19 Temmuz 2026

Albüm: dEUS - In a Bar, Under the Sea

[Island / Bang!; 1996]

Bazı albümler vardır ki dinlerken bir mekâna taşır sizi. In a Bar, Under the Sea de beni daha ilk saniyesinde 1930'ların, belki 40'ların ABD'sinde, adını kimsenin bilmediği bir kasabada, camları islenmiş, dumanı katman katman tavana yapışmış bir bara taşıyor ve albüm boyunca içinde bulunduğum yıl sürekli değişse de mekân asla değişmiyor, orada kalakalıyorum. Kısacık "I Don't Mind What Ever Happens" (topu topu 46 saniye) sanki o barın köşesindeki telli dolapta, çatırdayan bir 78'likten çalıyormuş gibi bir sadayla açıyor kapıyı: eski, uzak, buğulu. "Hoş geldin, otur bakalım," diyor.

Önce prodüksiyondan bahsetmem lazım, çünkü bu albümün belkemiği o. Albümü Eric Drew Feldman prodükte etmiş; ve Feldman dediğin kişi, 70'lerin sonu-80'lerin başında Captain Beefheart'ın The Magic Band'inde klavye ve bas çalmış adam. Baştan söyleyeyim, ben Captain Beefheart'la kâh küs kâh barışığımdır: "Müzik"ten fazla uzaklaştıkları, melodiyi büsbütün fırlatıp attıkları yerlerde takip edemem onları; ama melodiye yaslandıklarında baş tacı ederim. İşte bu albümün sihri tam da burada: Beefheart'ın o köşeli, çatlak, "tuhaf" ruhu Feldman'ın elinden buraya sızmış; ama melodi bir saniye bile elden bırakılmamış. Ne kadar katmanlı, ne kadar kirli, ne kadar dağınık olursa olsun, altta her zaman sapasağlam bir melodi duruyor. Benim Beefheart'a karşı çekingen durduğum yerde bu albüme dört elle sarılmamın sebebi bu.

Albüm baştan sona lo-fi tınlıyor, evet; ama bu, bildiğimiz "bir gitar bir vokal, hadi bir de klavye falan koyak da kaydet gitsin" cinsinden bir düşük çözünürlük değil. Bu, çok daha sofistike bir kirlilik. Nasıl tarif etsem: Galaxy Studios'ta özene bezene kurulmuş, sonra Los Angeles'ta Capitol'da mastırlanmış koca bir prodüksiyonun, bütün o imkânı kullanıp bilerek ve isteyerek "ucuz ve dumanlı" tınlamayı seçmesi. Yani cebinde bol parası olan bir adamın mahsus yırtık paltoyla dolaşması gibi bir şey. Kasıtlı bir kir. Ve müthiş yakışıyor.

"Fell Off the Floor, Man" o kaotik, funky, yağlı-kirli yürüyüşüyle barın kapısını tekmeleyerek giriyor. Girls Against Boys'dan Scott McCloud konuk burada; künyedeki katkısı da resmen "philosophy" diye geçiyor, ki bu da albümün mizah damarını tek kelimeyle özetliyor: Adam gelmiş, "felsefe" yapmış çıkmış işte hacı. Ardından "Opening Night" geliyor, nispeten sade ve melodik; ama asıl olay şarkının 30. saniyesinden sonra başlıyor: Davullar giriyor; o "kuru", kıtır kıtır, ekmek kabuğu gibi çıtırdayan davul sound'u… İşte albümün bütün derdini o birkaç vuruşta duyuyorsunuz.

"Theme from Turnpike" hem tekrarlı hem dkatmanlı ilerleyişiyle beni her seferinde yutuyor. Burada güzel bir sır var: Şarkı, Charles Mingus'un "Far Wells, Mill Valley"'sinden bir sample taşıyor. Duyduğunuzda içinizi kaplayan o jazzy, döngüsel, hafif hipnotik hissin altında bizzat Mingus yatıyor. Sonlardaki o zaman zaman patlamalı, zaman zaman atonal dokunuşlar da Captain Beefheart'ın sızan ruhu. Vokallerde zaman zaman o çakıllı, Tom Waits'vari tonlar da beliriyor; Tom Waits'in çok da hastası değilimdir açıkçası; ama tuhaftır, o his burada beni hiç rahatsız etmiyor, hatta o dumanlı barın atmosferine cuk oturuyor. Hiç beklemediğim bir anda tak diye bitmesi biraz da The Beatles'ın "I Want You (She's So Heavy)"sinin o tekinsiz bitişini anımsatıyor bana ister istemez.

"Little Arithmetics" albümdeki favorilerimden (albümdeki her bir şarkı favorim aslında, hepsi fevkalade, fakat bir de "fevkaladenin fevkinde" olanlar var, işte bu onlardan biri). Basbayağı sevimli, basit bir indie pop şarkısı gibi başlıyor; sonra, hele sonlara doğru, öyle bir coşuyor ki insan kendinden geçiyor ("insan olan" yani, insan olmayanlarla iletişimi kestik). Hafif "şiddetli" bir coşku; if you know what I mean. "Gimme the Heat" ise koyu ve atmosferik: Karanlık, evet; hoş, dumanlı, insanı içine çeken bir karanlığa sahip. Barın en dip köşesindeki masa. Fakat böyle dediğime bakmayın, aslında bu şarkı inanılmaz potansiyelli bir (hatta birkaç) hook'a da sahip. Bu albümün en sevdiğim yönlerinden biri de bu zaten. Her yerinde hook saklı ve daha "uysal", daha "normal" bir düzenleme ve prodüksiyonla kocaman kocaman hitler olma potansiyeline sahip şarkılar bilerek ve isteyerek "tuhaf"laştırılıyor; benim kulağıma da çok daha "kişilikli" geliyorlar. Misal "Gimme the Heat"in ortalarındaki (ve sonra daha da görkemli bir şekilde tekrarlayan) o epik patlama anı ve ona eşlik eden o tatlı melodi. Oasis'e, hatta o korkunç grup Coldplay'e falan ver, 1 numaraya çıkarsın. Ama gerek yok! Böylesi çok daha güzel.

Ardından gelen "Serpentine"ın da nefis şekilde ilerleyen bir melodisi var, fakat dEUS bununla yetinmiyor. Araya o muhteşem boşlukları, o quirky iniş çıkışları ekliyor, şarkıya "sanatsal" bir dinamik katıyor (ki söz konusu "dinamik", o sürekli yer değiştiren sessizlik ve kaos, aslında bütün albümün de bir nevi tabiatı). Bir de öyle ilginç bir bridge var ki "Serpentine"da, çınlayan yalnızca ziller değil, piyano da çınlıyor, üstüne bir de pizzicato kemanlar ekleniyor: "Bakın işte, buraya da böyle bir köşe koyduk" diyor dEUS. "A Shocking Lack Thereof" yine ses manipülasyonlarıyla, giden gelen kaosuyla, o kâh cırlayan kâh mırıldanan gitar tonlarıyla baş gösteriyor, el ediyor, ses veriyor; ki gitar tonları zaten albüm boyunca baştan aşağı kusursuz. Onlar da bazen kıtır kıtır, bazen çıtır çıtır, bazen katır kutur. Hep yerli yerinde, hep olması gerektiği gibi.


"Supermarketsong"a bayılıyorum: kısacık, hafif, jazzy bir saksofonla süslenmiş, kulak yakalayıcı bir melodiye sahip tam bir keyif parçası. O saksofonu üfleyen kişi ise Morphine'den Dana Colley, ki Morphine dediğin grubun tüm estetiği zaten bu dumanlı ve loş bar hissinin ta kendisi; bu albüme bundan daha fazla ne yakışırdı ki? Şarkı kısacık ama oradan oraya nasıl da tatlı tatlı atlıyor, değişimleri ne hoş. Zaman zaman Latin ritimleri bile giriyor yani... "Memory of a Festival" ise resmen komik: Birden pop-punk'a geçiş yapıveriyoruz: Ama kirli, bulaşık, eğlencesi bozulmamış bir pop-punk. "Guilty Pleasures" bir nebze "Little Arithmetics"in o shuffle'lı yürüyüşünü hatırlatıyor; ne var ki daha az şekerli, biraz daha ciddi, biraz daha karanlık bir yerden konuşuyor.

Albümle ilgili üstüne basmam gereken (dikkat et de ezme Tolga) bir şey daha var: vokaller. Şarkıların çoğunda bir sürü ses birbirine giriyor, aralara sızıyor, birbirine laf yetiştiriyor; klasik anlamda olmayan, apayrı bir call-and-response. Dört beş kişi aynı barın aynı masasında aynı anda konuşuyor da hiçbiri diğerini bastırmıyor gibi. Muhteşem.

Ve sonra "Nine Threads" geliyor. Albümdeki en büyük favorim. Muhteşem bir melodi. Epey jazzy, hem de öyle bir jazzy ki... Bakın, ben caz hayranı değilimdir, hiçbir zaman da olmadım; ama bu şarkının yapısı bambaşka bir yerden yakalıyor beni. Bilirsiniz, bazı şarkılar vardır, ilk duyduğunuz anda bile tanıdık gelir, sanki hep vardır; "e bu zaten bir klasik" dersiniz, yıllardır bir yerlerde dikkat çekmeden çalıyordur. "Nine Threads" tam da öyle bir mükemmelliğe sahip (dikkat çekmemeye de ne yazık ki devam ediyor). Şarkı boyunca eşlik eden o trompet (X-Legged Sally'den Bart Maris üflüyor) ve altta yürüyen o kontrabas ("kontrbas" değil TDK'ciğim, Türkçede dört ünsüzün yan yana geldiği nerede görülmüş?), insana anlatması güç duygular yaşatıyor. Albümün kalbi, tam burada atıyor.

"Disappointed in the Sun" yine çok güçlü bir melodi; hatta albümün geneline biraz aykırı kaçan bir balad havası taşıyor. Ama o balad havasını kıran, çelen, dürten o kadar çok etken var ki... Şarkı hiçbir zaman uslu bir baladın konforuna teslim olmuyor; sonda coşması da bir başka hava katıyor. Nefis. "For the Roses" epey atmosferik ve "cool" (tabii grubun en popüler şarkılarından biri olduğu için bazılarınıza "cool" gelmiyor olabilir). Son derece sessiz bir şekilde başlıyor ama bir gerilim olduğu açık. İlerledikçe de o gerilim arttıkça artıyor. Sonlara doğru ise artık o gitarlar kafamıza kafamıza inmeye başlıyor. Resmen dinleyici gitarla dövüyor bu vahşiler! Derken...

Albüm son derece sakin ve artık iyice yorgun düşmüş bir hâlde "Wake Me Up Before I Sleep" ile kapanıyor. Kaotik bir gece sona ermiş; belki fazla kaçırmışız, belki bir noktada blackout olmuşuz; şimdi eve gidiyoruz ya da çoktan gitmişiz de hatırlamıyoruz bile... Ve kendimize gelmeye çalışıyoruz. O arada barın ışıkları yanmış, sandalyeler masaların üzerine konmuş, eğer eve gitmediysek garson ayaklarımızın dibini süpürüyor.

"Uyumadan önce beni bir uyandır." Ne kapanış ama.


Bu albüm bende tuhaf bir aidiyet hissi uyandırıyor. Ne yalan söyleyeyim, bana bu blogu, Çöpkuşağı'nı hatırlatıyor. Bir yanda kaos bir yanda sessizlik, bir yanda kirli bir funk bir yanda kalp yumuşatan bir balad, bir yanda kaba bir şaka bir yanda apayrı bir zarafet... Hepsi aynı loş odanın içinde, hepsi de birbirine laf yetiştiriyor. Tüm o dağınıklığın, tüm o "tuhaf"lığın altında ise melodi hiç ama hiç bizi bırakmıyor, hep yanımızda. En sevdiğim şey işte: Her tarafı kaosla doluymuş gibi görünen ama aslında baştan sona büyük bir titizlikle kotarılmış bir iş.

Son kadeh boşaldı, ışıklar yandı, herkes paltosunu alıyor. Güneşin doğmasına az var. Hazır hâlâ ortalık karanlıkken neredeyse albüm kadar tekinsiz olan şu sokaklarda gezinelim biraz. Sonrasına bakarız.

Hiç yorum yok:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...