19 Temmuz 2026

Albüm: dEUS - In a Bar, Under the Sea

[Island / Bang!; 1996]

Bazı albümler vardır ki dinlerken bir mekâna taşır sizi. In a Bar, Under the Sea de beni daha ilk saniyesinde 1930'ların, belki 40'ların ABD'sinde, adını kimsenin bilmediği bir kasabada, camları islenmiş, dumanı katman katman tavana yapışmış bir bara taşıyor ve albüm boyunca içinde bulunduğum yıl sürekli değişse de mekân asla değişmiyor, orada kalakalıyorum. Kısacık "I Don't Mind What Ever Happens" (topu topu 46 saniye) sanki o barın köşesindeki telli dolapta, çatırdayan bir 78'likten çalıyormuş gibi bir sadayla açıyor kapıyı: eski, uzak, buğulu. "Hoş geldin, otur bakalım," diyor.

Önce prodüksiyondan bahsetmem lazım, çünkü bu albümün belkemiği o. Albümü Eric Drew Feldman prodükte etmiş; ve Feldman dediğin kişi, 70'lerin sonu-80'lerin başında Captain Beefheart'ın The Magic Band'inde klavye ve bas çalmış adam. Baştan söyleyeyim, ben Captain Beefheart'la kâh küs kâh barışığımdır: "Müzik"ten fazla uzaklaştıkları, melodiyi büsbütün fırlatıp attıkları yerlerde takip edemem onları; ama melodiye yaslandıklarında baş tacı ederim. İşte bu albümün sihri tam da burada: Beefheart'ın o köşeli, çatlak, "tuhaf" ruhu Feldman'ın elinden buraya sızmış; ama melodi bir saniye bile elden bırakılmamış. Ne kadar katmanlı, ne kadar kirli, ne kadar dağınık olursa olsun, altta her zaman sapasağlam bir melodi duruyor. Benim Beefheart'a karşı çekingen durduğum yerde bu albüme dört elle sarılmamın sebebi bu.

Albüm baştan sona lo-fi tınlıyor, evet; ama bu, bildiğimiz "bir gitar bir vokal, hadi bir de klavye falan koyak da kaydet gitsin" cinsinden bir düşük çözünürlük değil. Bu, çok daha sofistike bir kirlilik. Nasıl tarif etsem: Galaxy Studios'ta özene bezene kurulmuş, sonra Los Angeles'ta Capitol'da mastırlanmış koca bir prodüksiyonun, bütün o imkânı kullanıp bilerek ve isteyerek "ucuz ve dumanlı" tınlamayı seçmesi. Yani cebinde bol parası olan bir adamın mahsus yırtık paltoyla dolaşması gibi bir şey. Kasıtlı bir kir. Ve müthiş yakışıyor.

"Fell Off the Floor, Man" o kaotik, funky, yağlı-kirli yürüyüşüyle barın kapısını tekmeleyerek giriyor. Girls Against Boys'dan Scott McCloud konuk burada; künyedeki katkısı da resmen "philosophy" diye geçiyor, ki bu da albümün mizah damarını tek kelimeyle özetliyor: Adam gelmiş, "felsefe" yapmış çıkmış işte hacı. Ardından "Opening Night" geliyor, nispeten sade ve melodik; ama asıl olay şarkının 30. saniyesinden sonra başlıyor: Davullar giriyor; o "kuru", kıtır kıtır, ekmek kabuğu gibi çıtırdayan davul sound'u… İşte albümün bütün derdini o birkaç vuruşta duyuyorsunuz.

"Theme from Turnpike" hem tekrarlı hem dkatmanlı ilerleyişiyle beni her seferinde yutuyor. Burada güzel bir sır var: Şarkı, Charles Mingus'un "Far Wells, Mill Valley"'sinden bir sample taşıyor. Duyduğunuzda içinizi kaplayan o jazzy, döngüsel, hafif hipnotik hissin altında bizzat Mingus yatıyor. Sonlardaki o zaman zaman patlamalı, zaman zaman atonal dokunuşlar da Captain Beefheart'ın sızan ruhu. Vokallerde zaman zaman o çakıllı, Tom Waits'vari tonlar da beliriyor; Tom Waits'in çok da hastası değilimdir açıkçası; ama tuhaftır, o his burada beni hiç rahatsız etmiyor, hatta o dumanlı barın atmosferine cuk oturuyor. Hiç beklemediğim bir anda tak diye bitmesi biraz da The Beatles'ın "I Want You (She's So Heavy)"sinin o tekinsiz bitişini anımsatıyor bana ister istemez.

"Little Arithmetics" albümdeki favorilerimden (albümdeki her bir şarkı favorim aslında, hepsi fevkalade, fakat bir de "fevkaladenin fevkinde" olanlar var, işte bu onlardan biri). Basbayağı sevimli, basit bir indie pop şarkısı gibi başlıyor; sonra, hele sonlara doğru, öyle bir coşuyor ki insan kendinden geçiyor ("insan olan" yani, insan olmayanlarla iletişimi kestik). Hafif "şiddetli" bir coşku; if you know what I mean. "Gimme the Heat" ise koyu ve atmosferik: Karanlık, evet; hoş, dumanlı, insanı içine çeken bir karanlığa sahip. Barın en dip köşesindeki masa. Fakat böyle dediğime bakmayın, aslında bu şarkı inanılmaz potansiyelli bir (hatta birkaç) hook'a da sahip. Bu albümün en sevdiğim yönlerinden biri de bu zaten. Her yerinde hook saklı ve daha "uysal", daha "normal" bir düzenleme ve prodüksiyonla kocaman kocaman hitler olma potansiyeline sahip şarkılar bilerek ve isteyerek "tuhaf"laştırılıyor; benim kulağıma da çok daha "kişilikli" geliyorlar. Misal "Gimme the Heat"in ortalarındaki (ve sonra daha da görkemli bir şekilde tekrarlayan) o epik patlama anı ve ona eşlik eden o tatlı melodi. Oasis'e, hatta o korkunç grup Coldplay'e falan ver, 1 numaraya çıkarsın. Ama gerek yok! Böylesi çok daha güzel.

Ardından gelen "Serpentine"ın da nefis şekilde ilerleyen bir melodisi var, fakat dEUS bununla yetinmiyor. Araya o muhteşem boşlukları, o quirky iniş çıkışları ekliyor, şarkıya "sanatsal" bir dinamik katıyor (ki söz konusu "dinamik", o sürekli yer değiştiren sessizlik ve kaos, aslında bütün albümün de bir nevi tabiatı). Bir de öyle ilginç bir bridge var ki "Serpentine"da, çınlayan yalnızca ziller değil, piyano da çınlıyor, üstüne bir de pizzicato kemanlar ekleniyor: "Bakın işte, buraya da böyle bir köşe koyduk" diyor dEUS. "A Shocking Lack Thereof" yine ses manipülasyonlarıyla, giden gelen kaosuyla, o kâh cırlayan kâh mırıldanan gitar tonlarıyla baş gösteriyor, el ediyor, ses veriyor; ki gitar tonları zaten albüm boyunca baştan aşağı kusursuz. Onlar da bazen kıtır kıtır, bazen çıtır çıtır, bazen katır kutur. Hep yerli yerinde, hep olması gerektiği gibi.


"Supermarketsong"a bayılıyorum: kısacık, hafif, jazzy bir saksofonla süslenmiş, kulak yakalayıcı bir melodiye sahip tam bir keyif parçası. O saksofonu üfleyen kişi ise Morphine'den Dana Colley, ki Morphine dediğin grubun tüm estetiği zaten bu dumanlı ve loş bar hissinin ta kendisi; bu albüme bundan daha fazla ne yakışırdı ki? Şarkı kısacık ama oradan oraya nasıl da tatlı tatlı atlıyor, değişimleri ne hoş. Zaman zaman Latin ritimleri bile giriyor yani... "Memory of a Festival" ise resmen komik: Birden pop-punk'a geçiş yapıveriyoruz: Ama kirli, bulaşık, eğlencesi bozulmamış bir pop-punk. "Guilty Pleasures" bir nebze "Little Arithmetics"in o shuffle'lı yürüyüşünü hatırlatıyor; ne var ki daha az şekerli, biraz daha ciddi, biraz daha karanlık bir yerden konuşuyor.

Albümle ilgili üstüne basmam gereken (dikkat et de ezme Tolga) bir şey daha var: vokaller. Şarkıların çoğunda bir sürü ses birbirine giriyor, aralara sızıyor, birbirine laf yetiştiriyor; klasik anlamda olmayan, apayrı bir call-and-response. Dört beş kişi aynı barın aynı masasında aynı anda konuşuyor da hiçbiri diğerini bastırmıyor gibi. Muhteşem.

Ve sonra "Nine Threads" geliyor. Albümdeki en büyük favorim. Muhteşem bir melodi. Epey jazzy, hem de öyle bir jazzy ki... Bakın, ben caz hayranı değilimdir, hiçbir zaman da olmadım; ama bu şarkının yapısı bambaşka bir yerden yakalıyor beni. Bilirsiniz, bazı şarkılar vardır, ilk duyduğunuz anda bile tanıdık gelir, sanki hep vardır; "e bu zaten bir klasik" dersiniz, yıllardır bir yerlerde dikkat çekmeden çalıyordur. "Nine Threads" tam da öyle bir mükemmelliğe sahip (dikkat çekmemeye de ne yazık ki devam ediyor). Şarkı boyunca eşlik eden o trompet (X-Legged Sally'den Bart Maris üflüyor) ve altta yürüyen o kontrabas ("kontrbas" değil TDK'ciğim, Türkçede dört ünsüzün yan yana geldiği nerede görülmüş?), insana anlatması güç duygular yaşatıyor. Albümün kalbi, tam burada atıyor.

"Disappointed in the Sun" yine çok güçlü bir melodi; hatta albümün geneline biraz aykırı kaçan bir balad havası taşıyor. Ama o balad havasını kıran, çelen, dürten o kadar çok etken var ki... Şarkı hiçbir zaman uslu bir baladın konforuna teslim olmuyor; sonda coşması da bir başka hava katıyor. Nefis. "For the Roses" epey atmosferik ve "cool" (tabii grubun en popüler şarkılarından biri olduğu için bazılarınıza "cool" gelmiyor olabilir). Son derece sessiz bir şekilde başlıyor ama bir gerilim olduğu açık. İlerledikçe de o gerilim arttıkça artıyor. Sonlara doğru ise artık o gitarlar kafamıza kafamıza inmeye başlıyor. Resmen dinleyici gitarla dövüyor bu vahşiler! Derken...

Albüm son derece sakin ve artık iyice yorgun düşmüş bir hâlde "Wake Me Up Before I Sleep" ile kapanıyor. Kaotik bir gece sona ermiş; belki fazla kaçırmışız, belki bir noktada blackout olmuşuz; şimdi eve gidiyoruz ya da çoktan gitmişiz de hatırlamıyoruz bile... Ve kendimize gelmeye çalışıyoruz. O arada barın ışıkları yanmış, sandalyeler masaların üzerine konmuş, eğer eve gitmediysek garson ayaklarımızın dibini süpürüyor.

"Uyumadan önce beni bir uyandır." Ne kapanış ama.


Bu albüm bende tuhaf bir aidiyet hissi uyandırıyor. Ne yalan söyleyeyim, bana bu blogu, Çöpkuşağı'nı hatırlatıyor. Bir yanda kaos bir yanda sessizlik, bir yanda kirli bir funk bir yanda kalp yumuşatan bir balad, bir yanda kaba bir şaka bir yanda apayrı bir zarafet... Hepsi aynı loş odanın içinde, hepsi de birbirine laf yetiştiriyor. Tüm o dağınıklığın, tüm o "tuhaf"lığın altında ise melodi hiç ama hiç bizi bırakmıyor, hep yanımızda. En sevdiğim şey işte: Her tarafı kaosla doluymuş gibi görünen ama aslında baştan sona büyük bir titizlikle kotarılmış bir iş.

Son kadeh boşaldı, ışıklar yandı, herkes paltosunu alıyor. Güneşin doğmasına az var. Hazır hâlâ ortalık karanlıkken neredeyse albüm kadar tekinsiz olan şu sokaklarda gezinelim biraz. Sonrasına bakarız.

17 Temmuz 2026

Şarkı: Hugo Largo - Turtle Song (1989)

Şu muhteşem grubun Spotify'daki aylık dinleyici sayısı 860. Evet, sadece 860. Böyle şeyler gördüğümde insanlığın suratına tüküresim geliyor. Yani biraz şerefin, biraz özsaygın varsa sırf şu şarkı için bile dinlersin bu grubu (evet, bu grubu dinlemeyenlere şerefsiz dedim, farkındayım, yapıyorum arada böyle şeyler). Cenk Taner, Kesmeşeker dinleyicisi için "uçsuz bucaksız azınlık" demişti zamanında. Bu tip grupları dinleyip şarkılarıyla rüyalar alemine dalarken kendimi "uçsuz bucaksız bir azınlığın" parçası gibi hissediyorum ama yine de "keşke daha fazla insan şu müzikten feyz alsa" demeden de duramıyorum, ne yaparsın. Üstelik grubun yalnızca müziği değil, referansları da güzeldi: İlk albümleri Drum'ın prodüktörü Michael Stipe'tı (hatta birkaç şarkıda vokallere de eşlik etti), ikinci albümleri Mettle ise Brian Eno'nun plak şirketi Opal'den yayımlanmıştı. Ama nafile. Bir işe yaramadı.

Turtle Song, aslında basit yapıda bir şarkı. Ama bir şarkının güzelliğini armonik karmaşıklığı belirlemez dostum. Burada mesele o değil. Mesele, şarkının dinleyeni belirli bir bilinç hâline sokması. Katatoni gibi. Beden donuyor, ama içerisi hareket hâlinde. Dışarıdan bakılınca hareketsizsin ama zihnin bir yerlerde sallantıda, sarkaç gibi: Bir yere gitmiyor ama bir yerde de kalmıyor.

Peki şarkı bunu nasıl başarıyor? Melodi neredeyse iki oktava yayılıyor ama bunu tuhaf bir sakinlikle yapıyor: Bir cümle içinde adım adım, konuşur gibi ilerlerken başka bir cümleye geçtiğinde aniden bir nefes alıp kendini bambaşka bir register'a fırlatıyor. Sanki birinin sana normal sesle bir şeyler anlatırken birden tiz, yankılı nidalar atması, sonra tekrar normal konuşmaya dönmesi gibi. Bu genişlik nedeniyle kulak nereye demir atacağını bilemiyor, çünkü zemin sürekli kayıyor. Melodi bazen bir notaya öyle bir basıyor ki sanki eve varmışsın, rahatlamışsın gibi hissettiriyor; bir sonraki geçişte ise aynı yere çok benzer ama hafifçe kaymış bir nota geliyor ve o "ev" birden yabancılaşıyor. Kapı aralık ama içeride misin yoksa dışarıda mı belli değil. Şarkı bu iki hâl arasında hiç karar vermiyor, ikisinin ortasında asılı kalmayı seçiyor.

Tüm bu hislerin ardında tuhaf bir enstrümantasyon söz konusu: Grubun ne gitarı var ne davulu. Sadece iki bas ve bir keman, o kadar. Basların biri klasik dört telli, sabit bir zemin tutuyor, adeta yerçekimi görevi görüyor. Diğeri altı telli ve asıl kararsızlığı taşıyan da o. Geniş aralığı sayesinde sabit zeminin etrafında dolanıyor, bazen zemine yaklaşıyor bazen zeminden uzaklaşıyor ama bir türlü tek bir noktada karar kılmıyor. Kemanın da bir melodi çizgisi kurmaktan çok bir sis tabakası gibi davranması bu asılı kalma hissini katmerlendiriyor. Her şey bulanıklaşıyor. Şarkı bir yere "varmıyor", zaman ve mekân arasında asılı kalıyor.

Katatoni dediğim tam da bu: Dört telle altı telin birbirine kur yapması, birinin sabit durup diğerinin onun etrafında hiç bitmeyen bir yörüngede dolanması ve bu yörüngenin seni hiçbir yere götürmeden hep hareket hâlinde tutması. Tüm bunlar olurken de Mimi Goese, rüya gibi sesiyle sana nerede olduğunu unutturuyor. Evin adresi belli değil. Ne çok yakın ne çok uzak, hatta içinde olup olmadığın bile belli değil; bir yerlerde olduğunu hissediyorsun ama gerçekten var mı yoksa sadece bir düş mü bilemiyorsun. Ve bu hâl, tuhaf şekilde müthiş bir huzur veriyor.

5 Haziran 2026

Şarkı: Doğuş - Gamsız (1997)

Doğuş'a iade-i itibar



Nedendir bilinmez, birdenbire zihnimde Doğuş'un Gamsız şarkısı çalarken buldum kendimi. Hâliyle açıp dinledim ve... Lan olm! Basçı abi, özellikle nakaratın ikinci bölümünde (1:05-1:15 & 1:30-1:40) nota seçimleriyle armoniye hafiften takla attırmış, mükemmel bir şey olmuş. Beklenmedik yerden vuruyor. Zaten "basçı abi" de İsmail Soyberk imiş. Nakaratın daha sonraki tekrarlarında ona eşlik eden kemanlar (3:35-3:48 & 4:01-4:11) falan da çok güzel çalışmış.

Vallahi kim ne derse desin ve zamanında ne kadar şikayet etmiş olursak olalım, eskiden, gatekeeper'lar varken (kimin müzik yapıp kimin yapmayacağını seçen üst kurul, sosyalizm gibi düşün) müzik, gerçek müzisyenler tarafından icra ediliyormuş. Önüne gelenin sikindirik odasında, sıfır müzik hissiyle (bilgi demiyorum, müzikte bilgisizlik, bilgili olmaktan iyidir, ama his yoksa çöp üretirsin) yaptığı boktan boktan kayıtların dinlendiği şu çağda Doğuş gibi ful ticari ve "kalitesiz" bulunan bir adamın müziği bile altın misali parlıyor.

Şarkının yapısı klasik ama epey iyi; kıta (verse) ve nakarat (chorus) dışında bir middle-eigth'imiz bile var. Middle-eight'li/köprülü şarkı yapmıyorlar artık Türkiye'de, çok çirkin zamanlardayız. Hatta utanmayıp bir de perdesiz bas solosu eklemişler şarkıya. Fakat şarkının yapısının ötesinde enstrümantasyon çok iyi. Middle-eight'teki o pizzicato kemanlar (1:48-2:05) falan nedir olm? "Doğuş işte yeaa, ne müziği yapacak, meeeh!" dersin ama gayet nefis bir pop şarkısı yazmış herif (beste de onun ha). Şarkının sonunda şiir okumasaymış iyiymiş ama o kadar kusur Kadıkı-zın'da da olur (Japonya'nın Kadıkı-zın şehrinden okuyan varsa selamlar).

4 Haziran 2026

Arınma

Son günler ve haftalarda "arınma" kelimesinin bu kadar rahat bir şekilde kullanılıyor olmasından rahatsızlık duyan sadece ben miyim? Vallahi bu terimi böyle pervasızca kullanmak normal şartlar altında büyük cesaret isteyen bir şey. Halkımızın genel cahilliğinden mi güç alıyorlar acaba?

Siyasi tarih hakkında az biraz bilgi sahibi olan herkes bilir ki siyaset alanında bu terim hiçbir zaman olumlu bir eylem için kullanılmamıştır. "Arınma" sözü siyasette kullanıldığında öyle "Ay evet, ellerimizi yıkayalım, temizlenip arınalım oh!" çağrışımı yapmaz. Buna İngilizce konuşan gâvur "purge" der. Anlamı ise iktidardakiler tarafından istenmeyen kişilerin devlet ve siyaset kademelerinden uzaklaştırılması, hapse atılması, hatta idam edilmesidir. Bu Türkçede daha ziyade "tasfiye" olarak adlandırılır; ama biraz "yumuşatmak" istersen "arınma" dersin. İngilizcede de örneğin "purge" yerine bazen "cleansing" kullanılır, böylece kavramın içerdiği şiddetin üstü biraz da olsa örtülmüş olur. Aslında "purge" terimi de Latince "purgatio"dan, yani temizlenme/arınmadan gelir ama terimin siyaset literatüründeki anlamı neredeyse her zaman bir şeylere muhalif olanları çeşitli yollarla susturmak olmuştur.

"Arınma" deyince akla Nazilerin "ahlaki arınma" diskuru üzerine kurulu "Uzun Bıçaklar Gecesi" gelir. "Arınma" deyince akla Stalin'in milyonlarca kişiyi sürgüne, gulaglara gönderdiği ve yüz binlerce kişiyi idam ettirdiği tasfiye süreci gelir. "Arınma" deyince akla McCarthyist dönemin politikaları gelir.

Türkiye de neredeyse sürekli olarak "arınma" süreçlerinden geçen bir ülke. Şiddet içeren son arınma dalgası da tam olarak Ekrem İmamoğlu ve çalışma arkadaşlarının hapse atılmasıyla başladı. Kemal Kılıçdaroğlu'nun böyle rahat bir şekilde "arınma" deyip durması ve bir Allah'ın kulunun da kalkıp bu terime karşı çıkmıyor, yahut bunun asıl anlamına işaret etmiyor olması politik okur-yazarlık seviyemizi mi gösteriyor ne?

26 Mayıs 2026

Albüm: Geese - Getting Killed (2025)

Of abi, bu ne ya. Hakikaten bu ne amk? Bu albümde Radiohead ve Talking Heads gibi isimlerin yanında Can ve Amon Düül gibi krautrock etkilenimlerini de duyuyorum. Üstelik Avrupa etkisi bununla da sınırlı kalmıyor, kıta Avrupasından dEUS benzeri grupların da sızıntılarını hissediyorum. Tabii Tom Waits, Captain Beefheart gibi Amerikan etkilenimleri de var. İnan bana bu saydığım grupları fazlasıyla seviyorum ama bu müzikte bir araya geliş biçimleri o kadar yapay, o kadar sentetik, o kadar boktan ki albüm bitsin diye dakika saydım. 2025'in en iyi albümü buysa müziği sikmişiniz beyler.

Yine de albümün bana bu hissi vermesinin nedenini bulmaya çalışıyorum. Prodüksiyon desen değil, çünkü gayet iyi bir prodüksiyon söz konusu. Epey tight bir sound var, mixing falan çok iyi, kağıt üzerinde her şey yerli yerinde gibi; ama yok, olmuyor, her yerinden olmamışlık akıyor. Kafayı yiycem.

Ha bir de bu albümü bana dinletip de 2005 yılında yapılmış olduğunu söyleselerdi inanırdım. 2000'ler ortası indie pop grubu işte klasik. Ama iyisinden değil. Tabii artık son 30 yıl içinde yapılan hiçbir işi net bir şekilde tarihlendirmek mümkün değil, çünkü müzik "durdu". Çirkin zamanlardayız dostum, çirkin zamanlardayız.

3/10

23 Mayıs 2026

Fabrika ayarları

İnsan aklının ürettiği her şey, bizi fena kandırdı. Aydınlanma'nın iyimser ışığı, onun peşinden gelen devasa toplumsal teoriler, dünyayı kurtarmayı vadeden ideolojiler, kâğıt üzerinde kusursuz duran sistem tasarımları, matbaalardan taşan o ağır entelektüel birikim... Aklın her şeyi çözeceğine o kadar ikna olduk ki, buna itiraz edenler bile temelde aynı körlüğün içine düştü. Aklı reddedip merkeze duyguyu, sezgiyi, kaosu veya imanı, ilahi olanı yerleştirenler de aynı hatayı yaptı. Hepsi birbirine düşman görünse de ortak ve ölümcül bir kör noktaları vardı: Bunların tamamı, insanın etten, kemikten ve içgüdüden oluşan bir memeli olduğunu unutup bütün ömrünü bu soyut ideallere, inançlara veya kurgulara göre yaşayabileceği masalına inandı. Kendi ellerimizle öyle kusursuz bir zihinsel fanus kurduk ki, bu devasa kurgunun içinde insanın asıl doğasını, o karanlık ve bencil yanımızı tamamen unuttuk.
Oysa milyonlarca yıllık evrim takvimini masaya yatırdığımızda gördüğümüz şey, o çok övündüğümüz "soyut fikirleri kavrama" becerimizin, bu devasa zaman çizelgesinde yalnızca son birkaç saniyelik, komik bir sapmadan ibaret olduğu. Beynimizin ana donanımı; karmaşık ideolojileri, evrensel ahlak yasalarını ya da sistem tasarımlarını işlemek için şekillenmedi. Savanada avcıdan kaçmak, kısıtlı besini anında tüketmek veya ihtiyaç hâlinde tüketmek üzere istiflemek, kabilenin içinde dışlanmadan güvende kalmak için şekillendi. Karşımızda limbik sistemi milyonlarca yıllık korkularla, hayatta kalma dürtüleriyle ve kabileci reflekslerle çalışan bir memeli var. Mantıksal kararlar alan korteksi ise evrimsel açıdan daha dünün icadı sayılır. Din, ideoloji, felsefe ve ahlak sistemleri bu korteksin ürünü; ama korteks, dün de limbik sistemin kiracısıydı, bugün de öyle.
Biz kalkıp bu sürü hayvanından bütün ömrünü adalet, liyakat ya da evrensel haklar gibi biyolojik donanımında hiçbir nesnel karşılığı olmayıp tamamen zihnimizin icadı olan soyut ideallere göre yönlendirmesini bekliyoruz. Doğal seleksiyonun "kendi genini ve kendi sürünü kayır" diyen o acımasız ve net kuralını yok sayıp ondan empatiyi içselleştirmesini istiyoruz. Hayatta kalmak için en az enerjiyle en yüksek faydayı sağlaması gereken bir organizmadan, hiç tanımadığı insanlar için evrensel bir adalet duygusu üretmesini talep ediyoruz. Çok yabancı olduğu bu kurgusal düzende ondan devasa, hatta biyolojik olarak imkânsız bir fedakarlık talebinde bulunuyoruz; başaramadığında da onu ahlaksızlıkla suçluyoruz.
İnsanlık olarak aynaya baktığımızda gerçekten olduğumuz o hayvanı görmektense "biz aslında doğamız gereği barışçıl, empatik ve ahlaklı yaratıklarız" masalını anlatmayı çok seviyoruz. Diğer yandan antropolojik bulgular ve evrimsel tarih bu kurguyu yerle bir ediyor. İnsanın o yere göğe sığdıramadığımız empati yeteneğinin evrensel bir şefkat ağı falan olmadığını, bütünüyle kabilesel bir savunma mekanizması olduğunu görüyoruz. Her bir birey, kendi grubunu, gen havuzunu ve o grubun çıkarlarını korumaya hizmet ediyor. Grubun dışındakiler, kaynaklar için rekabet edilmesi veya yok edilmesi gereken potansiyel birer tehdit.
Toplumun tamamı denebilecek kadar çok büyük bir çoğunluğu için hayat, hiçbir zaman felsefi bir duruş sergileme ya da evrensel ilkeler uğruna savaşma alanı olmadı. Barınma, fiziksel güvenlik ve kaynaklara erişim gibi temel biyolojik zorunluluklar her zaman devrede ve birinci planda. Bu temel güdüleri asgari düzeyde doyuran bir organizma ise hemen ardından doğrudan kendi konforunu ve kişisel memnuniyetini maksimize etmeye yöneliyor. Ahlak dediğimiz şey çoğu zaman grubun içinde barınabilmek, dışlanmaktan kaçınmak ve güvenlik şemsiyesinin altında kalmak için uyulan yazılı olmayan bir sözleşmeden ibaret. İşte bazılarımız, kendi kurduğumuz entelektüel fanusun dışını göremediğimiz için herkesin bu kurgusal düzlemde derin fikirleri, sarsılmaz ilkeleri veya ideolojik duruşları olduğunu varsayarak kendi kendimizi sabote ediyoruz. En ufak bir kriz anında, güç dengeleri değiştiğinde, basit bir çıkar çatışmasında veya kaynakların bölüşümünde o yaldızlı ilkelerin saniyeler içinde buharlaştığını görüp şok oluyoruz.
Halbuki ortada şaşıracak, sitem edecek veya yozlaşma diye adlandırılacak hiçbir şey yok. İnsanın fabrika ayarları bu. Kibirli bir azınlık bu biyolojik sınırları aştığını zannetti ve bu yanılsamayı alıp bütün bir insanlığa genelleyerek kendi kendini kandırdı. İşin tuhafı, geri kalan devasa kitleler de bu yalana dünden razıydı. Sokaktaki sıradan insan ya da hayatını dogmatik bir inanca adamış biri, kendi hayvani doğasıyla yüzleşmekten ölesiye korkuyor. Yaptığı her şey tamamen ilkel dürtülerle yönlendirilirken o kalkıp bunları dinin, ahlakın veya kutsal değerlerin yaldızlı ambalajına sarıp kendini erdemli bir varlık olduğuna inandırıyor. Aslında tüm yaşadıklarımız, biyolojik gerçekliğin, üzerindeki o incecik medeniyet şalını yırtıp atmasından ibaret. Bir sapma yok, yozlaşma yok. Milyonlarca yıldır tıkır tıkır işleyen normal durumun ta kendisini izliyoruz.
Bizi asıl deli etmesi gereken şey, insanların neden o ulvi ahlak kalıplarına uymadığı değil; milyonlarca yıllık nörolojik evrimi birkaç yüzyıllık, hadi bilemedin birkaç bin yıllık kitaplar, bildiriler, dinler ve soyut kavramlarla silebileceğimizi sanacak kadar kör olmamız. Karşımızda evrensel adalet peşinde koşan aşkın varlıklar yok. Karnını doyurmaya, grubun içindeki statüsünü korumaya, elindeki gücü bırakmamaya ve ne pahasına olursa olsun günü kurtarmaya çalışan kurnaz primatlar var. Sorun aslında bu primatlarda değil, bizim bu doğayı okumayı reddeden devasa kibrimizde. Gerçekliği biyolojik sınırlarıyla kabul etmediğimiz, insanın kendi doğasını aşabileceği fantezisine inatla tutunduğumuz her an, kendi yarattığımız bu beklenti cehenneminin içinde ezilmeye devam edeceğiz. Sırf başka türlü hayal edildi diye hiçbir organizma kendi biyolojisine ihanet etmez. Biz sadece olması gerekeni görüyoruz. Milyonlarca yıldır işleyen bir mekanizma tıkır tıkır çalışıyor ve çalışmaya da devam edecek.
Tabii şunu da eklemek lazım: Bu satırlar da nihayetinde bir primattan geliyor. Bu gözlemi yapma ihtiyacım bile muhtemelen bir tür statü arayışından, kabile içinde farklılaşma ve üste çıkma dürtüsünden besleniyordur. Ama bu ironi, gözlemin yanlış olduğunu kanıtlamaz. Sadece onun da biyolojik zeminden bağımsız olmadığını gösterir ki zaten aşkın bir zemin arayışında falan değilim. Üstelik bütün bunları CHP kurultayı hakkında alınan mutlak butlan kararını, Kemal Kılıçdaroğlu'nu ve hem onun hem de çevresindekilerin tavırlarını düşünürken yazdım. LOL.

14 Mayıs 2025

Örovizyon 2025 - İlk Yarı Final

İki aydan uzun süredir bu yılın Eurovision şarkılarını döndüre döndüre dinliyorum. Eskiden de Örovizyon'u takip ederdim (ilk hatırladığım sanırım 1988 Eurovision'ı; Mazhar-Fuat-Özkan'ın "Sufi"yle sahne aldığı an dün gibi aklımda) ama genelde yarışma olan gecelerde ilk kez dinlerdim şarkıları, oturup önceden pek dinlemezdim. Bu sene bir şekilde hepsini önceden dinlemeye karar verdim ve bu dinleme konusunu muhtemelen biraz fazla abarttım. Eh, genelde böyleyimdir, bir şeylere ilgi duyduğumda abartırım. Neyse, sadede geleyim.

Bu sene, "iyi şarkı" sayısı geçen yıllara oranla çok daha fazla gibi geldi bana. Tabii her bir şarkıyı defalarca dinlemiş olmam da böyle düşünmemi sağlamış olabilir, ondan çok emin değilim. Ancak gerçekten Eurovision bağlamı dışında da oturup dinlenecek çok sayıda şarkı var. 37 şarkı içinde böyle oturup dinlenecek en az 10 şarkı var ve bunların önemli bir kısmı da ilginç unsurlara sahip. Başlangıçta favorim, İtalya'yı temsil eden Lucio Corsi'nin şarkısı "Volevo essere un duro" idi. Şubat ayında Sanremo Müzik Festivali'nde duyar duymaz şarkıya adeta aşık olmuştum. Şarkı, Sanremo'da çok iğrenç bir trap şarkısına kaybetti ve ikinci oldu ama Sanremo'yu kazanan şarkıcı Eurovision'a gitmeme kararı alınca Lucio Corsi, Eurovision'a gitme hakkına sahip olup bu hakkını kullandı. İyi de yaptı.

"Volevo essere un duro"nun yaratıcısı Lucio Corsi, hem İtalyan (Ivan Graziani, Lucio Battisti, Edoardo Bennato, Renato Zero) hem de Anglosakson (asıl olarak Bob Dylan özelinde) singer/songwriter geleneğini takip eden ama bunu hem Beatles, T-Rex ve hatta Genesis gibi gruplardan hem de David Bowie, Elton John gibi müzisyenlerden aldığı ilhamla birleştiren epey özel bir adam. Bunun üzerine o anlamlı ve bir miktar da şairane sözleri eklenince şarkıları tadından yenmez oluyor. "Volevo essere un duro" da, her ne kadar Sanremo için yazıldığından Lucio Corsi'nin en "ulaşılabilir" şarkılarından biri olsa da, bütün bu referansları öyle ya da böyle içeriyor. Sahnede ise Lucio Corsi tam bir glam'ci gibi görünüyor (ki gerek müzikleri gerek sözleriyle glam referansı içeren çok sayıda şarkısı var). İtalya, tıpkı Birleşik Krallık, Fransa, İspanya ve Almanya gibi doğrudan finale çıkan ülkelerden olduğu için yarı finallerde yarışmıyor olsa da Lucio Corsi, 13 Mayıs 2025 gecesi, yarışmanın ilk yarı finalinde müzisyen arkadaşı (ve şarkıcının ortak bestecisi) Tommaso Ottomano ile birlikte sahne alıp şarkısını söyledi.


Biraz önce bu şarkının "başlangıçta" favorim olduğunu söylemiştim. Fakat Mart ayında, Portekiz'i temsil eden NAPA adlı grubun "Deslocado"sunu duyar duymaz yeni (ve hâlâ da değişmeyen) favorimi bulmuş oldum. Bu şarkıyı neredeyse fanatizm derecesinde sevdiğimi söyleyebilirim. Özellikle "internetlerde" müzikten anlamayan şahsiyetsiz kişilerin (müzik özelinde insanlara hakaret etmeyi çok severim) yorumlarıyla şarkıyı yerden yere vurması sonucu bu fanatikliğim iyiden iyiye arttı. "Deslocado" hem o Portekizlilerin meşhur "hissiyatı" olan "saudade"yi müthiş bir şekilde yansıtmayı başarıyor hem de müzikal açıdan tam da benim damarıma (ki Lucio Corsi de öyle aslında) dokunuyor. NAPA'nın etkilenimleri belki Lucio Corsi'ninkiler kadar geniş değil ama ortaya çıkan işin müzikal açıdan bir tık daha zengin olduğunu söyleyebilirim. Lucio Corsi, bu yarışmanın Bob Dylan'ı ise NAPA, bu yarışmanın Beatles'ı.

Aman yanlış anlamayın. NAPA isimli grubu Beatles'la karşılaştırıyor falan değilim. Sadece bu yarışmadaki şarkıları ölçü alıp bir skala üzerine koyarak "en iyi"nin karşılığını ifade ediyorum. Fakat NAPA'nın müzikal anlamda Beatles'tan, özellikle de George Harrison'dan büyük ölçüde etkilenmiş olduğu da gayet açık. Tabii sound olarak "orijinal" Beatles'tan ziyade 90'ların o "Free As a Bird"/"Real Love" Beatles'ı, yahut 2020'lerin "Now and Then" Beatles'ı hissiyatına daha yakın olduğunu söylemek gerek. Piyanodaki zarafet Paul McCartney'in bazı solo işlerini (örneğin 2018 tarihli "I Don't Know"u), kromatik akor geçişleri ve genel sound/hissiyat George Harrison'ın özellikle 70'lerin sonunda yaptığı işleri, gitar solosu ise George Harrison'ın üzerine Eric Clapton'ın eklendiği bir havayı yansıtıyor. Hatta biraz daha ileri gidecek olursam girişteki o "tekinsiz" piyano akorunun "A Hard Day's Night"ın başındaki gitar akoruna ilişkin bir gönderme olduğunu bile iddia edebilirim. Şarkı, armonik açıdan zengin sayılabilir (en zengini Ukrayna'nın şarkısı, ona da birazdan geleceğim); buna bir de üst üste binen geri vokalleri (ki burada da bir "Paperback Writer" etkisi sezinlemiyor değilim), şarkıdaki melankoliyi/nostaljiyi (ki şarkının sözleri de adaları Madeira'ya ilişkin nostaljik duygularını ve sevgilerini ifade ediyor) ekleyince şarkı tadından yenmez bir hâle geliyor. Şarkıda hypnagogic pop olarak adlandırılan, nispeten yeni (ama geçmişe referanslı) müzik tarzının da izlerini bulmak mümkün.

Bu yıl Portekiz, benim favorim olsa da Eurovision fanları arasında favori olmayı geçtim, yarı finalde elenip gidecek bir ülke olarak görülüyordu. Ben de bunu kabullenmiş, "halkın" müzik zevkine küfretmekten aldığım hazzı bu şarkı özelinde haftalar boyunca bir kez daha yaşamıştım. 13 Mayıs 2025 gecesi, yarışmanın ilk yarı finali sürerken bahis sitelerine göre Portekiz 15 şarkı içinde en son sıradaydı ve %86 ihtimalle elenecekti. Ancak ne olduysa oldu ve nefret ettiğim şarkıların çoğu bir bir elenirken Portekiz ilk 10'a girerek (henüz tam sıralamasını bilmiyoruz, final gecesinden sonra öğreneceğiz) finale çıktı.


İlk yarı final için kendi beğenime göre 15 şarkıyı sıralamıştım. Son 4 sıraya koyduğum şarkıların tamamının (Belçika, Slovenya, Hırvatistan ve Kıbrıs) elenmesi beni müthiş keyiflendirdi. Portekiz'in finale çıkması ise pastanın üzerindeki kiraz oldu (Türkçede var mı olm böyle bir ifade?).

En sevdiklerim arasında olan diğer iki şarkı da yine ilk 10'a girerek finale yükseldi ama onların zaten finale çıkması bekleniyordu. Bunlardan biri, Ukrayna'yı temsil eden Ziferblat'ın "Bird of Prey"iydi.

"Bird of Prey", adeta 3 dakikalık bir prog rock şarkısı. Ama öyle kuru, lezzetsiz, müziği sadece matematiğe dayanan prog şarkılarından değil. Mekanik değil bir kere. Yes gibi, Genesis gibi melodik açıdan zengin bir prog. Tüm bunların üstüne bir de Ukrayna'nın yerel müzik geleneğinin etkileri eklenince şarkı iyice lezzetleniyor. Armonik ve ritmik zenginliği zaten hayranlık uyandırıyor. 3 dakika içinde oradan oraya o kadar profesyonelce geçiyorlar ki hayran kalmamak elde değil. Vokal armonilerinin de üzerinde çok sıkı çalışıldığı belli (gerçi canlı performans esnasında vokallerde bazı sıkıntılar yaşanmadı değil ama olsun o kadar).


İlk yarı finalin sözünü etmeye değer bir diğer şarkısı ise Arnavutluk'u temsil eden Shkodra Elektronike'nin "Zjerm"iydi. Shkodra Elektronike bir folktronica duo'su. "Zjerm", armonik açıdan zengin bir şarkı değil belki ama hem insanı transa (hatta tribe) sokan ritimleri hem de enstrüman çeşitliliğiyle öne çıkıyor. "Tribe sokmak" demiştim ki sanırım bunun sebebi perküsyonlardan yayılan o "kabile müziği" havası. Elektronik müzik ve pop müziği, Arnavutluk'un geleneksel müziksel unsurlarıyla ustaca birleştiriyor. Sözleri de ateş imgesini merkezine alıp o "kabile" atmosferini güçlendiriyor.


Bu dört şarkının arkasına Polonya'yı temsil eden Justyna Steczkowska'nın "GAJA"sı, Azerbaycan'ı temsil eden Mamagama'nın "Run With U"su ve eğlencelik kontenjanından Gabry Ponte'nin (ki "Blue" ile tanıdığımız İtalyan grup Eiffel 65'in esas oğlanlarından biriydi) San Marino adına yarıştığı ama kendi ülkesi olan İtalya'dan bahsettiği "Tutta l'Italia" da eklenebilir. Herkesin favorisi olan İsveç'in şarkısını ise pek tuttuğumu söyleyemeyeceğim (muhtemelen finalde ya kazanacak ya da ikinci olacak).

İkinci yarı finalde yarışacak şarkılar bence ilk yarı finaldekilere oranla biraz daha zayıf kalacak ama belki birkaç gün sonra onlar hakkında da birkaç laf ederim. Oradaki kişisel favorilerimi ise şimdiden söyleyeyim: Letonya'yı temsil eden Tutumeitas'ın "Bur man laimi"si (vokallerin ve perküsyonların ön planda olduğu bir "trip" şarkısı yine) ve Yunanistan'ı temsil eden Pontuslu Klavdia'nın "Asteromata"sı. Bunlara belki Litvanya için yarışan Katarsis'in "Tavo akys"ini ve Lüksemburg'u temsil eden Laura Thorn'un "La poupée monte le son"unu da (bu eğlencelik kontenjanından) ekleyebilirim. Bir de "balad" kontenjanından bir şeyler eklemem gerekirse Karadağ adına yarışan Nina Žižić'in "Dobrodošli"sinin ve Sırbistanlı Princ'in "Mila"sının adını anabilirim.

Haydi görüşürüz.

4 Mart 2025

Şarkı: Yusuf Lateef - First Gymnopedie (1966)

Erik Satie'den hiç hoşlanmam, empresyonist müzikten (ve resimden) neredeyse tiksinirim. Hâliyle herkesin ayılıp bayıldığı, popülerliğin zirvesini görmüş Gymnopédie'leri de hiç sevmem. Elimden gelen bir şey değil, duyar duymaz fiziksel rahatsızlık veriyor bana. İçim bunalıyor, bir an önce kurtulmak istediğim bir şeyler birikiyor içimde, sadece ruhsal değil fiziksel bir bulantı yaşıyorum (bana bunu yapan müzik eseri sayısı çok az bu arada, benzer bir etkiyi Azer Bülbül de yapıyor misal, Azer Bülbül ve Erik Satie aynı ligde, evet). 

ANCAK. Kocaman bir ancak oluştu bugün bende (ancak herifin tekiyimdir zaten). Yusef Lateef'in bir albümünü dinliyordum ve birdenbire o melodi başladı: Gymnopédie 1. Kendime inanmak istemedim, kendimden şüphelendim ama elimden gelen bir şey yoktu. Bu versiyondan hoşlanmıştım. Flütün verdiği o yatıştırıcı etkiyle birlikte "quirky" perküsyon kullanımından kaynaklanıyor olsa gerek. Sadece piyanonun olduğu bölümler yine rahatsız edici ama sadece birkaç saniye sürüyor ve o piyanoya az sayıda da olsa diğer enstrümanlar eklendiğinde her şey değişiyor. 

Hatta kendimden o kadar şüphelendim ki gittim Gymnopedie 1'in standart versiyonunu açtım. Açar açmaz yine o tiksinti geldi ve hemen kapadım. Demek ki mesele melodinin kendisinde değil, çalınma biçiminde. O "empresyonist" etkide. Misal empresyonist bir resme bakarken de o nokta-noktalık ve belirsizlik nedeniyle aynı bulantıyı hissediyorum. Bu şarkının standart versiyonu da tam öyle bir atmosfer yaratıp o tip görseller oluşturuyor zihnimde, tiksintim ondan ileri geliyor. Aslında Yusuf Lateef versiyonunda da özellikle perküsyonlarla o his iletilmeye çalışılmış ama o "ağırlık" uçmuş gitmiş. Ne kadar uğraşsa da bana rahatsızlık vermeyi başaramıyor.



25 Mart 2024

Bir Grup İki Şarkı: Spandau Ballet - True / Gold (1983)

Michael Hann isimli bir abimiz Spandau Ballet hakkında şöyle demiş:

"I loathed Spandau Ballet first time round; I loathe them equally now. More than any other musical assembly with the possible exception of Stock Aitken and Waterman, they are Thatcherism on vinyl. 

...

But the link between Spandau Ballet and Thatcherism is about more than the personal politics of Tony Hadley. It's about the emptiness of Spandau, the aspiration to do nothing more than look good in a nightclub, the happy embrace of style over substance.

...

Spandau Ballet weren't about the music, just as chrome-and-black-leather furniture wasn't really about sitting down."

Bu abiyle oturup iki bira içeyim desen sıkıntıdan ölürsün, çok net.

Duyduğum ilk Spandau Ballet şarkısı "True" idi. "Cheesy" olduğunun, "yüzeysel" olduğunun son derece farkındaydım ama şarkıya bayılmıştım. Şarkıdaki "sahte" duygusallık mükemmel bir kere! Son derece teatral. İnsanı alıp şarkıyı söyleyen adamın yerine koyuyor. Birdenbire abartılı ve coşkulu bir şekilde şarkıya eşlik etmeye başlamayan insan, oturup insanlığından şüphe etmeli. Müzikal anlamda sophisti-pop'a yakınsayan atmosferi, "Quiet Storm" özelinde bariz Motown etkisi, sözlerindeki Marvin Gaye göndermesiyle kalbimdeki yeri büyük "True"nun.

Spandau Ballet - True

Bir de "Gold" var ki "pure joy"! ("Saf neşe" yazacaktım ama olmuyor, o hissi vermiyor). Zaman zaman sevinç patlamaları yaşatıyor, yine içine alıp bambaşka bir kişiliğe büründürüyor insanı. Müzik dediğin şeyin olayı da bu zaten olm! (Michael, sana diyorum). "Cause you are... gold!" kısmında bağırmayan, saçma sapan hareketler yapmayan insan bizden değil.

Spandau Ballet - Gold

Diyeceğim odur ki her zaman "derinlikli", daima "manalı", hep "mesajlı", sürekli bir şeylerle kavgalı olamaz insan. "Yüzeysel" olana ilişkin nefretiniz beni daha da yüzeysel hale getiriyor. Bunun için size teşekkür ediyorum.

"You are gold!

Always believe in your soul

You've got the power to know

You're indestructible

Always believe in

'Cause you are

Gold!"

23 Mart 2024

Şarkı: The Beatles - And Your Bird Can Sing (1966)

Her ne kadar power pop terimi ilk kez 1967'de Pete Townshend tarafından verilen bir röportajda The Who'nun "Pictures of Lily" şarkısının tanıtımında kullanılmış olsa da benim için ilk (ve en mükemmel) power pop şarkısı 1966 tarihli "And Your Bird Can Sing". Neden mi? 

Power pop'un benim için en büyük alamet-i farikalarından biri, bir şarkıda ritim gitarla her bir akorun bir ölçünün her vuruşunda dörtlük nota süresinde çalınması. Mükemmel power pop şarkılarından olan Big Star'ın "September Girls"ü, Teenage Fanclub'ın "I Don't Want Control of You"su, "The Concept"i, "What You Do to Me"si, Television Personalities'in "If I Could Write Poetry"si hep böyle. Tabii bir şarkının power pop sayılması için bu zorunlu değil, hatta power pop şarkılarının çoğu bu özelliği sergilemiyor, ama bir şarkıda bu şekilde çalınan bir gitar varsa %99 power pop'tur.

Bu şekilde çalınan gitarın en mükemmel örneği de "And Your Bird Can Sing". Üstelik tek ölçü sektirmiyor, şarkı boyunca bir ritim gitar (John) bu şekilde çaldıkça çalıyor. Şarkıdaki gitar tonunun, sonradan power pop olarak anılacak şarkıların %90'ında kullanılan tonun birebir aynısı olması da cabası. Genel sound da aynı şekilde. Tam anlamıyla bir "genre-defining song" yani. Gençler her zaman olduğu gibi yine zamanın ötesinde takılıyor.

Üstelik dünya üzerindeki en güzel gitar solosu da bu şarkıda. Soloyu iki gitar (Paul ve George) birlikte armonik bir şekilde çalıyor ve bu şekilde gitar çalacak olan Southern rock, hard rock ve heavy metal gruplarına yol açıyor.

The Beatles - And Your Bird Can Sing

Ayrıca yıllardır telefon zilim olarak bunu kullandığımdan ne zaman çalmaya başlasa hemen telefonuma bakıyorum, Pavlov'un iti olmuşum.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...