süre için sınırlı sayıda dinleyebileceğim aklıma geldikçe çıldırayazıyorum. "Kıt kaynakların etkin kullanımı" aldatmacasına da kanmıyorum. "Adaletin bu mu dünya?!" diyorum, mala bağlıyorum. Zaten o şarkılar bu dünyadan değilmiş gibi de geliyor, ulan üç beş ses, üç beş enstrüman bir araya gelince bir insan bu kadar mı zevk alır. Rasyonel değil abi. Rasyonaliteyi sikeyim zaten.
Eğer varsa Tanrı'ya sesleniyorum: "Hacı, oralarda DJlik pozisyonu falan varsa çalışırım bak sabah akşam, değerlendirmeni ona göre yap, şu kulunu üzme."
Başlıktaki sorumuzu tekrarlayalım, repeat after me:
- Is there music after death?
- God only knows.
29 Haziran 2009
Kazınım
Birden şunu hatırladım: Lise sona yeni başladığımda, sanırım Kasım ayı civarında bir gün berbere gidip saçlarımı kazıtmıştım. O zamanlar neden böyle bir şey yaptım, hakikaten hatırlamıyorum. Yalnızca berbere gitmiş, berber koltuğuna oturmuş ve "kazıyalım abi" demiştim. O anda berber dükkânındaki herkesin bakışlarını üzerimde hissettiğimi hatırlıyorum. Sonrasında günlerce aynaya bakarken sinir olmuş, "neden kazıttım ki saçları" demiştim. Hatta boktan klasik gitarımı çalmaya çalışırken kafamın gitarın arkasına yansıyan silüetini gördüğümde ağlayayazdığımı anımsarım. Bu kazıtma mevzuundan sonra 2.5 yıldan uzun bir süre boyunca da saçımı hiç kestirmedim; ancak o şekilde telafi edebilmişim herhalde. Yalnız o zamanlar neden kafamı kazıtmak gibi bir şey yaptım, hakikaten hatırlamıyorum. Neyse, en azından 23 yaşımdan itibaren yaklaşık 5 yıldır devam ettirdiğim saç kazıtma alışkanlığına bir hazırlık olmuş.Kazınım dedim de, midem kazınıyor yahu. Bir şeyler verin de yiyeyim abilerim ablalarım.
30 Mayıs 2009
Anahtar
Benim yaşadığım bir ev var (şok edici bir bilgi oldu bu sanırım). Evim giriş katında (sarsıcı bilgiler devam ediyor). Evimin bir balkonu var; balkonun da biri odaya açılan normal balkon kapısı, diğeri parmaklıklı demir kapı olmak üzere iki kapısı var (çok şaşırıyorsunuz, farkındayım).
Bugün bakkala gittim (hadi ya?). Dur şöyle anlatayım.
Bugün bakkala gitmek için evden çıkacağım, kıçımda bir şort var, ceplerini kontrol ettim dışarıdan. İçinde para olduğuna, bunun yanında evin de anahtarı olduğuna kanaat getirdim ve çıktım. Bakkalımla sohbetimi ettim, alışverişi yaptım evime döndüm. Cebimden anahtarı bir çıkardım, baktım ki balkonun anahtarı. Evin anahtarı evde kalmış. Balkona tırmandım, şükürler olsun ki yaz ayı olduğu için içteki kapı kapalı değil (içteki kapı dıştan açılmıyor); ama dıştaki demir kapı kilitli. Cebimde o demir kapının anahtarı var, oh. Açtım balkondan daldım eve. Tip tip baktı yoldan geçenler (evim cadde üzerinde). İnsan böyle durumlarda kendi kendine yüksek sesle konuşuyor, daha bir salak görünüyor.
Balkona tırmanıp, demir kapıyı açmaya çalışan bir angut neredeyse bağırarak şöyle diyor kendi kendine: "Oha be, anahtarı unutmuşum eheh, olacak iş değil ya, neyse ki bu balkonun anahtarı yanımdaymış ahuahua."
O balkonun kapısının anahtarı cebime nereden nasıl girdi, onu anlamadım ben.
Biliyorum hiç ilginç bir anı değil bu, kime ne yazıyorum işte. Belki kendime hatırlatmak istiyorum, belki bana komik geldi, hatırlayıp o anı yeniden yaşamak istiyorum. Allah allah ya. Sıkıcıysam kime ne lan? Etiket falan da yok size, hadi.
Bugün bakkala gittim (hadi ya?). Dur şöyle anlatayım.
Bugün bakkala gitmek için evden çıkacağım, kıçımda bir şort var, ceplerini kontrol ettim dışarıdan. İçinde para olduğuna, bunun yanında evin de anahtarı olduğuna kanaat getirdim ve çıktım. Bakkalımla sohbetimi ettim, alışverişi yaptım evime döndüm. Cebimden anahtarı bir çıkardım, baktım ki balkonun anahtarı. Evin anahtarı evde kalmış. Balkona tırmandım, şükürler olsun ki yaz ayı olduğu için içteki kapı kapalı değil (içteki kapı dıştan açılmıyor); ama dıştaki demir kapı kilitli. Cebimde o demir kapının anahtarı var, oh. Açtım balkondan daldım eve. Tip tip baktı yoldan geçenler (evim cadde üzerinde). İnsan böyle durumlarda kendi kendine yüksek sesle konuşuyor, daha bir salak görünüyor.
Balkona tırmanıp, demir kapıyı açmaya çalışan bir angut neredeyse bağırarak şöyle diyor kendi kendine: "Oha be, anahtarı unutmuşum eheh, olacak iş değil ya, neyse ki bu balkonun anahtarı yanımdaymış ahuahua."
O balkonun kapısının anahtarı cebime nereden nasıl girdi, onu anlamadım ben.
Biliyorum hiç ilginç bir anı değil bu, kime ne yazıyorum işte. Belki kendime hatırlatmak istiyorum, belki bana komik geldi, hatırlayıp o anı yeniden yaşamak istiyorum. Allah allah ya. Sıkıcıysam kime ne lan? Etiket falan da yok size, hadi.
3 Mayıs 2009
Futbol, alkış ve yalnızlık
Bir ev arkadaşım var benim. Kendisi benden epeey büyük, kocaman adam olmuş maşallah, tütütü, nazar değmesin. 40 yaşında falan herhalde. Neyse, fanatik bir Fenerbahçeli. Bu gece de Beşiktaş - Fenerbahçe maçı vardı malum. Hasan abi kendi odasında kurmuş düzenini, Digiturk falan, izliyor maçı. Ben kendi odamda takılırken içeriden alkış sesleri duyuyorum. Bağırma yok bugün (normalde bağırırdı). Sanırım Fenerbahçe'nin şampiyonluk iddiası kalmadığından bağırmıyor; ama ne zaman içeriden bir alkış sesi duysam anlıyorum ki Fenerbahçe gol atmış. Öyle bir iki alkış değil ha, 30 saniye falan sürüyor bu alkışlar. Maç sırasında iki kez alkış alarmı aldım, tamam dedim Fenerbahçe iki gol atmış. Biraz önce de son alkışları aldım, saate baktım, dedim herhalde maç bitti, onu alkışlıyor. Hakikaten onu alkışlıyormuş.
21 Ekim 2007
Oyun: Semaver ve Kumpanya

Semaver Kumpanya gerçekten iyi niyetli ve samimi insanların biraraya gelip kurduğu bir tiyatro topluluğu. En azından Ekşi Sözlük'te hakkında yazılanlara bakınca, ya da topluluğun internet sayfalarını şöyle bir kolaçan edince insan bunu düşünüyor. Ki Türkiye'de tiyatro yapmak kolay iş değil, bu insanlar bir şeyler yapmaya çalışıyor. En üstte de Işıl Kasapoğlu ismi duruyor.
Daha önce Semaver Kumpanya hakkında, adını duymuş olmamın dışında herhangi bir bilgim yoktu. Herhangi bir oyunlarını da izlememiştim. 19-20 Ekim tarihlerinde İzmir Sanat'ta Semaver ve Kumpanya isimli yeni oyunlarını sergileyeceklerini duyunca Ayça'yla beraber "Kak gidelim!" dedik ve gittik.
Söz konusu olan, "tiyatro" olduğu için ve Türkiye Cumhuriyeti sınırları dahilinde pek az kimse tiyatroya meraklı/hevesli olduğu için herhangi bir topluluk veya oyun hakkında kötü bir şeyler söylemek neredeyse yasak. "Beğenmedim, kötüydü." falan derseniz ne snobluğunuz kalıyor, ne de bir taraflarınızın, vücudunuzun diğer bölgelerine göre daha kalkık olduğu hakkında spekülasyonlar sona eriyor. Ayrıca topluluğun Semaver ve Kumpanya dışındaki herhangi bir oyununu izlememiş olduğum için topluluk hakkında bir genelleme yapmam da mümkün değil. Yalnız bu oyun gerçekten kötü, gerçekten sıkıcı.
Ekşi Sözlük'te bu oyunu da çok beğenmişler. Hakikaten de oyun sırasında pek çok izleyici pek çok noktada kahkahadan geberdi, alkışlar koptu vs. Benim zihmin ve bedenim ise bir iki yerde gülümsemek dışında en ufak bir tepki gösteremedi ne yazık ki. Gerçi, tiyatro sanatı hakkında öyle derin bilgilere sahip bir kişi değilim; ama örneğin bir komediye gidiyorsam eğlenmek, gülmek isterim, güzel espriler beklerim falan. Kalkıp da sahne tasarımı, ışıklandırma ve benzeri konularda atıp tutamam doğal olarak. Oyunda neler vardı? Bir önceki asırdan kalma sıradan espriler, bir iki küfürlü söz (insanlar gösteri sanatlarında küfür duyunca gülmeden duramıyor ne de olsa; ha kötü bir şey değil, ben de gülüyorum yahu)... Peki yaratıcılık? I-ıh. Aslında bilemiyorum, belki de biz oyunu kavrayacak kabiliyete sahip değildik. 50 milyon Elvis hayranı yanılıyor olamaz.
Bu bir komediymiş ve topluluğun kendi tabiriyle "şamatası bol bir 'oyun içinde oyun'..." imiş. Oyun içinde oyun kısmı tamam da, şamatası bol kısmına itiraz ediyorum hakim bey. Hoş sahneler elbette vardı da, birkaç güzel sahne oyunu güzel yapmaya yetmiyor tabii.

Oyun akşam 9'a doğru başladı. Saat 10 olmuş ve ilk perde henüz bitmemişti; ama ben sıkıntıdan patlamak üzereydim. Ayça'yla göz göze geldik. İkimiz de oyundan çıkmanın şahane bir şey olacağını düşünüyorduk. İlk perdenin ne zaman biteceğini bilmediğimiz için ve "Ya tek perde oynuyorlarsa?" telaşı içerisinde apar topar salondan çıktık. Salondan çıkarken ikimizin de çeşitli sakarlıklarla oraya buraya çarpmış oluşumuz konu dışı.
Oyun gerçekten başarısız, gerçekten sıkıcı. Hani aynı yargıyı üç paragraf arayla tekrar etmiş oldum; ama ne yapayım, elimde değil. Ha şimdi derseniz ki, "Bir oyunun tamamını izlemeden oyun hakkında nasıl hemen böyle bir yargıya varıyorsun?", ben de "Varıyorum." derim, başka bir şey demem. Genelde bir filmden, bir oyundan, bir konserden ne kadar sıkılırsam sıkılayım "Bir sonunu göreyim yahu, bir tamamlayayım şunu." düşüncesiyle o gösteriyi elimden geldiğince izlemeye devam eden bir kişiyimdir üstünüze afiyet. Ancak olmayınca da olmuyor be, çok kasmaya gerek yok. Duramadık, sonunu getirmeye gücümüz yetmedi.
Şimdi bu yazının yazılış amacı nedir, kıssadan hisse vermektir (bundan sonra Çöpkuşağı'nda her kıssamın sonunda bir hisse vereceğim; korkmayın, yalan): Bir işi yapılırken duyulan aşk, gösterilen fedakârlık, azim, sebat ve benzeri özellikler ortaya çıkan şeyin güzel olmasını garantilemiyor. İyi niyet, iyi niyet de; nereye kadar yahu?
İstiyorsanız gidin, izleyin. Sıkılırsanız sorumluluk kabul etmem.
Semaver Kumpanya resmi sayfası
Semaver Kumpanya hakkında ekşi sözlük'te yazılanlar
Semaver ve Kumpanya oyunu hakkında ekşi sözlük'te yazılanlar
23 Eylül 2007
While My Guitar Gently Beeps
Birkaç zaman önce Ayça'yla Kordon'da çiğdem çitlerken (tam İzmirli oldun Tolga), "Lan neden bi' müzik bloĞu açmıyoruz ki? Açıveelim, gitsin." şeklinde düşüncelere gark olmuş idik. Dün gece oturduk, yaptık, ettik (en çok çabayı da Ayça sarf etti, yeniden teşekkür ediyorum kendisine, evet); birkaç da post ekledik. Ben de, "Artık buradan duyurmanın vaktidir Tolga." dedim kendimce.
Yukarıda gördüğünüz zımbırtı, blogun ilk gönderisinin bir kısmının ekran görüntüsü; aynı zamanda zincirleme isim tamlaması.
Girin, okuyun, yorum yazın, bi'şeyler yapın: While My Guitar Gently Beeps.
Düt düt düt düt, ooooohh.
Girin, okuyun, yorum yazın, bi'şeyler yapın: While My Guitar Gently Beeps.
Düt düt düt düt, ooooohh.
4 Ağustos 2007
Dünyanın en sıkıcı işi olan bankacılıktan...
...kurtuldum.
Bir süredir pek bir şey yazmıyorum, farkındayım. Sanıyorum bir süre daha yazamayacağım; çünkü İzmir'e taşınıyorum. İşler, güçler ve benzeri.
Bir süredir pek bir şey yazmıyorum, farkındayım. Sanıyorum bir süre daha yazamayacağım; çünkü İzmir'e taşınıyorum. İşler, güçler ve benzeri.
9 Temmuz 2007
İyi Bir Ev Ekonomisti Olmanın 10 Altın Kuralı
Konu nerden ve nasıl gelişti hatırlamıyorum da, geçen gün Ayça'yla ev ekonomisi mevzuuna dalıvermişiz. Üniversitelerin (sanıyorum sadece Açıköğretim Fakültesi'nde var?) Ev Ekonomisi bölümünden mezun olmanın nasıl bir şey olduğuna dair konuşurken, ev ekonomisi denen nanenin kendisinin nasıl bir şey olduğuna giriverdik.
Vardığımız sonuç şu: İyi bir "ev ekonomisti" markette dolaşırken birdenbire mum boyaydı, pipetti, bu tip şeyleri satın almaz. Biz ev ekonomisinden anlamıyoruz, evet.
24 Mayıs 2007
The Autistics feat. The Spastics
Kimi şahane insanlar parmaklarında ne marifetler gizliyor. Klişe olayım; 10 parmağında 10 marifet. Aslında deminden beri Paint vasıtasiyle çizmeye çalışıyorum; ancak başaramadım, yamuk yumuk oldu. Şimdi başka programları da yüklemek etmek lazım, o yüzden sadece anlatmakla yetineceğim.
The Autistics güzel bir grup. Indie olsun, alternative olsun, ne bileyim psychedelic olsun, her tür müziği icra edebiliyorlar. Sağ elin baş parmağı davul çalıyor, işaret parmağı vokalist, orta parmak klavyeci, yüzük parmağı basçı (basist deyince daha artistik oluyor aslında), serçe parmak ise gitarist. Çoğu zaman The Spastics'le beraber çalıyorlar. The Spastics sol elim, güzel elim mantığıyla çalışıyor. Davulda baş parmak, basta işaret parmağı, piyano ve vokalde orta parmak, nefesli çalgılarda (oh, brass section) yüzük parmağı, yaylı çalgılarda ise (string section, suyundan da) serçe parmak dizilimiyle takılıyorlar. The Spastics'in müziğinde barok pop, çember pop etkileri oldukça yoğun; ancak The Autistics'le işbirliği yaptıklarında her türlü müziğe uyum sağlayabiliyorlar.
Çalışma prensibine gelince: Bu grupların sahibi insanımız hangi enstrümanların çalmasını istiyorsa çalgının sahibi olan parmağı düz bir şekilde tutuyor, çaldırmak istemediği enstrümanları ise aya tabir ettiğimiz avuç içine doğru kapatıyor. Görüldüğü üzre basit bir çalışma prensibi var. Seviyoruz bu parmakları, bayılıyoruz.
The Autistics güzel bir grup. Indie olsun, alternative olsun, ne bileyim psychedelic olsun, her tür müziği icra edebiliyorlar. Sağ elin baş parmağı davul çalıyor, işaret parmağı vokalist, orta parmak klavyeci, yüzük parmağı basçı (basist deyince daha artistik oluyor aslında), serçe parmak ise gitarist. Çoğu zaman The Spastics'le beraber çalıyorlar. The Spastics sol elim, güzel elim mantığıyla çalışıyor. Davulda baş parmak, basta işaret parmağı, piyano ve vokalde orta parmak, nefesli çalgılarda (oh, brass section) yüzük parmağı, yaylı çalgılarda ise (string section, suyundan da) serçe parmak dizilimiyle takılıyorlar. The Spastics'in müziğinde barok pop, çember pop etkileri oldukça yoğun; ancak The Autistics'le işbirliği yaptıklarında her türlü müziğe uyum sağlayabiliyorlar.
Çalışma prensibine gelince: Bu grupların sahibi insanımız hangi enstrümanların çalmasını istiyorsa çalgının sahibi olan parmağı düz bir şekilde tutuyor, çaldırmak istemediği enstrümanları ise aya tabir ettiğimiz avuç içine doğru kapatıyor. Görüldüğü üzre basit bir çalışma prensibi var. Seviyoruz bu parmakları, bayılıyoruz.
15 Mayıs 2007
Ne Kadar Da Göndermecisiniz Rüya Hanım
Bu sabah gördüğüm bir rüya kafamda sorumsu bir şey oluşmasına sebep oldu: İnsan bir süre önce bir rüya görmüş olsun; ancak o rüyayı hiçbir şekilde hatırlamıyor, daha önce de hiç hatırlamamış, gördüğünün farkına varmamış olsun. Aradan zaman geçtikten sonra başka bir rüya içerisinde eski rüyadan, o eski rüyada gerçekleşmiş bir olaydan (tabi ki gerçekmişçesine) bahsetsin. Uyandıktan sonra "Ahanda ben demin gördüğüm rüyada eski bir rüyamdan bahsettim ve o eski rüyayı şimdi hatırladım; şöyle şöyleydi böyle böyleydi." desin. Bu mümkün müdür?
Bu durum tamamen beynin rüyada kurguladığı bir rüyaya yada beynin rüyada kurguladığı bir olaya mı delalet eder, yoksa öyle bir rüya gerçekten görülmüş müdür?
Tabii ki yeni görülen rüya içerisinde, hatırlanan eski rüyadaki olayın bir rüya değil, gerçek olduğu düşünülüyor. "Rüyasal gerçek dünya" tabir ettiğimiz pek sevgili arkadaşımız kendisi.
Var mıdır böyle bir şey, rüya şeysi soruyorum hemen silicem.
Bu durum tamamen beynin rüyada kurguladığı bir rüyaya yada beynin rüyada kurguladığı bir olaya mı delalet eder, yoksa öyle bir rüya gerçekten görülmüş müdür?
Tabii ki yeni görülen rüya içerisinde, hatırlanan eski rüyadaki olayın bir rüya değil, gerçek olduğu düşünülüyor. "Rüyasal gerçek dünya" tabir ettiğimiz pek sevgili arkadaşımız kendisi.
Var mıdır böyle bir şey, rüya şeysi soruyorum hemen silicem.
13 Aralık 2006
Determama
Sevgili günlük,
Sana bugün yaptığım bir salaklığı anlatmak geldi içimden. Salaklık yapmadığım bir gün olduğunu sanmıyorum; ama hepsini de seninle paylaşamam değil mi günlük?
Çamaşır makinem mutfakta duruyor. Hal böyle olunca mutfaktaki raflardan birinde de deterjan duruyor. Hemen önün üstündeki rafta da Köfte'nin maması (Köfte bizim kedimizdir -İbo "Asena bizim kedimizdir." der de ben böyle bir cümle kuramaz mıyım yani).
Bu akşam eve döndükten sonra şuna bir mama vereyim dedim. Gittim mutfağa, rafa uzandım, elime aldım mama sandığım şeyi. Mutfaktan çıkıp köftenin mama kabına doğru yöneldim, eğildim, paketin içindekini boşaltmak üzereydim ki elimdeki şeyin bildiğin Omo Matik paketi olduğunu fark ettim (sen iyi bilirsin günlük, o yüzden "bildiğin" dedim)... Zehirliycektim kediyi be.
Hamiş: Köfte'yi zehirleseydim beni döver miydin Gökçe?
Sana bugün yaptığım bir salaklığı anlatmak geldi içimden. Salaklık yapmadığım bir gün olduğunu sanmıyorum; ama hepsini de seninle paylaşamam değil mi günlük?
Çamaşır makinem mutfakta duruyor. Hal böyle olunca mutfaktaki raflardan birinde de deterjan duruyor. Hemen önün üstündeki rafta da Köfte'nin maması (Köfte bizim kedimizdir -İbo "Asena bizim kedimizdir." der de ben böyle bir cümle kuramaz mıyım yani).
Bu akşam eve döndükten sonra şuna bir mama vereyim dedim. Gittim mutfağa, rafa uzandım, elime aldım mama sandığım şeyi. Mutfaktan çıkıp köftenin mama kabına doğru yöneldim, eğildim, paketin içindekini boşaltmak üzereydim ki elimdeki şeyin bildiğin Omo Matik paketi olduğunu fark ettim (sen iyi bilirsin günlük, o yüzden "bildiğin" dedim)... Zehirliycektim kediyi be.
Hamiş: Köfte'yi zehirleseydim beni döver miydin Gökçe?
6 Aralık 2006
Seven Kıskanır
Dünyanın en sıkıcı işi olan bankacılıktan biraz olsun zevk almak için maymunluklar yapmaya başladım.
Mesela bugün çocuğu için hesap açtırmaya bir kadın geldi: "Benim 15 yaşında bir oğlum var." dedi. Ben de "Benim de henüz üç yaşında bir kardeşim var, evet buyrun." dedim.
Eğleniyorum kendimce.
Mesela bugün çocuğu için hesap açtırmaya bir kadın geldi: "Benim 15 yaşında bir oğlum var." dedi. Ben de "Benim de henüz üç yaşında bir kardeşim var, evet buyrun." dedim.
Eğleniyorum kendimce.
27 Kasım 2006
Kinks'im Ağrıyor
Geçen gün bankada, günde ancak 1 ya da 2 kez verebildiği 5 dakikalık sigara molalarından birinde kendi kendine konuşurken yakaladım Tolga'yı. (Yine mi kendime başkası gibi seslendim yoksa).
"Başım ağrıyor." diyordum. Ama başım falan ağrımıyordu. Kendimi başımın ağrıdığına inandırmaya çalışıyordum, bahane arıyordum belki de. Başımın ağrıdığına ilk başta kendim bile inanıyordum ki, "Oğlum, saçmalama." dedim, "başının falan ağrıdığı yok." En azından o anda ağrımıyordu işte. İlginç bir psikoloji olduğunu düşündüm.
Ancak ne bahanesi bulursam bulayım akşam en az 6-7'ye kadar işyerinde olmam gerektiği gerçeği ise ayrı bir şeydi, değinmek bile istemiyorum.
Ama akşam olup da evde The Kinks dinlemeye başlayınca geçti hepsi be. Acayip bir grup bu Kinks. Her türlü ruh halinde birebir. Hele ki 70'lerde saçmalamaya başlamadan önce 60'ların ortasından sonuna kadar yaptıkları müzikler yok mu. Var, iyi ki var.
'Cause he's oh, so good,
and he's oh, so fine,
and he's oh, so healthy,
in his body and his mind.
He's a well respected man about town,
doing the best things so conservatively.
İronik çocuklar sizi.
***
Bir de not düşmek istiyorum: Holly Golightly Kinksvari müzikler yapıyor, dinlemek lazım. (Lan, Mehmet Ali Kışlalı denen nefret ettiğim adam gibi hissettim birden, araya yıldız koyup not düştüm ya allah belamı versin, onun spor notları meşhurdur, ben de vereceğim bir tane).
***
SPOR NOTU: Cıvık mantarlar nemli ortamda yaşayıp saprofit olarak besleniyorlarmış. Geçen gün dikkatimi çekti. Sporla üreyen bu cıvık mantarların sporları da sert bir çeperle örtülü. Misroskopla inceleyin.
***
Tiksindim kendimden.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)













