Politika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Politika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Haziran 2026

Arınma

Son günler ve haftalarda "arınma" kelimesinin bu kadar rahat bir şekilde kullanılıyor olmasından rahatsızlık duyan sadece ben miyim? Vallahi bu terimi böyle pervasızca kullanmak normal şartlar altında büyük cesaret isteyen bir şey. Halkımızın genel cahilliğinden mi güç alıyorlar acaba?

Siyasi tarih hakkında az biraz bilgi sahibi olan herkes bilir ki siyaset alanında bu terim hiçbir zaman olumlu bir eylem için kullanılmamıştır. "Arınma" sözü siyasette kullanıldığında öyle "Ay evet, ellerimizi yıkayalım, temizlenip arınalım oh!" çağrışımı yapmaz. Buna İngilizce konuşan gâvur "purge" der. Anlamı ise iktidardakiler tarafından istenmeyen kişilerin devlet ve siyaset kademelerinden uzaklaştırılması, hapse atılması, hatta idam edilmesidir. Bu Türkçede daha ziyade "tasfiye" olarak adlandırılır; ama biraz "yumuşatmak" istersen "arınma" dersin. İngilizcede de örneğin "purge" yerine bazen "cleansing" kullanılır, böylece kavramın içerdiği şiddetin üstü biraz da olsa örtülmüş olur. Aslında "purge" terimi de Latince "purgatio"dan, yani temizlenme/arınmadan gelir ama terimin siyaset literatüründeki anlamı neredeyse her zaman bir şeylere muhalif olanları çeşitli yollarla susturmak olmuştur.

"Arınma" deyince akla Nazilerin "ahlaki arınma" diskuru üzerine kurulu "Uzun Bıçaklar Gecesi" gelir. "Arınma" deyince akla Stalin'in milyonlarca kişiyi sürgüne, gulaglara gönderdiği ve yüz binlerce kişiyi idam ettirdiği tasfiye süreci gelir. "Arınma" deyince akla McCarthyist dönemin politikaları gelir.

Türkiye de neredeyse sürekli olarak "arınma" süreçlerinden geçen bir ülke. Şiddet içeren son arınma dalgası da tam olarak Ekrem İmamoğlu ve çalışma arkadaşlarının hapse atılmasıyla başladı. Kemal Kılıçdaroğlu'nun böyle rahat bir şekilde "arınma" deyip durması ve bir Allah'ın kulunun da kalkıp bu terime karşı çıkmıyor, yahut bunun asıl anlamına işaret etmiyor olması politik okur-yazarlık seviyemizi mi gösteriyor ne?

14 Mart 2021

Lan davar, nefret suçu ve nefret söylemi aynı şey değil

Ya arkadaş, televizyon izliyorum, koca koca insanlar konuşuyor, profesör falan olmuşlar; AMA DAHA “NEFRET SUÇU” İLE “NEFRET SÖYLEMİ” ARASINDAKİ FARKI ANLAMAKTAN ACİZLER.

HİÇ KİMSE KONUŞARAK, YAZARAK, FİKRİNİ İFADE EDEREK "NEFRET SUÇU" İŞ-LE-YE-MEZ.

Nefret suçu bir eylem neticesinde oluşur. Karşınızdaki kişi veya kişilerin cinsiyeti, etnisitesi, dini inancı, ideolojik görüşü vs. nedeniyle o kişiye/kişilere şiddet uygulamak, fiziksel zarar vermek demektir. Birisini eşcinsel diye dövmek, ateist diye birini bıçaklamak, Kürt diye birine bok yedirmek; bunlar nefret suçlarıdır. Mağduru/kurbanı olan her suç gibi bunların da cezası vardır. Nefret suçu olmaları da verilecek cezayı artırır, artırmalıdır.

Nefret söylemi ise bir kişi veya gruba ilişkin önyargılara dayalı olarak dile getirilen ayrımcı söylemlerdir, ancak "nefret söylemi"nin suç hâline getirilme çabası son derece tehlikelidir; çünkü ortada doğrudan zarara uğrayan kişi veya kişiler (yani bir mağdur/kurban) olmadığı için ayrımın nerede konulacağına ilişkin farklı görüşler ortaya sürülebilir ve bu da ekseriyetle çoğunluk ideolojisine, çoğunluk dinine avantaj sağlar. Eğer bir azınlık grubunun üyesiyseniz, nefret söylemini suç hâline getirme çabanız muhtemelen ters tepecektir, çünkü yasaları gücü elinde bulunduranlar yapar, gücü elinde bulunduranlar da genelde çoğunluğu oluşturan ideolojinin, dinin vs. üyesidirler. Nefret söylemi suç olsun diye kendinizi yırtarsanız, bir bakarsınız ki hâkim ideolojiye yahut çoğunluk dinine yönelik getirdiğiniz her ELEŞTİRİ birdenbire SUÇ olarak görülmeye başlanmış. Türkiye'de bunu hâlihazırda yaşıyoruz. Örneğin, Muhammed hakkında iki kelime söylüyorsunuz, yargılanmaya başlıyorsunuz. Mahkemede yargılanırken araya "nefret söylemi" zırvasını da sokuşturuveriyorlar. "Nefret söylemi" kavramının çıkışının aslında çoğunluğu değil azınlığı korumak üzerine kurulu olduğunu kaale almıyorlar. Zaten niye alsınlar? Almazlar. Güç onlarda, onu kaybetmek istemezler. Bu nedenle nefret söylemi de, DOĞRUDAN ŞİDDETE ÇAĞRI İÇERMEDİKÇE, ifade özgürlüğünün bir parçası olmak zorundadır. Bunu yalnızca ben söylemiyorum, ABD yüksek mahkemeleri de, ABD anayasasına dayanarak buna dair kararlar alıyor: https://www.washingtonpost.com/news/volokh-conspiracy/wp/2017/06/19/supreme-court-unanimously-reaffirms-there-is-no-hate-speech-exception-to-the-first-amendment/?utm_term=.680c0b041333.

Söyleminiz ister cinsiyetçi olsun, ister ırkçı, isterseniz dünyanın en yobazca en cahilce laflarını edin, ifade özgürlüğünüz koruma altında olmak zorundadır (bunun anlamı, yalnızca söyledikleriniz nedeniyle devletin size ceza veremeyeceğidir). Çünkü hangi ifadelerin "nefret söylemi" kapsamına alınacağını belirleyen daima devletler olur, yarın öbür gün çoğunluğun hükümetine, dinine, ideolojisine karşı yapacağınız en küçük eleştiri bile oldukça kaypak bir kavram olan "nefret söylemi" kapsamında değerlendirilebilir, sizi kendi silahınızla vururlar. O nedenle, kendi ifade özgürlüğünüzü kaybetmemek için, duymaya bile katlanamadığınız ifadelerin de koruma altında olmasını kabullenmek zorundasınız, meğer ki doğrudan şiddete teşvik etsin, şiddet çağrısında bulunsun.

Peki ne yapalım? Irkçılar, cinsiyetçiler, yobazlar her yerde dilediklerince propaganda mı yapsınlar? Toplumun büyük bir kesimini etkilemeye başlarlarsa ne olacak?

Güzel soru. (Kendi soruma güzel soru diyorum, naber?) ;) 

Bu sorunun tek cevabı var: “name it and shame it”. Gâvur buna böyle diyor. Bu tip propaganda yapan insanları ifşa edin, kınayın, karşı propagandasını yapın ve mevki kazanın. Eğer asgari onura sahip bir toplumda yaşıyorsanız, siz kazanırsınız. Şimdi diyeceksiniz ki Türkiye'de bu işler böyle yürümüyor. Hiç fark etmez. Türkiye'de işlerin nasıl yürüdüğünün farkındayım, merak etmeyin. Ama aslında tam da Türkiye'de olduğumuz için "nefret söylemi" teriminin içinin nasıl doldurulabileceğini de aşağı yukarı tahmin edebiliyoruz. Tam da Türkiye'de olduğumuz için, nefret söylemini suç hâline getirme çabamız ters tepecektir. Tam da Türkiye'de olduğumuz için, "nefret söylemi" suç olarak genel kabul gördüğünde, bundan kayıpla çıkan azınlıklar, farklı düşünenler, marjinaller olacaktır. Bu tuzağa düşmeyin. Devletin her şeye burnunu sokmasına izin vermeyin. Devletle yaptığımız toplumsal sözleşmenin kapsamının büyümesine sebep olmayın, bırakın o kapsam olabildiğince daralsın. Doğrudan şiddet veya şiddete çağrı olmadıkça kim ne diyorsa desin, kim ne yapıyorsa yapsın. Siz de onları ifşa etmekten, utandırmaktan, yerin dibine sokmaktan imtina etmeyin. Medeni bir toplum hâline gelebilmenin başka yolu yok.

Son sözü George Orwell söylesin: "Özgürlük, insanlara duymak istemedikleri şeyleri söyleme hakkıdır."

1 Haziran 2014

Pop müzik deyip geçme

Popüler müziğin önemli işlevlerinden biri de tarihe not düşmektir. Bugün 1970 yılında yaşanmış Kent State katliamından haberim varsa eğer, bu Crosby, Stills, Nash & Young'ın "Ohio"su sayesindedir. 60ların sonundan itibaren Kara Panterler'e destek veren Beyaz Panterler'in lideri John Sinclair'i biraz tanıyorsam, John Lennon'ın "John Sinclair"idir bunun sebebi. Bangladeşlilerin 1970lerde çektiği sıkıntılar hakkında az buçuk fikrim varsa, müsebbibi George Harrison'dır. 1930larda ABD'nin yaşadığı ekolojik felaketlerden haberdar oluşum, Woody Guthrie'nin Dust Bowl Ballads albümüyle olmuştur. Belçika'da 1956 yılında yaşanan maden faciası hakkında bir fikre sahipsem, bu New Trolls'un "Una miniera"sı sayesindedir.

Peki bizim yaşadığımız acılar, felaketler popüler kültürümüze neden bu kadar az yansıyor? Acı verici boyutta bir kültürel kuraklık var bu ülkede. Yaşadıklarımızı geniş kitlelere nesliler boyunca aktarabilmek gibi bir derdimiz neredeyse hiç olmamış. Günü yaşamak ve günü kurtarmaktan başka bir meselemiz yok.

Cennet vatan Türkiye.

10 Şubat 2014

Gezi Parkı'nın Tanığı

Türkiye'de yaşayan İtalyan yazar Luca Tincalla, Gezi Parkı direnişinin birebir şahidi ve katılımcısı olarak geçtiğimiz aylarda bir kitap yayımladı. Kitap, en azından şimdilik, Türkçeye çevrilmiş değil; fakat İtalyanca bilenler bu linkten indirip okuyabilir.

Tincalla yalnızca bu kitapla yetinmiyor, İtalyan medyasına (ve sosyal medyasına) Türkiye hakkında sürekli içerik sağlıyor. İnternet sansür yasasına karşı 8 Şubat'ta gerçekleştirilen gösterilere de katıldı ve bir yazı yazdı. O yazının Türkçe çevirisini aşağıya ekledim. Bu arada ufak bir açıklama da yapayım hemen: Yazının başında, Gezi Parkı'na dair yazdığı kitaba İtalya'da gösterilen ilginin yetersizliğinden yakınıyor aslında biraz da; çünkü bu ilgisizlik nedeniyle kitabını kendi imkânlarıyla bastırmak durumunda kaldı ve İnternet üzerinden de e-kitap olarak dağıtıyor. Tek istediği ise Türkiye'nin ve "Gezi ruhu"nun sesinin başka diyarlarda da duyulması.


#İstanbul #Taksim: İnternet Sansürü Protestosu


Yazan: Luca Tincalla
İtalyancadan Çeviren: Tolga Darcan

Fotoğraf: Luca Tincalla

8 Şubat akşamı, İnternet sansürüne karşı gösterilere katılmak üzere Taksim’e gittim. Çünkü imza kampanyalarına katılmak ve öfkelenmek, ne yazık ki yeterli olmuyor. Bir şeyler yapmak gerek, olabildiğince. Spor olsun diye şikayet edenler hiçbir şeyi değiştiremiyor, tıklama-aktivizminin ötesine geçemiyorlar. Elbette ki olan bitene gözlerini, burunlarını, kulaklarını ve başka yerlerini tıkayanlardan daha iyiler. Örneğin, “benim nasıl düşündüğümü sen bilmiyorsun” diyenlerden. Madem öyle söyleyin bana. Siz benim nasıl düşündüğümü biliyorsunuz. Ben açık bir kitabım. “Testimone a Gezi Park” (“Gezi Parkı’nın Tanığı”) isimli bir kitap. Luca Tincalla adında bir adam. Kolay, değil mi? Yüzümü ve sözlerimi ortaya koydum, en azından. En azından diyorum, çünkü bu ülkeyi, Türkiye’yi SEVİYORUM. Sanattan, şehirlerden, anıtlardan, kültürel mirastan ve diğer şeylerden bahsetmek yerine direnişten bahsetmek zorunda kalmak beni gerçekten üzüyor. Ancak şu durumda başka türlüsünü de yapamıyorum. Bu mevzuu, kendi seçimlerimi yaptığımı ve – ama değil, ve – sizin seçimlerinize de saygı duyduğumu söyleyerek kapatıyorum; çünkü dünyanın hepimize ihtiyacı var, can yoldaşlarına ve öyle olmayanlara. Fakat yol ortasındaki bir köpek gibi terk edilmiş olmak beni üzüyor. Nokta.

Neden gösterilere katıldım?

Bu yasak da neyin nesi?

Yürürlüğe girdi mi?

Farklı yollarla baypas edilemez mi?

Yanıtlayayım. Tersten başlayarak.

Farklı yollarla devre dışı bırakılıp bırakılamayacağını bilmiyorum; ama sanırım bu mümkün. Nereleri ve nasıl vuracağını görmek gerek önce. İnternet üzerinde vpn yahut benzeri yöntemlerin kullanılıp kullanılamayacağını görmek gerek.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün yasayı meclise geri göndermek için 15 günü olduğundan, yasa henüz yürürlüğe girmiş değil. Gül tarafından veto edilebilir. Belki hayalciliğimden kaynaklanan bir hipotez; ama yaşam devam ettikçe umut da hep vardır demişti biri, her ne kadar sonu pek iyi olmadıysa da.

Bu yasakçı düzenlemeyle, hükûmet organı olan TİB, herhangi bir site veya sayfayı 24 saatten az bir sürede tek bir tıkla erişime engelleme hakkına sahip olacak. Bunun yanında her bir kullanıcıya ait tüm erişim verilerini de gönlünce edinebilecek.

Fotoğraf: Luca Tincalla

Son olarak, gösterilere katıldım, çünkü yürürlüğe girdiği takdirde bu yasanın ifade özgürlüğümü ihlâl edeceğini hissediyorum. Yalnız değildim. Benimle birlikte en azından 5000 kişi, belki de daha fazlası vardı. İstiklal Caddesi boyunca Tünel’den Taksim’e doğru yürürken, daha akşam 18’de TOMA’ların ortalıkta dolaştığını gördüm. 18.40’da Burger King’e ulaştım ve terasa çıktım. Gösterilerin öngörülen başlama saati olan 19’a doğru, ezanlar okunurken, meydandaki insanlar polis tarafından dağıtıldı. İstiklal’e ulaşabilir miyim diye bakmak için aşağı indim, ama başaramadım, bir polis kordonu girişleri kapatmıştı. Yeniden terasa döndüm. Göz yaşartıcı gazların etkisiyle kaçışan göstericileri gördüm. Biri, polisin kısa süre sonra yukarı çıkabileceği konusunda bizi uyardı. Biber gazlarının havada uçuştuğu meydana indim. Korunmak için taktığım fularla bile doğru dürüst nefes alamıyordum; ama suratını hiçbir şeyle korumamış bir kız vardı, omzuna girdim ve o metroya binene kadar aynı eşarbın altında birlikte soluduk. Sonra geri döndüm, devam etmek istiyordum. Alman Hastanesi’nin oraya gittim, çünkü Twitter’dan orada çatışmalar olduğunu okumuştum. Gerçekten de vardı. Yalnızca bu da değil. Plastik bir kurşun birkaç metre yakınımdan geçti: yere paralel bir şekilde ateşlenmişti, eminim. Sonrasında havai fişekler, göz yaşartıcı gazlar, ateşler içindeki barikatlar... Burada noktalıyorum.

Burada noktalıyorum ama daha bitmedi, en azından benim için; bundan emin olabilirsiniz.

Fotoğraf: Ahmet Şık

23 Temmuz 2013

Suratına ateş eden silahım, kontrbasımdır


Bazen herhangi bir konu hakkındaki fikirlerinizi dile getirmek için tonla sözcüğü, cümleyi yan yana getirir, upuzun yazılar yazarsınız; ancak yine de anlatmak istediğinizi tam olarak anlatamadığınızı hissedersiniz. Sonra çok sevdiğiniz bir şarkıya şans eseri geri döner ve yıllar yıllar önce yazılmış o şarkıdaki çok basit birkaç dizenin tam da hissiyatınızı dile getirmiş olduğunu görürsünüz.


Gezi Direnişi'ne ilişkin hislerimi tamı tamına anlatan kişisel soundtrack'imi Area'nın "Gioia e rivoluzione" ("Neşe ve Devrim") isimli şarkısı olarak ilan ediyorum.


Direnişi anlamayanlar için: "Beni anlamak istemeyen, senin için çalıyorum şarkımı; düş kurmasını bilmeyen, senin için gülüyorum; beni anlamak istemeyen, senin için söylüyorum şarkımı."

Direnişteki güzel insanlar için: "Gözlerinin içinde, zihnimi ısıtan bir ışık var."

Direnişin kendisi için: "Bir parmak şıklatmasıyla birlikte bir mücadele başlar; ki o mücadele bizi sevmeyi bilen insanların olduğu sokaklara taşır."

Ve son kez, yine direnişi anlamayanlar, ona şiddetle karşılık verenler için: "Benim silahım, (sesiyle) senin suratına suratına vuran kontrbasımdır."

Bu daha başlangıç, mücadeleye devam.

27 Ocak 2013

Ev


POLONYA - 1948 - Bir toplama kampında büyümüş bir kız çocuğu, Teresa, hastanenin psikiyatri kliniğinde bir "resim" çiziyor. Doktoru ondan bir "ev" çizmesini istiyor. Teresa da "ev"den anladığı şeyi bu şekilde ifade ediyor.

***
27 Ocak 1945'te Auschwitz Toplama Kampı, Sovyet askerleri tarafından Nazilerin elinden kurtarılır. Bundan 50 yıl sonra ise bu tarih Birleşmiş Milletler tarafından "Uluslararası Yahudi Soykırımı Kurbanlarını Anma Günü" (veya "Uluslararası Holokost Kurbanlarını Anma Günü") olarak belirlenir. O günden bu yana soykırım kurbanları bu tarihte anılıyor. Söz konusu gün, Birleşik Krallık ve İtalya'da ulusal bir kimliğe de sahip.

12 Mayıs 2012

Gazeteciler

İtalya'nın "prestijli" dergilerinden Internazionale'nin yayın yönetmeni Giovanni De Mauro'nun bu haftaki yazısı hoşuma gitti, çevireyim dedim:


"Siz bir yalancısınız, verileriniz düzmece", "Hiç de bile, hepsi doğru". 2 Mayıs Çarşamba günü, saat 21 ilâ 23.50 arasında, on yedi milyondan biraz daha fazla sayıda Fransız vatandaşı, Nicolas Sarkozy ve François Hollande arasındaki tartışmayı televizyonda canlı yayında izledi. Adaylar yaklaşık üç saat boyunca göçmenlikten vergilere, işsizlikten nükleer enerjiye kadar her konuda konuştu. Her şeyin en ufak detaylarına kadar hazırlanmış olduğu bir tartışmaydı: sandalyelerin türü, tartışmacılar arasındaki mesafe, stüdyonun sıcaklığı.

Ortalarında iki gazeteci vardı, Fransız televizyonunun iki tanıdık simasi, Tf1'den Laurence Ferrari ve France2'den David Pujadas. Sorularını nazikçe iki adaya yönelttiler ve ürkek bir şekilde verilen sürelere uymalarını sağlamaya çalıştılar. Tam da o sırada, Fransız haber sitesi Owni'ye ait ofiste, bir nevi yalan makinesi olan Véritomètre'ye (Gerçekölçer) Twitter üzerinden canlı olarak hayat vermeye çalışan 22 ilâ 29 yaşları arasında dört gazeteci bulunuyordu. İki adaydan biri, bir rakamsal veri sunar sunmaz (Fransa'nın kamu borçları, Fransa'da çalışır durumdaki nükleer santraller, Afganistan'da bulunan askerler), Véritomètre'nin editörleri bilgilerin doğruluğunu kontrol ediyor, kaynaklarını karşılaştırıyor, şüpheye düştüklerinde başkalarına soruyor ve birkaç dakika içinde ulaştıkları sonucu twitliyorlardı: doğru, yanlış, kesin değil; ve verilen bilgi doğru olmadığında kaynaklarını içeren pek çok linkle birlikte doğru olan bilgileri veriyorlardı. Böylece tartışmayı izleyenler, gerçek zamanlı olarak iki adayın güvenilirliğine dair bir fikir edinebiliyordu. 54 tweet yazdılar, yaklaşık olarak her üç dakikada bir tane.

Not düşmek için söyleyelim, Hollande'in doğru söyleme oranı yüzde 58, Sarkozy'ninki ise yüzde 47 idi. Yalnızca 140 karakter kullanarak gerçek gazetecilik yapmanın mümkün olmadığını tekrarlayıp duranlara Hollande ile Sarkozy arasındaki tartışmada gerçek gazetecilerin kim olduğunu sormak gerek: sürekli gülümseyen ve neredeyse hep sessiz kalan iki "televizyon uleması" mı, yoksa tweet'leriyle Véritomètre'deki dört genç mi.

5 Mayıs 2012

Afrikam Afrikam Cennetim

Birkaç yıl önce şöyle bir yazı eklemiştim. Özetle, ülkelerin ve kıtaların dünya üzerinde kapladıkları alanların gerçek oranlarıyla  bugün en yaygın biçimde kullanılan dünya haritasında gösterilen oranların birbirini tutmadığından bahsediyordu ve bu oranları aslına en uygun biçimde yansıtan "Peter'ın Haritası"ndan dem vuruyor idi.

İnternetler sağolsun biraz evvel başka bir görsel "elime geçti". Afrika kıtasının boyutlarıyla dünya üzerindeki diğer ülke ve kıtaları karşılaştırıyor. Ahanda burada:


Elinizin altındaki her haritaya kanmayın gençler! Haydi bana eyvallah.

10 Nisan 2012

Satış

İstanbul'un Osmanlılar tarafından
ele geçirilmesinden önce kullanıldığı 
düşünülen Konstantinopolis bayrağı
Topluluklar üzerinde egemenlik kurmak isteyen her odak bir şeyler pazarlamak zorundadır. Günümüzde hâlâ en büyük egemenlik odağı (yirminci yüzyılın ikinci yarısından itibaren biraz daha perde arkasında durmayı yeğliyor olsa bile) devlet olduğuna göre, devlet kurmak ve onu yaşatmak için de pazarlanması gereken şeyler vardır.

Bir devlet kurabilmek ve onu yaşatabilmek için kitlelere "vatan", "millet" pazarlanması gerekir. Bunun başarılı olabilmesi için ise kitleler, "vatan" ve "millet"in temel bir gereksinim olduğuna dair güçlü bir inanca sahip olmalıdır. Son yüzyıllar içerisinde bu inanç yeterince yerleşmiş olduğundan bu "vatan ve millet satışı" çok da zor değildir. Vatan ve millet kitlelere bir kere pazarlandıktan sonra, bunların gerekli olduğuna dair inanç da güçlenmeye başlar. Pazarlama ve inanç birbirlerini simbiyotik bir biçimde besler.

Bizans sikkesi
Ancak gün gelir iktidar odağı olmak için "vatan" ve "millet"ten farklı ve zaman zaman bu kavramlarla çelişir gibi görünen bazı şeyleri pazarlama ihtiyacı belirir. Artık bu iki kavram yeterli değildir. Fakat halk kitleleri bu iki kavrama yüzyıllar içerisinde kültürel anlamda ciddi bir şekilde bağlanmış olduğundan bu kavramlarla çelişen yeni kavramları pazarlamak da iyice zorlaşmıştır.

Bakalım ne olacak?

6 Nisan 2012

Devrimden Sonra (2011)

Yönetmen: Mustafa Kenan Aybastı
Senarist: Mustafa Kenan Aybastı

Öncelikle şunu söyleyeyim, anti-komünist propagandadan hoşlanmam. Hayır, komünist değilim; fakat "propaganda"dan hoşlanmayan birisi olarak, haliyle propagandanın anti-komünist olanından da hoşlanmam. Buna karşın bugün tamamen anti-komünist propaganda amacıyla yapılmış bir film izledim: Devrimden Sonra.

Filmin senaristi ve yönetmeni Mustafa Kenan Aybastı, nasıl yapmışsa yapmış, bu filmin bir anti-komünist propaganda filmi olduğunu anlamalarına izin vermeden, Türkiye Komünist Partisi'nin (aslen "Sosyalist İktidar Partisi") bir "yan kuruluşu" olan Nâzım Hikmet Kültür Merkezi'ni kafalamayı, bunun bir "ütopya" olduğuna onları inandırmayı başarmış. Gerçi çok zor bir şey değil bu. TKP'nin "Komünist Kararname"sini okuduğunuzda, "Devrim Mahkemeleri"ni falan düşündüğünüzde adamların "ütopya"sının aslında tam anlamıyla bir distopya olduğunu görüyorsunuz. Neyse. Sonuçta, yönetmenin hinliği sayesinde, bu film bir "komünizm güzellemesi" olduğu iddiasıyla ortaya çıkmış oldu. Eheh. 

Bu aslında bir "film" değil, 8 adet kısa filmin kolajından ibaret bir propaganda aracı; hem de kötü bir propaganda aracı. 

13 Mart 2012

Ah ne şakacısınız, ilâhi Gherush92!


Eheh. Eheheh. Oğlum bu her konuda steril ötesi olma yanlısı, politically correct'liğin artık bokunu çıkarmış adamlar beni öldürüyor. Birleşmiş Milletler'in Ekonomik ve Sosyal Konsey'ine danışmanlık yapan araştırmacılardan oluşan Gherush92 isimli bir sivil toplum örgütü, Dante Alighieri'nin İlâhi Komedya'sının eğitim-öğretim programlarından kaldırılmasını istemiş. Sebep ise antisemit, islamofobik, ırkçı ve homofobik olmasıymış. Absürd müsünüz lan? O halde bütün sanat eserlerinin içine doğduğu sosyal ve kültürel bağlamları yok sayalım. Yeri gelmişken Shakespeare'in Venedik Tüccarı'nı, ne bileyim Orwell'in 1984'ünü falan da yasaklayalım?

23 Aralık 2011

Şarkı: Fabrizio De André - Andrea (1978)

Andrea, ilk olarak Fabrizio De André'nin dokuzuncu albümü 1978 tarihli Rimini için kaydedilmiş bir şarkı.


Bir yıl sonraki canlı De André albümü In concerto - Arrangiamenti PFM'de de
kendine yer bulmuş, hatta o versiyonun daha meşhur olduğu da söylenebilir.


Birinci Dünya Savaşı sırasında yaşanan eşcinsel bir aşk hikayesinden bahseden şarkı, La guerra di Piero'yla birlikte, zaman içerisinde yalnızca De André'nin değil, aynı zamanda İtalyan müziğinin de en güçlü antimilitarist/savaş karşıtı şarkılarından birine dönüşmüş. Geniş anlamda ise şarkının "farklı olmak" konsepti üzerine kurulu olduğu söylenebilir.

Şarkının son dizelerinden ("... il secchio gli disse signore il pozzo è profondo ... lui disse mi basta che sia più profondo di me" / "... kova ona dedi ki, bayım kuyu derin ... o dedi ki benden daha derin olsun, bana yeter") anlaşılan o ki Andrea, cephede ölen sevgilisinin ardından kendini kuyuya atıp hayatına son veriyor.

Fabrizio De André 19 Aralık 1992'de Milano'da Teatro Smeraldo'da verdiği bir konserde şarkı hakkında şunları söylemiş:
"Questa canzone la dedichiamo a quelli che Platone chiamava, in modo addirittura poetico, i "figli della luna"; quelle persone che noi continuiamo a chiamare gay oppure, per una strana forma di compiacimento, diversi, se non addirittura culi. Ecco, mi fa piacere cantare questa canzone, che per altro è stata scritta per loro una dozzina anni fa, così a luci accese, anche a dimostrare che oggi, almeno in Europa, si può essere semplicemente se stessi senza più bisogno di vergognarsene."

Türkçeye çevirecek olursam: "Bu şarkıyı Eflatun'un, handiyse şairane bir şekilde, "ayın çocukları" olarak adlandırdıklarına adıyoruz; o insanlar biz onlara gay demeyi sürdürüyoruz, ya da garip bir zevkle "farklı olanlar" diyoruz, eğer götverenler diye adlandırmıyorsak. İşte, onlar için bir düzine yıl kadar önce yazılmış olan bu şarkıyı söylemek hoşuma gidiyor, böylece, açık bir şekilde, bugün en azından Avrupa'da hiç utanç hissetmeden insanların basitçe ne iseler o olabileceklerini göstermek için de."

Şarkının sözleri ve Türkçe çevirisi ise şöyle:

Andrea s'è perso s'è perso e non sa tornare
Andrea s'è perso s'è perso e non sarà tornare
Andrea aveva un amore riccioli neri
Andrea aveva un dolore riccioli neri.

C'era scritto sul foglio ch'era morto sulla bandiera
C'era scritto e la firma era d'oro era firma di re

Ucciso sui monti di trento dalla mitraglia.
Ucciso sui monti di trento dalla mitraglia.

Occhi di bosco, contadino del regno, profilo francese
Occhi di bosco, soldato del regno, profilo francese
E Andrea l'ha perso ha perso l'amore la perla più rara
E Andrea ha in bocca un dolore la perla più scura.

Andrea raccoglieva violette ai bordi del pozzo
Andrea gettava riccioli neri nel cerchio del pozzo
Il secchio gli disse - signore il pozzo è profondo
Più fondo del fondo degli occhi della notte del pianto.

Lui disse - mi basta mi basta che sia più profondo di me.
Lui disse - mi basta mi basta che sia più profondo di me.

***

Andrea kayboldu kayboldu ve geri dönemez
Andrea kayboldu kayboldu ve geri dönmeyecek
Andrea'nın bir aşkı vardı siyah bukleli.
Andrea'nın bir acısı vardı siyah bukleli.

Kağıtta yazılıydı, bayrağın üzerinde ölmüştü
Yazılıydı ve imza altındandı, kralın imzası.

Trento'nun dağlarında bir makineli tüfekle öldürülmüştü
Trento'nun dağlarında bir makineli tüfekle.

Orman gözlü, krallığın çiftçisi, fransız görünümlü
Orman gözlü, krallığın askeri, fransız görünümlü
Ve Andrea onu kaybetti, aşkını kaybetti, en nadir inciyi
Ve Andrea'nın ağzında bir acılık var, en kara inci.

Andrea menekşeleri topluyordu kuyunun kenarında
Andrea siyah bukleleri fırlatıyordu kuyunun içine
Kova ona dedi ki - bayım kuyu derin
Gözyaşı gecesinin gözlerinin derinliğinden de derin.

O dedi ki - bana yeter, yeter ki daha derin olsun benden.
O dedi ki - bana yeter, yeter ki daha derin olsun benden.

6 Şubat 2011

Devrim


Başlangıç en iyi zamandır. Her şeyin olası göründüğü, her şeyin aydınlandığı an. Diktatörün gece yarısı eşi ve çocuklarıyla kaçıp havaalanına doğru koştuğu an. O, bu kadar hızlı bir şekilde kaçınca neden daha önce kimsenin bunu düşünmediğine dair bir soru düşer akıllara: Her rejim korku üzerine kuruludur, ama çoğunluk olunduğunda korku geçer gider. Çok devrim görmedik. Gördüğümüz az sayıdaki devrim de genellikle kötü bir şekilde sonuçlandı: Sözlerin tutulma zamanı geldiğinde, işi bilen kurnaz tilkiler avlandıkları yere geri dönmelerine yarayan bir arka kapı bulduklarında. "Batılı liberallerin ikiyüzlülüğü sözün bittiği yerdir", diyor Slavoj Žižek, "toplum önünde hep demokrasiyi desteklediklerini söylediler, ama şimdi insanlar din adına değil seküler bir özgürlük ve adalet talebiyle tiranlara karşı ayaklandığında görüyoruz ki kaygılanıyorlar. Neden kaygı duyulsun? Neden özgürlüğün galip gelebileceği bu durumda sevinç duyulmasın?". Belki bu devrimlerin diğer benzerlerine çokça rastlayamayacağız. Gelin de bugünlerde onlara yakın duralım.

Giovanni De Mauro

Internazionale, Sayı 883 (4-10 Şubat 2011)

Türkçeye çeviren: Tolga D.

5 Şubat 2011

Mısırlı Kardeşim

"Mısırlı kardeşim;
Şarkılarımız kardeştir,
İsimlerimiz kardeş,
Yoksulluğumuz kardeştir,
Yorgunluğumuz kardeş.

Şehirlerimde güzel, ulu, canlı ne varsa:
İnsan, cadde, çınar,
Savaşında senin yanındalar.
Köylerimde Kelâm-ı Kadim okunuyor
Senin dilinle,
Senin zaferin için."

Nazım Hikmet, 1959

20 Ocak 2010

Müzik = İlaç



Mixtape Riot
'tan DJ Captain Planet oldschool Haiti müziklerinden oluşan bir miks hazırlamış ve Partners in Health'e Haiti için en az 5 dolar bağışta bulunanlara bu miksin download linkini gönderiyor. Henüz Haiti için bağış yapmadıysanız bu güzel bir fırsat. Yaptıysanız bile yine yapın hem.

Ayrıntılar şurada: Mixtape Riot | Music = Medicine

10 Aralık 2009

Dünya haritası ve kuzey-merkezcilik


"Endüstri devriminden bu yana, dünyada en yaygın şekilde kullanılan harita, Mercator projeksiyonuna dayanıyordu. Bu harita türü okyanuslarda kullanmak için elverişli olmakla birlikte, toprak yüzeylerinin ölçüsünü belirgin şekilde bozar. Eğer Mercator yöntemini kullanıyorsa, elinizin altındaki atlasa baktığınızda, İskandinavya'nın Hindistan kadar geniş olduğunu görürsünüz; oysa Hindistan, onun üç katı büyüklüğündedir." (Toffler, 2008: 376) 

Bunun yanında bu projeksiyonda Grönland'ın alanı Afrika'nınkine eşit görünür, oysa Afrika, Grönland'dan 14 kat daha geniştir. Yine bu tip bir haritada Grönland'ın içine en az iki adet Çin yerleştirebiliriz, halbuki Çin, Grönland'ın 4.5 katı kadar daha geniştir. Benzer şekilde, eski Sovyetler Birliği'nin alanı içine rahatlıkla iki adet Afrika kıtası sığacakmış gibi görünür; gerçekte Afrika, eski Sovyetler Birliği'nin alanından daha geniş bir alan kaplar (eski Sovyetler Birliği yaklaşık 22.5 milyon kilometrekaredir, Afrika ise yaklaşık 30 milyon kilometrekare). Avrupa'nın gerçek karasal alanları toplamı 10 milyon kilometrekareye yakındır, Güney Amerika'nınki ise yaklaşık 18 milyon kilometrekaredir; neredeyse Avrupa'nın iki katı. Buna rağmen Mercator projeksiyonuyla çizilen bir haritada Avrupa, Güney Amerika'yla hemen hemen aynı, hatta Güney Amerika'dan daha büyük bir boyutta gösterilir. 

"Haritacılar arasında, bir Alman tarihçi olan Arno Peters'in toprak yüzeylerini birbirleriyle doğru orantıda göstermek amacıyla geliştirdiği yeni bir projeksiyon sistemi ateşli tartışmalara neden oluyor. Peters, Mercator haritasındaki bozuklukların endüstri ülkelerinin kibrini güçlendirdiğini, endüstrileşmemiş dünyayı doğru bir politik - ve kartografik - açıdan görmemizi zorlaştırdığını söylüyor. 'Gelişmekte olan ülkelere, yüzeyleri ve önemleri açısından hile yapıldı,' diyor Peters. Avrupalı veya Amerikalı gözüne tuhaf gelen haritası, küçülmüş bir Avrupa, düzleşmiş bir Alaska, Kanada ve Sovyetler Birliği, çok daha uzamış bir Güney Amerika, Afrika, Arabistan ve Hindistan gösteriyor." (Toffler, 2008: 376)


Arno Peters'in haritasıyla ilgili ayrıntılı bilgi, şu sitede: Peters Map.

Alıntılanan kaynak: Toffler, Alvin (2008, ilk baskı: 1980) Üçüncü Dalga (çev. Selim Yeniçeri). İstanbul: Koridor Yayıncılık.

15 Ekim 2009

Blog Action Day 2009



Blog Action Day'de yılın konusu iklim değişikliği. Bunun üzerine bir mix-set hazırlayayım dedim. Setteki şarkılar yalnızca iklim değişikliği konusunda değil, bunun yanında diğer çevre sorunlarıyla ilgili pek çok şarkı da var. 115 dakikalık bu setin 45 dakikalık bir versiyonu ise şurada.

Çöpkuşağı - Blog Action Day 2009 by Tolga D.

Tracklist:

Intro
Looking for Changes - Paul McCartney [1993]
London Calling [Excerpt] - The Clash [1979]
Shapes of Things [Excerpt] - The Yardbirds [1966]
The Grass Is No Green [Excerpt] - Aphrodite's Child [1968]
Song for a Dying Planet [Edit] - Joe Walsh [1992]
Dragonfly - Ziggy Marley [2003]
To the Last Whale [Excerpt] - Crosby & Nash [1975]
The 3 Rs - Jack Johnson [2006]Give Me the Good Earth [Excerpt] - Manfredd Mann's Earth Band [1974]
Nature's Disappearing [Edit] - John Mayall [1970]
Big Yellow Taxi - Joni Mitchell [1970]
Sick of You - Lou Reed [1989]
Thin Green Line [Excerpt] - Oi Polloi [2000]
Point of No Return - Napalm Death [1987]
Kyoto Now! - Bad Religion [2002]
Countdown to Extinction - Megadeth [1992]
Global Warming - Evildead [1991]
Lonely Planet - The The [1993]
Fresh Garbage - Spirit [1968]
Ecology Song - Stephen Stills [1971]
Red Tide - Rush [1989]
The Landscape Is Changing - Depeche Mode [1983]
Piece of Green [Edit] - Minimal Compact [1987]
The Secret Life of Plants - Stevie Wonder [1979]
Earth Song - Michael Jackson [1995]
Never Turn Your Back to Mother Earth - Sparks [1974]
Fall on Me - R.E.M. [1986]
Earth Anthem - The Turtles [1968]
How Many Times - Julian Lennon [1998]
Tread Water - De La Soul [1989]
Only So Much Oil in the Ground - Tower of Power [1975]
We Almost Lost Detroit - Gil Scott-Heron [1977]
Don't Go Near the Water - The Beach Boys [1971]
Planet Home - Jamiroquai [1999]
Earth and Sun and Moon - Midnight Oil [1993]
Mercy Mercy Me (The Ecology) - Marvin Gaye [1971]
Mother Nature's Son - The Beatles [1968]

30 Eylül 2009

"Özgür müziğe dokunma!"

MÜ-YAP'ın şikayeti sonrasında 19 eylül cumartesi günü Last.fm ve MySpace'e Türkiye'den erişim engellenmişti. Bunun üzerine pek çok kişi konu hakkındaki tepkilerini dile getirmişti. Ben de sıcağı sıcağına kısa bir yazı yazmıştım bloga. Sonrasında FriendFeed'de pek çok kişi bir araya gelip konu hakkında ne yapabileceğimizi tartıştık ve MÜ-YAP'a yönelik bir "gerilla eylemi" düzenlemeye karar verdik. Konu FriendFeed'deki şu grupta şekillendirildi.



23 eylülden itibaren ise eylemi hayata geçirdik. Hazırladığımız görselleri CD kapaklarının içine koyarak MÜ-YAP'a postalamaya başladık. Yüzlerce "protesto CD'si" postalandığından eminim; çünkü pek çok blogda ve sosyal ağda eylem başarılı bir şekilde yayıldı, insanlar eylemden haberdar edildi.



Bugün Taraf gazetesinde, özel olarak bu eylemi neden yaptığımız, genel olarak ise müzik endüstrisinin "internet çağı"ndaki konumu ve yapmaya çalıştıkları hakkındaki yazım yayınlandı. Yer darlığından birkaç cümle gazetedeki yazıdan çıkarılmış, buraya yazının eksiksiz halini koyuyorum.

"İnternet çağı ve müzik endüstrisi (*)

Bir kültür, eğer doğmuş ve yaşıyorsa ona ne yasalarla, ne yasaklarla engel olabilirsiniz. Kültür canlıdır. İnsanoğlu kültürünü yaşatmayı arzular ve bundan kolay kolay vazgeçmez. Yeni teknolojiler de her zaman yeni kültürlerin ortaya çıkmasını tetiklemiştir.

Son 10 yıldır, internet teknolojileri sayesinde yeni bir kültür ortaya çıktı: Bilgiye, bilime ve sanata erişme, onu paylaşma ve yeniden üretme kültürü. Bu kültürün, 20. yüzyılın alışıldık ticaret biçimini temsil eden her endüstri kolunda bir mücadeleye yol açtığını görüyoruz. Bu alanlardan biri de müzik.

Müzik endüstrisinin bir kısmı bir kültüre karşı koymaya çalışıyor, bir kültürle savaşıyor ve onu öldürmek istiyor. Endüstrinin gelişimini kendi kısa vadeli çıkarlarına kurban eden bazı meslek organizasyonları her teknolojik yenilik sonrasında yaptıkları gibi, bu yeniliğin ardından da iktidar odağı olma güçlerini kullanarak telif haklarının kapsamını genişletmeye çalışıyorlar, başarılı da oluyorlar. Fakat bu sefer karşılarında ciddi bir muhalefet var: Koskoca bir “internet vatandaşları toplumu”, “netdaş”lar. Kültürlerini yaşatmaya kararlı, topluluk haklarını sonuna kadar savunacak insanlar. Yine de müzik endüstrisi paraya ve iktidara sahip olduğu için kulaklarını tıkıyor ve parlamentolar aracılığıyla yasaklarını uygulamaya koyuyor. Ancak internet öyle kolay denetlenebilir bir mekân da değil; yasakları delmek pek de zor olmuyor. Bunun karşısında endüstrinin yaptığı tek şey ise kuralları daha da sıkılaştırmaya çalışmak. Müzik endüstrisine göre sistem yüz yıldır nasıl işliyorsa, aynen o şekilde işlemeye devam etmeli. Peki bu arzu gerçekçi mi?

İnternetle birlikte plak şirketlerinin bir "dağıtım kanalı" olma özelliği büyük bir tehditle karşı karşıya kaldı. Eskiden plak şirketlerine bağımlı olan müzisyenlerin bu bağımlılığı gitgide azalıyor. Müzisyenler MySpace, Last.fm ve benzeri pek çok platform sayesinde kendi müziklerini dinleyicileriyle paylaşıyor ve hem konserleri için yeni hayranlar kazanıyor, hem de kendileri (ya da bağımsız plak şirketleri aracılığıyla) ürettikleri/dağıttıkları albümlerinin promosyonunu yapıyor. Yani internet müzik için yeni bir dağıtım kanalı olma özelliği taşıyor. Doğal olarak onlarca yıldır iş gördükleri klasik sistemi sürdürmeye çalışan müzik endüstrisi için bu bir kâbus!

Müzik endüstrisi bu yeni düzene uyum sağlamayı seçmek yerine, yeni bir teknolojiyi ve yeni bir kültürü reddetmeyi ve baskılamayı tercih ediyor. Müzik yapımcı ve dağıtımcılarının oluşturduğu meslek birlikleri, güçlü lobileriyle tüm dünyada hem hükümetler üzerinde baskı kurarak yeni yasalar hazırlatıyor, hem de her türlü eğme/bükme yöntemlerini işleterek yürürlükte olan yasaları kendi çıkarları lehine kullanıyor. MySpace ve Last.fm'in Türkiye sınırları içerisinde erişime kapatılmış olması da bunun en yeni ve vahim örneklerinden biri.

19 Eylül Cumartesi sabahı her zaman kullandığımız siteler olan MySpace ve Last.fm’e girmek istediğimizde bir uyarıyla karşılaştık. Her iki sitede de kırmızı renkli fontlarla “Bu siteye erişim mahkeme kararıyla engellenmiştir.” yazıyordu. İnternet vatandaşları olarak bu uyarıya alışkındık. Youtube başta olmak üzere pek çok sitede karşımıza çıkan bir yazıydı bu. MySpace ve Last.fm’e erişimin engellenme nedenini araştırdık, karşımıza “telif hakları ihlâli” gerekçesi çıktı. Bu sitelerin kapatılması için dava açan kurum ise Türkiyeli müzik yapımcılarını bir çatı altında toplayan MÜ-YAP’tı.

Üstelik hem MySpace, hem de Last.fm yasal içerik sunan internet siteleri. Mevcut telif yasaları çerçevesinde bile "telif hakları ihlâli" gibi bir durum bu iki site için geçerli değil. Dünyada en sıkı telif yasalarının uygulanmaya çalışıldığı ülkelerde bile bu sitelerle ilgili olarak açılıp da müzik endüstrisinin lehine sonuçlanmış, bu sitelerin “telif haklarını ihlal ettiği” yönünde karar alınmış tek bir dava yok. Fakat Türk yargısı internetin doğasını anlamaktan maalesef uzak olduğundan, uluslararası hukuk kurallarına da aykırı olan bu tip yasaklama kararları Türkiye’de çok kolay bir şekilde alınabiliyor.

Engelleme kararı MÜYAP tarafından “telif hakları ihlali” nedeniyle aldırılmışken, bu kararla birlikte, MÜ-YAP'a bağlı bulunmayan, müziklerini MySpace ve Last.fm üzerinden kendi iradeleriyle paylaşan bağımsız müzisyenlerin eserlerine erişim de engellenmiş oluyor. Yani yapımcılar kendilerine olan talebi artırmak yerine, başkalarının yarattığı arzı adil olmayan bir şekilde kontrol etmeye, onu baskı altında tutmaya çalışıyor. Peki MÜ-YAP'ın amacı ne? Neden yasal siteleri bile engellemeye çalışıyor? Neden bağımsız müzisyenlerin önünü kapamak istiyor?

Çünkü dünya değişiyor, ekonomiler değişiyor, para kazanma yöntemleri farklılaşıyor; fakat MÜ-YAP ve benzeri kuruluşlar kendilerine çok para kazandıran, kendilerini çok güçlü hale getiren bir sistemin yıkılıyor olduğu gerçeğini kabul etmek istemiyor. Bunu yaparken “telif hakları”, “sanatçı emeği” gibi kavramları önümüze seriyorlar.

Aslına bakılırsa “sanatçı emeği”ni umursadıkları yok, umursadıkları tek şey kendilerini güçlü hale getiren bu düzenin olabildiğince devam etmesini sağlamak ve müzik üzerindeki tekellerini, iktidarlarını kaybetmemek. Artık yaşam sürelerinin sonuna geldiklerinin, müzik endüstrisinin işleyiş tarzının değişmek zorunda olduğunun kendileri de farkında; fakat bu değişimi olabildiğince geciktirmenin, o arada da elde edebilecekleri kadar maddi kazanç elde etmenin peşindeler.

Biz internet vatandaşları, yani netdaşlar olarak bunun bilincindeyiz, bu nedenle MÜ-YAP’ın bu son yasaklama girişimini protesto etmek için bir eylem yaptık. Bu eylem internette şekillendirildi; netdaşların ve internet tabanlı sosyal ağların kesinlikle hafife alınmaması gerektiğini gösterdi. 23 Eylül Çarşamba günü MÜ-YAP’a anonim olarak yüzlerce “protesto CD’si” yollamaya başladık. Bu CD’ler için hazırladığımız görselde mesajımız netti: “Özgür müziğe dokunma!”.

Türkiye’nin dört bir yanındaki insanlar internet üzerinden bu protestoya dair bilgileri edindiler ve hala da bu CD’leri yollamaya devam ediyorlar. Bu haberi duymamış olabilirsiniz; çünkü bu eylem alternatif medyalarda çokça ses getirmiş olsa da kitle medyasına pek yansımadı.
Bu eylemi müzik endüstrisinin çıkarlarının, toplumun ve müzisyenlerin çıkarlarıyla uyuşmadığını, endüstrinin toplumun çıkarlarına aykırı hareket ettiğini göstermek ve bir kamuoyu bilinci oluşturabilmek için yaptık.

Lütfen müzik endüstrisinin temsilcilerine inanmayalım, bize yalan söylüyorlar!

(Eylem sürecinde ve sonrasında verdiği her türlü destek için akademisyen-yazar Özgür Uçkan'a teşekkür ediyoruz)."

(*) Taraf, 30 Eylül 2009

25 Eylül 2009

Bono'nun avukatı olacağım günleri de mi görecektim?

Bono'dan tiksinirdim; ama bazıları gibi Türkiye'ye gelmeyi siyasi sebeplerle, insan hakları ihlalleri nedeniyle reddettiği için değil, Bono'yla ilgili çok daha derin nedenlerim vardı. Şimdi siyaseten hiç uyuşmadığım insanlar, Bono sırf daha önce Türkiye hakkında doğruları söyledi diye ondan nefret ediyor ve "Bono gelmesin!"cilik oynuyor. Sırf bu yüzden yine şeytanın avukatlığına soyunmak zorunda kalacağım gibi görünüyor.

Politikayla bir derdi olan müzisyenleri severim. Aktivist müzisyenleri severim. Fakat Bono'yu her konuda samimiyetsiz bulduğum için, politika konusunda da çoğu zaman samimi bulamamışımdır.

Müzik-politika ilişkisinin "aleni" hallerine birkaç örnek: Misal, Manic Street Preachers. Seviyorum bu adamları. If You Tolerate This Your Children Will Be Next'te "tavşanları vurabiliyorsam faşistleri neden vuramayım" lafını duyunca çok pis gaza geliyorum, elime silahımı alıp sokağa dökülmek istiyorum. Çünkü samimiyetsiz bulmuyorum bu adamları. Bu adamlar hiçbir zaman "politically correct" davranmıyorlar. Bir yandan bir şeyleri eleştirip, diğer yandan eleştirdikleri şeylere sebep olan insanların bir şekilde götünü yalamaya çalışmıyorlar. Bono ise gereğinden fazla "politically correct" davranan birisi. Böyle olunca da yaptığı şeyin bir anlamı kalmıyor gözümde.

Başka bir misal: George Harrison. George Harrison politikayla ya da insan haklarıyla, kısacası "insanlık"la ilgili davranışlarını asla reklam etmedi. Pek çok şeye destek verdi ve pek çok noktada geri planda kalmayı bildi. Çünkü kendi egosunu yaptığı işlerin güzelliğinin önüne geçirmedi. Bono ne yapıyor? Yalnızca egosunu tatmin etmeye çalışıyormuş görüntüsü veriyor bana, hem de deliler gibi.

Bir de Bono'nun sürekli örnek aldığı, kopyalamaya çalıştığı adama, John Lennon'a bakalım. John Lennon sağlam bir ego aslında; ama yine de kendisini şiddetli bir şekilde alaşağı etmesini biliyor. Aslında bir bok olmadığını biliyor. Aslında dünya üzerindeki hiç kimsenin aman aman "matah" bir şey olmadığını biliyor. İnanılmaz bir mizah duygusu, ironi duygusu var; bir yandan bir şeyler yaparken diğer yandan kendisiyle dalga geçmesini de çok iyi biliyor. Bunun yanında politik bir şarkı yazarken hiçbir şeyden çekinmiyor, çatır çatır yazıyor. Attica State'in sözlerine bakın, Sunday Bloody Sunday'e bakın (aynı isimde bir U2 şarkısı da var, onunla karıştırmayalım), The Luck of the Irish'i dinleyin; ne demek istediğimi muhtemelen çok daha iyi anlayacaksınız.

Bono'nun ise hal, tavır, gidişat ve duruşu baştan aşağı "kopya" olduğu gibi, yine baştan aşağı "kolpa" geliyor bana. Üstelik kopya ettiği yerlerden kopyalayamadığı, kopyalamayı beceremediği önemli meseleler var. Kendiyle dalga geçebilme yetisine sahip değil Bono. Bu, politik konularla ilgili bir şeyler söylerken, mesajlar verirken Bono'yu benim için çok itici hale getiriyor. Bono her şeyi ve özellikle kendisini çok ciddiye aldığı için, bir süre sonra artık önü alınamaz bir baygınlık duygusu yaşatıyor bana. "Her şeyi ciddiye almak" derken tasam "Afrika'da insanlar ölüyor, bu ciddi değil.", "Amerika kafasına göre her yeri bombalıyor, sivilleri öldürüyor, aman canım banane." demek asla değil. Tam tersine bu tip politik duruşu olanlara ayrıca saygı duyup, takdirle karşılıyor, seviyorum onları. Ancak bunu yaparken takınılan tavır ve tutum da çok önemli. Bono mizah hissine sahip olmadığı ve egosunu her şeyin önüne geçirdiği için her daim bana itici, samimiyetsiz ve uyuz geliyor.

Bütün bunlardan sonra güncel meseleye gelelim. U2 2010 yılında Türkiye'ye geliyormuş, üstelik bağlantılar kurulurken AKP hükümetinden bazı kişiler de önemli rol oynamış. Biliyorsunuz U2 onlarca yıldır Türkiye'ye gelmeyi insan hakları ihlalleri, düşünce özgürlüğü kısıtlamaları ve Kürt sorunu gerekçeleriyle reddediyordu. Bana kalırsa iyi de yapıyordu, doğru da yapıyordu ("insan haklarını ihlal eden başka ülkelerde neden konser veriyorlardı" sorusu şu anda bana çok önemli gelmiyor).

2010 yılında U2'nun Türkiye'ye gelecek olmasının kesinleşmesi üzerine "U2 gelmesin!"/"Bono gelmesin!"ciler türedi birden. Bunu diyenlerin bir kısmı benim yukarıda saydığıma benzer nedenlerle Bono'yu sevmiyor ve o yüzden tepkililer, bunu biliyorum; ama çok daha önemli bir kısmı Bono zamanında Türkiye hakkında doğru sözler söylediği için ona kızıyorlar ve onun gelmesini istemiyorlar. Bono konusunda bile bir milliyetçilik dalgası oluşmuş durumda ve ben bundan tiksiniyorum. O yüzden şu konser verilene, verildikten sonraya kadar Bono hakkında bir daha kötü bir şey söylemeyeceğim/yazmayacağım (gerçi şimdiye kadar blogda bunu ifade etmemiştim; şimdi etmiş oldum işte, diğer platformlardaki ve gerçek hayattaki tutumumdan da bir süreliğine vazgeçiyorum). "Büyük şeytanlar"ın yanında, Bono gibi bana onlardan daha "küçük" gelen bir şeytanın avukatlığını yapayım biraz. Hatta fırsatım olursa konsere bile gidebilirim, o derece.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...