5 Haziran 2026

Şarkı: Doğuş - Gamsız (1997)

Doğuş'a iade-i itibar



Nedendir bilinmez, birdenbire zihnimde Doğuş'un Gamsız şarkısı çalarken buldum kendimi. Hâliyle açıp dinledim ve... Lan olm! Basçı abi, özellikle nakaratın ikinci bölümünde (1:05-1:15 & 1:30-1:40) nota seçimleriyle armoniye hafiften takla attırmış, mükemmel bir şey olmuş. Beklenmedik yerden vuruyor. Zaten "basçı abi" de İsmail Soyberk imiş. Nakaratın daha sonraki tekrarlarında ona eşlik eden kemanlar (3:35-3:48 & 4:01-4:11) falan da çok güzel çalışmış.

Vallahi kim ne derse desin ve zamanında ne kadar şikayet etmiş olursak olalım, eskiden, gatekeeper'lar varken (kimin müzik yapıp kimin yapmayacağını seçen üst kurul, sosyalizm gibi düşün) müzik, gerçek müzisyenler tarafından icra ediliyormuş. Önüne gelenin sikindirik odasında, sıfır müzik hissiyle (bilgi demiyorum, müzikte bilgisizlik, bilgili olmaktan iyidir, ama his yoksa çöp üretirsin) yaptığı boktan boktan kayıtların dinlendiği şu çağda Doğuş gibi ful ticari ve "kalitesiz" bulunan bir adamın müziği bile altın misali parlıyor.

Şarkının yapısı klasik ama epey iyi; kıta (verse) ve nakarat (chorus) dışında bir middle-eigth'imiz bile var. Middle-eight'li/köprülü şarkı yapmıyorlar artık Türkiye'de, çok çirkin zamanlardayız. Hatta utanmayıp bir de perdesiz bas solosu eklemişler şarkıya. Fakat şarkının yapısının ötesinde enstrümantasyon çok iyi. Middle-eight'teki o pizzicato kemanlar (1:48-2:05) falan nedir olm? "Doğuş işte yeaa, ne müziği yapacak, meeeh!" dersin ama gayet nefis bir pop şarkısı yazmış herif (beste de onun ha). Şarkının sonunda şiir okumasaymış iyiymiş ama o kadar kusur Kadıkı-zın'da da olur (Japonya'nın Kadıkı-zın şehrinden okuyan varsa selamlar).

4 Haziran 2026

Arınma

Son günler ve haftalarda "arınma" kelimesinin bu kadar rahat bir şekilde kullanılıyor olmasından rahatsızlık duyan sadece ben miyim? Vallahi bu terimi böyle pervasızca kullanmak normal şartlar altında büyük cesaret isteyen bir şey. Halkımızın genel cahilliğinden mi güç alıyorlar acaba?

Siyasi tarih hakkında az biraz bilgi sahibi olan herkes bilir ki siyaset alanında bu terim hiçbir zaman olumlu bir eylem için kullanılmamıştır. "Arınma" sözü siyasette kullanıldığında öyle "Ay evet, ellerimizi yıkayalım, temizlenip arınalım oh!" çağrışımı yapmaz. Buna İngilizce konuşan gâvur "purge" der. Anlamı ise iktidardakiler tarafından istenmeyen kişilerin devlet ve siyaset kademelerinden uzaklaştırılması, hapse atılması, hatta idam edilmesidir. Bu Türkçede daha ziyade "tasfiye" olarak adlandırılır; ama biraz "yumuşatmak" istersen "arınma" dersin. İngilizcede de örneğin "purge" yerine bazen "cleansing" kullanılır, böylece kavramın içerdiği şiddetin üstü biraz da olsa örtülmüş olur. Aslında "purge" terimi de Latince "purgatio"dan, yani temizlenme/arınmadan gelir ama terimin siyaset literatüründeki anlamı neredeyse her zaman bir şeylere muhalif olanları çeşitli yollarla susturmak olmuştur.

"Arınma" deyince akla Nazilerin "ahlaki arınma" diskuru üzerine kurulu "Uzun Bıçaklar Gecesi" gelir. "Arınma" deyince akla Stalin'in milyonlarca kişiyi sürgüne, gulaglara gönderdiği ve yüz binlerce kişiyi idam ettirdiği tasfiye süreci gelir. "Arınma" deyince akla McCarthyist dönemin politikaları gelir.

Türkiye de neredeyse sürekli olarak "arınma" süreçlerinden geçen bir ülke. Şiddet içeren son arınma dalgası da tam olarak Ekrem İmamoğlu ve çalışma arkadaşlarının hapse atılmasıyla başladı. Kemal Kılıçdaroğlu'nun böyle rahat bir şekilde "arınma" deyip durması ve bir Allah'ın kulunun da kalkıp bu terime karşı çıkmıyor, yahut bunun asıl anlamına işaret etmiyor olması politik okur-yazarlık seviyemizi mi gösteriyor ne?

26 Mayıs 2026

Albüm: Geese - Getting Killed (2025)

Of abi, bu ne ya. Hakikaten bu ne amk? Bu albümde Radiohead ve Talking Heads gibi isimlerin yanında Can ve Amon Düül gibi krautrock etkilenimlerini de duyuyorum. Üstelik Avrupa etkisi bununla da sınırlı kalmıyor, kıta Avrupasından dEUS benzeri grupların da sızıntılarını hissediyorum. Tabii Tom Waits, Captain Beefheart gibi Amerikan etkilenimleri de var. İnan bana bu saydığım grupları fazlasıyla seviyorum ama bu müzikte bir araya geliş biçimleri o kadar yapay, o kadar sentetik, o kadar boktan ki albüm bitsin diye dakika saydım. 2025'in en iyi albümü buysa müziği sikmişiniz beyler.

Yine de albümün bana bu hissi vermesinin nedenini bulmaya çalışıyorum. Prodüksiyon desen değil, çünkü gayet iyi bir prodüksiyon söz konusu. Epey tight bir sound var, mixing falan çok iyi, kağıt üzerinde her şey yerli yerinde gibi; ama yok, olmuyor, her yerinden olmamışlık akıyor. Kafayı yiycem.

Ha bir de bu albümü bana dinletip de 2005 yılında yapılmış olduğunu söyleselerdi inanırdım. 2000'ler ortası indie pop grubu işte klasik. Ama iyisinden değil. Tabii artık son 30 yıl içinde yapılan hiçbir işi net bir şekilde tarihlendirmek mümkün değil, çünkü müzik "durdu". Çirkin zamanlardayız dostum, çirkin zamanlardayız.

3/10

23 Mayıs 2026

Fabrika ayarları

İnsan aklının ürettiği her şey, bizi fena kandırdı. Aydınlanma'nın iyimser ışığı, onun peşinden gelen devasa toplumsal teoriler, dünyayı kurtarmayı vadeden ideolojiler, kâğıt üzerinde kusursuz duran sistem tasarımları, matbaalardan taşan o ağır entelektüel birikim... Aklın her şeyi çözeceğine o kadar ikna olduk ki, buna itiraz edenler bile temelde aynı körlüğün içine düştü. Aklı reddedip merkeze duyguyu, sezgiyi, kaosu veya imanı, ilahi olanı yerleştirenler de aynı hatayı yaptı. Hepsi birbirine düşman görünse de ortak ve ölümcül bir kör noktaları vardı: Bunların tamamı, insanın etten, kemikten ve içgüdüden oluşan bir memeli olduğunu unutup bütün ömrünü bu soyut ideallere, inançlara veya kurgulara göre yaşayabileceği masalına inandı. Kendi ellerimizle öyle kusursuz bir zihinsel fanus kurduk ki, bu devasa kurgunun içinde insanın asıl doğasını, o karanlık ve bencil yanımızı tamamen unuttuk.
Oysa milyonlarca yıllık evrim takvimini masaya yatırdığımızda gördüğümüz şey, o çok övündüğümüz "soyut fikirleri kavrama" becerimizin, bu devasa zaman çizelgesinde yalnızca son birkaç saniyelik, komik bir sapmadan ibaret olduğu. Beynimizin ana donanımı; karmaşık ideolojileri, evrensel ahlak yasalarını ya da sistem tasarımlarını işlemek için şekillenmedi. Savanada avcıdan kaçmak, kısıtlı besini anında tüketmek veya ihtiyaç hâlinde tüketmek üzere istiflemek, kabilenin içinde dışlanmadan güvende kalmak için şekillendi. Karşımızda limbik sistemi milyonlarca yıllık korkularla, hayatta kalma dürtüleriyle ve kabileci reflekslerle çalışan bir memeli var. Mantıksal kararlar alan korteksi ise evrimsel açıdan daha dünün icadı sayılır. Din, ideoloji, felsefe ve ahlak sistemleri bu korteksin ürünü; ama korteks, dün de limbik sistemin kiracısıydı, bugün de öyle.
Biz kalkıp bu sürü hayvanından bütün ömrünü adalet, liyakat ya da evrensel haklar gibi biyolojik donanımında hiçbir nesnel karşılığı olmayıp tamamen zihnimizin icadı olan soyut ideallere göre yönlendirmesini bekliyoruz. Doğal seleksiyonun "kendi genini ve kendi sürünü kayır" diyen o acımasız ve net kuralını yok sayıp ondan empatiyi içselleştirmesini istiyoruz. Hayatta kalmak için en az enerjiyle en yüksek faydayı sağlaması gereken bir organizmadan, hiç tanımadığı insanlar için evrensel bir adalet duygusu üretmesini talep ediyoruz. Çok yabancı olduğu bu kurgusal düzende ondan devasa, hatta biyolojik olarak imkânsız bir fedakarlık talebinde bulunuyoruz; başaramadığında da onu ahlaksızlıkla suçluyoruz.
İnsanlık olarak aynaya baktığımızda gerçekten olduğumuz o hayvanı görmektense "biz aslında doğamız gereği barışçıl, empatik ve ahlaklı yaratıklarız" masalını anlatmayı çok seviyoruz. Diğer yandan antropolojik bulgular ve evrimsel tarih bu kurguyu yerle bir ediyor. İnsanın o yere göğe sığdıramadığımız empati yeteneğinin evrensel bir şefkat ağı falan olmadığını, bütünüyle kabilesel bir savunma mekanizması olduğunu görüyoruz. Her bir birey, kendi grubunu, gen havuzunu ve o grubun çıkarlarını korumaya hizmet ediyor. Grubun dışındakiler, kaynaklar için rekabet edilmesi veya yok edilmesi gereken potansiyel birer tehdit.
Toplumun tamamı denebilecek kadar çok büyük bir çoğunluğu için hayat, hiçbir zaman felsefi bir duruş sergileme ya da evrensel ilkeler uğruna savaşma alanı olmadı. Barınma, fiziksel güvenlik ve kaynaklara erişim gibi temel biyolojik zorunluluklar her zaman devrede ve birinci planda. Bu temel güdüleri asgari düzeyde doyuran bir organizma ise hemen ardından doğrudan kendi konforunu ve kişisel memnuniyetini maksimize etmeye yöneliyor. Ahlak dediğimiz şey çoğu zaman grubun içinde barınabilmek, dışlanmaktan kaçınmak ve güvenlik şemsiyesinin altında kalmak için uyulan yazılı olmayan bir sözleşmeden ibaret. İşte bazılarımız, kendi kurduğumuz entelektüel fanusun dışını göremediğimiz için herkesin bu kurgusal düzlemde derin fikirleri, sarsılmaz ilkeleri veya ideolojik duruşları olduğunu varsayarak kendi kendimizi sabote ediyoruz. En ufak bir kriz anında, güç dengeleri değiştiğinde, basit bir çıkar çatışmasında veya kaynakların bölüşümünde o yaldızlı ilkelerin saniyeler içinde buharlaştığını görüp şok oluyoruz.
Halbuki ortada şaşıracak, sitem edecek veya yozlaşma diye adlandırılacak hiçbir şey yok. İnsanın fabrika ayarları bu. Kibirli bir azınlık bu biyolojik sınırları aştığını zannetti ve bu yanılsamayı alıp bütün bir insanlığa genelleyerek kendi kendini kandırdı. İşin tuhafı, geri kalan devasa kitleler de bu yalana dünden razıydı. Sokaktaki sıradan insan ya da hayatını dogmatik bir inanca adamış biri, kendi hayvani doğasıyla yüzleşmekten ölesiye korkuyor. Yaptığı her şey tamamen ilkel dürtülerle yönlendirilirken o kalkıp bunları dinin, ahlakın veya kutsal değerlerin yaldızlı ambalajına sarıp kendini erdemli bir varlık olduğuna inandırıyor. Aslında tüm yaşadıklarımız, biyolojik gerçekliğin, üzerindeki o incecik medeniyet şalını yırtıp atmasından ibaret. Bir sapma yok, yozlaşma yok. Milyonlarca yıldır tıkır tıkır işleyen normal durumun ta kendisini izliyoruz.
Bizi asıl deli etmesi gereken şey, insanların neden o ulvi ahlak kalıplarına uymadığı değil; milyonlarca yıllık nörolojik evrimi birkaç yüzyıllık, hadi bilemedin birkaç bin yıllık kitaplar, bildiriler, dinler ve soyut kavramlarla silebileceğimizi sanacak kadar kör olmamız. Karşımızda evrensel adalet peşinde koşan aşkın varlıklar yok. Karnını doyurmaya, grubun içindeki statüsünü korumaya, elindeki gücü bırakmamaya ve ne pahasına olursa olsun günü kurtarmaya çalışan kurnaz primatlar var. Sorun aslında bu primatlarda değil, bizim bu doğayı okumayı reddeden devasa kibrimizde. Gerçekliği biyolojik sınırlarıyla kabul etmediğimiz, insanın kendi doğasını aşabileceği fantezisine inatla tutunduğumuz her an, kendi yarattığımız bu beklenti cehenneminin içinde ezilmeye devam edeceğiz. Sırf başka türlü hayal edildi diye hiçbir organizma kendi biyolojisine ihanet etmez. Biz sadece olması gerekeni görüyoruz. Milyonlarca yıldır işleyen bir mekanizma tıkır tıkır çalışıyor ve çalışmaya da devam edecek.
Tabii şunu da eklemek lazım: Bu satırlar da nihayetinde bir primattan geliyor. Bu gözlemi yapma ihtiyacım bile muhtemelen bir tür statü arayışından, kabile içinde farklılaşma ve üste çıkma dürtüsünden besleniyordur. Ama bu ironi, gözlemin yanlış olduğunu kanıtlamaz. Sadece onun da biyolojik zeminden bağımsız olmadığını gösterir ki zaten aşkın bir zemin arayışında falan değilim. Üstelik bütün bunları CHP kurultayı hakkında alınan mutlak butlan kararını, Kemal Kılıçdaroğlu'nu ve hem onun hem de çevresindekilerin tavırlarını düşünürken yazdım. LOL.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...