23 Mayıs 2026

Fabrika ayarları

İnsan aklının ürettiği her şey, bizi fena kandırdı. Aydınlanma'nın iyimser ışığı, onun peşinden gelen devasa toplumsal teoriler, dünyayı kurtarmayı vadeden ideolojiler, kâğıt üzerinde kusursuz duran sistem tasarımları, matbaalardan taşan o ağır entelektüel birikim... Aklın her şeyi çözeceğine o kadar ikna olduk ki, buna itiraz edenler bile temelde aynı körlüğün içine düştü. Aklı reddedip merkeze duyguyu, sezgiyi, kaosu veya imanı, ilahi olanı yerleştirenler de aynı hatayı yaptı. Hepsi birbirine düşman görünse de ortak ve ölümcül bir kör noktaları vardı: Bunların tamamı, insanın etten, kemikten ve içgüdüden oluşan bir memeli olduğunu unutup bütün ömrünü bu soyut ideallere, inançlara veya kurgulara göre yaşayabileceği masalına inandı. Kendi ellerimizle öyle kusursuz bir zihinsel fanus kurduk ki, bu devasa kurgunun içinde insanın asıl doğasını, o karanlık ve bencil yanımızı tamamen unuttuk.
Oysa milyonlarca yıllık evrim takvimini masaya yatırdığımızda gördüğümüz şey, o çok övündüğümüz "soyut fikirleri kavrama" becerimizin, bu devasa zaman çizelgesinde yalnızca son birkaç saniyelik, komik bir sapmadan ibaret olduğu. Beynimizin ana donanımı; karmaşık ideolojileri, evrensel ahlak yasalarını ya da sistem tasarımlarını işlemek için şekillenmedi. Savanada avcıdan kaçmak, kısıtlı besini anında tüketmek veya ihtiyaç hâlinde tüketmek üzere istiflemek, kabilenin içinde dışlanmadan güvende kalmak için şekillendi. Karşımızda limbik sistemi milyonlarca yıllık korkularla, hayatta kalma dürtüleriyle ve kabileci reflekslerle çalışan bir memeli var. Mantıksal kararlar alan korteksi ise evrimsel açıdan daha dünün icadı sayılır. Din, ideoloji, felsefe ve ahlak sistemleri bu korteksin ürünü; ama korteks, dün de limbik sistemin kiracısıydı, bugün de öyle.
Biz kalkıp bu sürü hayvanından bütün ömrünü adalet, liyakat ya da evrensel haklar gibi biyolojik donanımında hiçbir nesnel karşılığı olmayıp tamamen zihnimizin icadı olan soyut ideallere göre yönlendirmesini bekliyoruz. Doğal seleksiyonun "kendi genini ve kendi sürünü kayır" diyen o acımasız ve net kuralını yok sayıp ondan empatiyi içselleştirmesini istiyoruz. Hayatta kalmak için en az enerjiyle en yüksek faydayı sağlaması gereken bir organizmadan, hiç tanımadığı insanlar için evrensel bir adalet duygusu üretmesini talep ediyoruz. Çok yabancı olduğu bu kurgusal düzende ondan devasa, hatta biyolojik olarak imkânsız bir fedakarlık talebinde bulunuyoruz; başaramadığında da onu ahlaksızlıkla suçluyoruz.
İnsanlık olarak aynaya baktığımızda gerçekten olduğumuz o hayvanı görmektense "biz aslında doğamız gereği barışçıl, empatik ve ahlaklı yaratıklarız" masalını anlatmayı çok seviyoruz. Diğer yandan antropolojik bulgular ve evrimsel tarih bu kurguyu yerle bir ediyor. İnsanın o yere göğe sığdıramadığımız empati yeteneğinin evrensel bir şefkat ağı falan olmadığını, bütünüyle kabilesel bir savunma mekanizması olduğunu görüyoruz. Her bir birey, kendi grubunu, gen havuzunu ve o grubun çıkarlarını korumaya hizmet ediyor. Grubun dışındakiler, kaynaklar için rekabet edilmesi veya yok edilmesi gereken potansiyel birer tehdit.
Toplumun tamamı denebilecek kadar çok büyük bir çoğunluğu için hayat, hiçbir zaman felsefi bir duruş sergileme ya da evrensel ilkeler uğruna savaşma alanı olmadı. Barınma, fiziksel güvenlik ve kaynaklara erişim gibi temel biyolojik zorunluluklar her zaman devrede ve birinci planda. Bu temel güdüleri asgari düzeyde doyuran bir organizma ise hemen ardından doğrudan kendi konforunu ve kişisel memnuniyetini maksimize etmeye yöneliyor. Ahlak dediğimiz şey çoğu zaman grubun içinde barınabilmek, dışlanmaktan kaçınmak ve güvenlik şemsiyesinin altında kalmak için uyulan yazılı olmayan bir sözleşmeden ibaret. İşte bazılarımız, kendi kurduğumuz entelektüel fanusun dışını göremediğimiz için herkesin bu kurgusal düzlemde derin fikirleri, sarsılmaz ilkeleri veya ideolojik duruşları olduğunu varsayarak kendi kendimizi sabote ediyoruz. En ufak bir kriz anında, güç dengeleri değiştiğinde, basit bir çıkar çatışmasında veya kaynakların bölüşümünde o yaldızlı ilkelerin saniyeler içinde buharlaştığını görüp şok oluyoruz.
Halbuki ortada şaşıracak, sitem edecek veya yozlaşma diye adlandırılacak hiçbir şey yok. İnsanın fabrika ayarları bu. Kibirli bir azınlık bu biyolojik sınırları aştığını zannetti ve bu yanılsamayı alıp bütün bir insanlığa genelleyerek kendi kendini kandırdı. İşin tuhafı, geri kalan devasa kitleler de bu yalana dünden razıydı. Sokaktaki sıradan insan ya da hayatını dogmatik bir inanca adamış biri, kendi hayvani doğasıyla yüzleşmekten ölesiye korkuyor. Yaptığı her şey tamamen ilkel dürtülerle yönlendirilirken o kalkıp bunları dinin, ahlakın veya kutsal değerlerin yaldızlı ambalajına sarıp kendini erdemli bir varlık olduğuna inandırıyor. Aslında tüm yaşadıklarımız, biyolojik gerçekliğin, üzerindeki o incecik medeniyet şalını yırtıp atmasından ibaret. Bir sapma yok, yozlaşma yok. Milyonlarca yıldır tıkır tıkır işleyen normal durumun ta kendisini izliyoruz.
Bizi asıl deli etmesi gereken şey, insanların neden o ulvi ahlak kalıplarına uymadığı değil; milyonlarca yıllık nörolojik evrimi birkaç yüzyıllık, hadi bilemedin birkaç bin yıllık kitaplar, bildiriler, dinler ve soyut kavramlarla silebileceğimizi sanacak kadar kör olmamız. Karşımızda evrensel adalet peşinde koşan aşkın varlıklar yok. Karnını doyurmaya, grubun içindeki statüsünü korumaya, elindeki gücü bırakmamaya ve ne pahasına olursa olsun günü kurtarmaya çalışan kurnaz primatlar var. Sorun aslında bu primatlarda değil, bizim bu doğayı okumayı reddeden devasa kibrimizde. Gerçekliği biyolojik sınırlarıyla kabul etmediğimiz, insanın kendi doğasını aşabileceği fantezisine inatla tutunduğumuz her an, kendi yarattığımız bu beklenti cehenneminin içinde ezilmeye devam edeceğiz. Sırf başka türlü hayal edildi diye hiçbir organizma kendi biyolojisine ihanet etmez. Biz sadece olması gerekeni görüyoruz. Milyonlarca yıldır işleyen bir mekanizma tıkır tıkır çalışıyor ve çalışmaya da devam edecek.
Tabii şunu da eklemek lazım: Bu satırlar da nihayetinde bir primattan geliyor. Bu gözlemi yapma ihtiyacım bile muhtemelen bir tür statü arayışından, kabile içinde farklılaşma ve üste çıkma dürtüsünden besleniyordur. Ama bu ironi, gözlemin yanlış olduğunu kanıtlamaz. Sadece onun da biyolojik zeminden bağımsız olmadığını gösterir ki zaten aşkın bir zemin arayışında falan değilim. Üstelik bütün bunları CHP kurultayı hakkında alınan mutlak butlan kararını, Kemal Kılıçdaroğlu'nu ve hem onun hem de çevresindekilerin tavırlarını düşünürken yazdım. LOL.

Hiç yorum yok:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...