23 Mayıs 2026

Fabrika ayarları

İnsan aklının ürettiği her şey, bizi fena kandırdı. Aydınlanma'nın iyimser ışığı, onun peşinden gelen devasa toplumsal teoriler, dünyayı kurtarmayı vadeden ideolojiler, kâğıt üzerinde kusursuz duran sistem tasarımları, matbaalardan taşan o ağır entelektüel birikim... Aklın her şeyi çözeceğine o kadar ikna olduk ki, buna itiraz edenler bile temelde aynı körlüğün içine düştü. Aklı reddedip merkeze duyguyu, sezgiyi, kaosu veya imanı, ilahi olanı yerleştirenler de aynı hatayı yaptı. Hepsi birbirine düşman görünse de ortak ve ölümcül bir kör noktaları vardı: Bunların tamamı, insanın etten, kemikten ve içgüdüden oluşan bir memeli olduğunu unutup bütün ömrünü bu soyut ideallere, inançlara veya kurgulara göre yaşayabileceği masalına inandı. Kendi ellerimizle öyle kusursuz bir zihinsel fanus kurduk ki, bu devasa kurgunun içinde insanın asıl doğasını, o karanlık ve bencil yanımızı tamamen unuttuk.
Oysa milyonlarca yıllık evrim takvimini masaya yatırdığımızda gördüğümüz şey, o çok övündüğümüz "soyut fikirleri kavrama" becerimizin, bu devasa zaman çizelgesinde yalnızca son birkaç saniyelik, komik bir sapmadan ibaret olduğu. Beynimizin ana donanımı; karmaşık ideolojileri, evrensel ahlak yasalarını ya da sistem tasarımlarını işlemek için şekillenmedi. Savanada avcıdan kaçmak, kısıtlı besini anında tüketmek veya ihtiyaç hâlinde tüketmek üzere istiflemek, kabilenin içinde dışlanmadan güvende kalmak için şekillendi. Karşımızda limbik sistemi milyonlarca yıllık korkularla, hayatta kalma dürtüleriyle ve kabileci reflekslerle çalışan bir memeli var. Mantıksal kararlar alan korteksi ise evrimsel açıdan daha dünün icadı sayılır. Din, ideoloji, felsefe ve ahlak sistemleri bu korteksin ürünü; ama korteks, dün de limbik sistemin kiracısıydı, bugün de öyle.
Biz kalkıp bu sürü hayvanından bütün ömrünü adalet, liyakat ya da evrensel haklar gibi biyolojik donanımında hiçbir nesnel karşılığı olmayıp tamamen zihnimizin icadı olan soyut ideallere göre yönlendirmesini bekliyoruz. Doğal seleksiyonun "kendi genini ve kendi sürünü kayır" diyen o acımasız ve net kuralını yok sayıp ondan empatiyi içselleştirmesini istiyoruz. Hayatta kalmak için en az enerjiyle en yüksek faydayı sağlaması gereken bir organizmadan, hiç tanımadığı insanlar için evrensel bir adalet duygusu üretmesini talep ediyoruz. Çok yabancı olduğu bu kurgusal düzende ondan devasa, hatta biyolojik olarak imkânsız bir fedakarlık talebinde bulunuyoruz; başaramadığında da onu ahlaksızlıkla suçluyoruz.
İnsanlık olarak aynaya baktığımızda gerçekten olduğumuz o hayvanı görmektense "biz aslında doğamız gereği barışçıl, empatik ve ahlaklı yaratıklarız" masalını anlatmayı çok seviyoruz. Diğer yandan antropolojik bulgular ve evrimsel tarih bu kurguyu yerle bir ediyor. İnsanın o yere göğe sığdıramadığımız empati yeteneğinin evrensel bir şefkat ağı falan olmadığını, bütünüyle kabilesel bir savunma mekanizması olduğunu görüyoruz. Her bir birey, kendi grubunu, gen havuzunu ve o grubun çıkarlarını korumaya hizmet ediyor. Grubun dışındakiler, kaynaklar için rekabet edilmesi veya yok edilmesi gereken potansiyel birer tehdit.
Toplumun tamamı denebilecek kadar çok büyük bir çoğunluğu için hayat, hiçbir zaman felsefi bir duruş sergileme ya da evrensel ilkeler uğruna savaşma alanı olmadı. Barınma, fiziksel güvenlik ve kaynaklara erişim gibi temel biyolojik zorunluluklar her zaman devrede ve birinci planda. Bu temel güdüleri asgari düzeyde doyuran bir organizma ise hemen ardından doğrudan kendi konforunu ve kişisel memnuniyetini maksimize etmeye yöneliyor. Ahlak dediğimiz şey çoğu zaman grubun içinde barınabilmek, dışlanmaktan kaçınmak ve güvenlik şemsiyesinin altında kalmak için uyulan yazılı olmayan bir sözleşmeden ibaret. İşte bazılarımız, kendi kurduğumuz entelektüel fanusun dışını göremediğimiz için herkesin bu kurgusal düzlemde derin fikirleri, sarsılmaz ilkeleri veya ideolojik duruşları olduğunu varsayarak kendi kendimizi sabote ediyoruz. En ufak bir kriz anında, güç dengeleri değiştiğinde, basit bir çıkar çatışmasında veya kaynakların bölüşümünde o yaldızlı ilkelerin saniyeler içinde buharlaştığını görüp şok oluyoruz.
Halbuki ortada şaşıracak, sitem edecek veya yozlaşma diye adlandırılacak hiçbir şey yok. İnsanın fabrika ayarları bu. Kibirli bir azınlık bu biyolojik sınırları aştığını zannetti ve bu yanılsamayı alıp bütün bir insanlığa genelleyerek kendi kendini kandırdı. İşin tuhafı, geri kalan devasa kitleler de bu yalana dünden razıydı. Sokaktaki sıradan insan ya da hayatını dogmatik bir inanca adamış biri, kendi hayvani doğasıyla yüzleşmekten ölesiye korkuyor. Yaptığı her şey tamamen ilkel dürtülerle yönlendirilirken o kalkıp bunları dinin, ahlakın veya kutsal değerlerin yaldızlı ambalajına sarıp kendini erdemli bir varlık olduğuna inandırıyor. Aslında tüm yaşadıklarımız, biyolojik gerçekliğin, üzerindeki o incecik medeniyet şalını yırtıp atmasından ibaret. Bir sapma yok, yozlaşma yok. Milyonlarca yıldır tıkır tıkır işleyen normal durumun ta kendisini izliyoruz.
Bizi asıl deli etmesi gereken şey, insanların neden o ulvi ahlak kalıplarına uymadığı değil; milyonlarca yıllık nörolojik evrimi birkaç yüzyıllık, hadi bilemedin birkaç bin yıllık kitaplar, bildiriler, dinler ve soyut kavramlarla silebileceğimizi sanacak kadar kör olmamız. Karşımızda evrensel adalet peşinde koşan aşkın varlıklar yok. Karnını doyurmaya, grubun içindeki statüsünü korumaya, elindeki gücü bırakmamaya ve ne pahasına olursa olsun günü kurtarmaya çalışan kurnaz primatlar var. Sorun aslında bu primatlarda değil, bizim bu doğayı okumayı reddeden devasa kibrimizde. Gerçekliği biyolojik sınırlarıyla kabul etmediğimiz, insanın kendi doğasını aşabileceği fantezisine inatla tutunduğumuz her an, kendi yarattığımız bu beklenti cehenneminin içinde ezilmeye devam edeceğiz. Sırf başka türlü hayal edildi diye hiçbir organizma kendi biyolojisine ihanet etmez. Biz sadece olması gerekeni görüyoruz. Milyonlarca yıldır işleyen bir mekanizma tıkır tıkır çalışıyor ve çalışmaya da devam edecek.
Tabii şunu da eklemek lazım: Bu satırlar da nihayetinde bir primattan geliyor. Bu gözlemi yapma ihtiyacım bile muhtemelen bir tür statü arayışından, kabile içinde farklılaşma ve üste çıkma dürtüsünden besleniyordur. Ama bu ironi, gözlemin yanlış olduğunu kanıtlamaz. Sadece onun da biyolojik zeminden bağımsız olmadığını gösterir ki zaten aşkın bir zemin arayışında falan değilim. Üstelik bütün bunları CHP kurultayı hakkında alınan mutlak butlan kararını, Kemal Kılıçdaroğlu'nu ve hem onun hem de çevresindekilerin tavırlarını düşünürken yazdım. LOL.

14 Mayıs 2025

Örovizyon 2025 - İlk Yarı Final

İki aydan uzun süredir bu yılın Eurovision şarkılarını döndüre döndüre dinliyorum. Eskiden de Örovizyon'u takip ederdim (ilk hatırladığım sanırım 1988 Eurovision'ı; Mazhar-Fuat-Özkan'ın "Sufi"yle sahne aldığı an dün gibi aklımda) ama genelde yarışma olan gecelerde ilk kez dinlerdim şarkıları, oturup önceden pek dinlemezdim. Bu sene bir şekilde hepsini önceden dinlemeye karar verdim ve bu dinleme konusunu muhtemelen biraz fazla abarttım. Eh, genelde böyleyimdir, bir şeylere ilgi duyduğumda abartırım. Neyse, sadede geleyim.

Bu sene, "iyi şarkı" sayısı geçen yıllara oranla çok daha fazla gibi geldi bana. Tabii her bir şarkıyı defalarca dinlemiş olmam da böyle düşünmemi sağlamış olabilir, ondan çok emin değilim. Ancak gerçekten Eurovision bağlamı dışında da oturup dinlenecek çok sayıda şarkı var. 37 şarkı içinde böyle oturup dinlenecek en az 10 şarkı var ve bunların önemli bir kısmı da ilginç unsurlara sahip. Başlangıçta favorim, İtalya'yı temsil eden Lucio Corsi'nin şarkısı "Volevo essere un duro" idi. Şubat ayında Sanremo Müzik Festivali'nde duyar duymaz şarkıya adeta aşık olmuştum. Şarkı, Sanremo'da çok iğrenç bir trap şarkısına kaybetti ve ikinci oldu ama Sanremo'yu kazanan şarkıcı Eurovision'a gitmeme kararı alınca Lucio Corsi, Eurovision'a gitme hakkına sahip olup bu hakkını kullandı. İyi de yaptı.

"Volevo essere un duro"nun yaratıcısı Lucio Corsi, hem İtalyan (Ivan Graziani, Lucio Battisti, Edoardo Bennato, Renato Zero) hem de Anglosakson (asıl olarak Bob Dylan özelinde) singer/songwriter geleneğini takip eden ama bunu hem Beatles, T-Rex ve hatta Genesis gibi gruplardan hem de David Bowie, Elton John gibi müzisyenlerden aldığı ilhamla birleştiren epey özel bir adam. Bunun üzerine o anlamlı ve bir miktar da şairane sözleri eklenince şarkıları tadından yenmez oluyor. "Volevo essere un duro" da, her ne kadar Sanremo için yazıldığından Lucio Corsi'nin en "ulaşılabilir" şarkılarından biri olsa da, bütün bu referansları öyle ya da böyle içeriyor. Sahnede ise Lucio Corsi tam bir glam'ci gibi görünüyor (ki gerek müzikleri gerek sözleriyle glam referansı içeren çok sayıda şarkısı var). İtalya, tıpkı Birleşik Krallık, Fransa, İspanya ve Almanya gibi doğrudan finale çıkan ülkelerden olduğu için yarı finallerde yarışmıyor olsa da Lucio Corsi, 13 Mayıs 2025 gecesi, yarışmanın ilk yarı finalinde müzisyen arkadaşı (ve şarkıcının ortak bestecisi) Tommaso Ottomano ile birlikte sahne alıp şarkısını söyledi.


Biraz önce bu şarkının "başlangıçta" favorim olduğunu söylemiştim. Fakat Mart ayında, Portekiz'i temsil eden NAPA adlı grubun "Deslocado"sunu duyar duymaz yeni (ve hâlâ da değişmeyen) favorimi bulmuş oldum. Bu şarkıyı neredeyse fanatizm derecesinde sevdiğimi söyleyebilirim. Özellikle "internetlerde" müzikten anlamayan şahsiyetsiz kişilerin (müzik özelinde insanlara hakaret etmeyi çok severim) yorumlarıyla şarkıyı yerden yere vurması sonucu bu fanatikliğim iyiden iyiye arttı. "Deslocado" hem o Portekizlilerin meşhur "hissiyatı" olan "saudade"yi müthiş bir şekilde yansıtmayı başarıyor hem de müzikal açıdan tam da benim damarıma (ki Lucio Corsi de öyle aslında) dokunuyor. NAPA'nın etkilenimleri belki Lucio Corsi'ninkiler kadar geniş değil ama ortaya çıkan işin müzikal açıdan bir tık daha zengin olduğunu söyleyebilirim. Lucio Corsi, bu yarışmanın Bob Dylan'ı ise NAPA, bu yarışmanın Beatles'ı.

Aman yanlış anlamayın. NAPA isimli grubu Beatles'la karşılaştırıyor falan değilim. Sadece bu yarışmadaki şarkıları ölçü alıp bir skala üzerine koyarak "en iyi"nin karşılığını ifade ediyorum. Fakat NAPA'nın müzikal anlamda Beatles'tan, özellikle de George Harrison'dan büyük ölçüde etkilenmiş olduğu da gayet açık. Tabii sound olarak "orijinal" Beatles'tan ziyade 90'ların o "Free As a Bird"/"Real Love" Beatles'ı, yahut 2020'lerin "Now and Then" Beatles'ı hissiyatına daha yakın olduğunu söylemek gerek. Piyanodaki zarafet Paul McCartney'in bazı solo işlerini (örneğin 2018 tarihli "I Don't Know"u), kromatik akor geçişleri ve genel sound/hissiyat George Harrison'ın özellikle 70'lerin sonunda yaptığı işleri, gitar solosu ise George Harrison'ın üzerine Eric Clapton'ın eklendiği bir havayı yansıtıyor. Hatta biraz daha ileri gidecek olursam girişteki o "tekinsiz" piyano akorunun "A Hard Day's Night"ın başındaki gitar akoruna ilişkin bir gönderme olduğunu bile iddia edebilirim. Şarkı, armonik açıdan zengin sayılabilir (en zengini Ukrayna'nın şarkısı, ona da birazdan geleceğim); buna bir de üst üste binen geri vokalleri (ki burada da bir "Paperback Writer" etkisi sezinlemiyor değilim), şarkıdaki melankoliyi/nostaljiyi (ki şarkının sözleri de adaları Madeira'ya ilişkin nostaljik duygularını ve sevgilerini ifade ediyor) ekleyince şarkı tadından yenmez bir hâle geliyor. Şarkıda hypnagogic pop olarak adlandırılan, nispeten yeni (ama geçmişe referanslı) müzik tarzının da izlerini bulmak mümkün.

Bu yıl Portekiz, benim favorim olsa da Eurovision fanları arasında favori olmayı geçtim, yarı finalde elenip gidecek bir ülke olarak görülüyordu. Ben de bunu kabullenmiş, "halkın" müzik zevkine küfretmekten aldığım hazzı bu şarkı özelinde haftalar boyunca bir kez daha yaşamıştım. 13 Mayıs 2025 gecesi, yarışmanın ilk yarı finali sürerken bahis sitelerine göre Portekiz 15 şarkı içinde en son sıradaydı ve %86 ihtimalle elenecekti. Ancak ne olduysa oldu ve nefret ettiğim şarkıların çoğu bir bir elenirken Portekiz ilk 10'a girerek (henüz tam sıralamasını bilmiyoruz, final gecesinden sonra öğreneceğiz) finale çıktı.


İlk yarı final için kendi beğenime göre 15 şarkıyı sıralamıştım. Son 4 sıraya koyduğum şarkıların tamamının (Belçika, Slovenya, Hırvatistan ve Kıbrıs) elenmesi beni müthiş keyiflendirdi. Portekiz'in finale çıkması ise pastanın üzerindeki kiraz oldu (Türkçede var mı olm böyle bir ifade?).

En sevdiklerim arasında olan diğer iki şarkı da yine ilk 10'a girerek finale yükseldi ama onların zaten finale çıkması bekleniyordu. Bunlardan biri, Ukrayna'yı temsil eden Ziferblat'ın "Bird of Prey"iydi.

"Bird of Prey", adeta 3 dakikalık bir prog rock şarkısı. Ama öyle kuru, lezzetsiz, müziği sadece matematiğe dayanan prog şarkılarından değil. Mekanik değil bir kere. Yes gibi, Genesis gibi melodik açıdan zengin bir prog. Tüm bunların üstüne bir de Ukrayna'nın yerel müzik geleneğinin etkileri eklenince şarkı iyice lezzetleniyor. Armonik ve ritmik zenginliği zaten hayranlık uyandırıyor. 3 dakika içinde oradan oraya o kadar profesyonelce geçiyorlar ki hayran kalmamak elde değil. Vokal armonilerinin de üzerinde çok sıkı çalışıldığı belli (gerçi canlı performans esnasında vokallerde bazı sıkıntılar yaşanmadı değil ama olsun o kadar).


İlk yarı finalin sözünü etmeye değer bir diğer şarkısı ise Arnavutluk'u temsil eden Shkodra Elektronike'nin "Zjerm"iydi. Shkodra Elektronike bir folktronica duo'su. "Zjerm", armonik açıdan zengin bir şarkı değil belki ama hem insanı transa (hatta tribe) sokan ritimleri hem de enstrüman çeşitliliğiyle öne çıkıyor. "Tribe sokmak" demiştim ki sanırım bunun sebebi perküsyonlardan yayılan o "kabile müziği" havası. Elektronik müzik ve pop müziği, Arnavutluk'un geleneksel müziksel unsurlarıyla ustaca birleştiriyor. Sözleri de ateş imgesini merkezine alıp o "kabile" atmosferini güçlendiriyor.


Bu dört şarkının arkasına Polonya'yı temsil eden Justyna Steczkowska'nın "GAJA"sı, Azerbaycan'ı temsil eden Mamagama'nın "Run With U"su ve eğlencelik kontenjanından Gabry Ponte'nin (ki "Blue" ile tanıdığımız İtalyan grup Eiffel 65'in esas oğlanlarından biriydi) San Marino adına yarıştığı ama kendi ülkesi olan İtalya'dan bahsettiği "Tutta l'Italia" da eklenebilir. Herkesin favorisi olan İsveç'in şarkısını ise pek tuttuğumu söyleyemeyeceğim (muhtemelen finalde ya kazanacak ya da ikinci olacak).

İkinci yarı finalde yarışacak şarkılar bence ilk yarı finaldekilere oranla biraz daha zayıf kalacak ama belki birkaç gün sonra onlar hakkında da birkaç laf ederim. Oradaki kişisel favorilerimi ise şimdiden söyleyeyim: Letonya'yı temsil eden Tutumeitas'ın "Bur man laimi"si (vokallerin ve perküsyonların ön planda olduğu bir "trip" şarkısı yine) ve Yunanistan'ı temsil eden Pontuslu Klavdia'nın "Asteromata"sı. Bunlara belki Litvanya için yarışan Katarsis'in "Tavo akys"ini ve Lüksemburg'u temsil eden Laura Thorn'un "La poupée monte le son"unu da (bu eğlencelik kontenjanından) ekleyebilirim. Bir de "balad" kontenjanından bir şeyler eklemem gerekirse Karadağ adına yarışan Nina Žižić'in "Dobrodošli"sinin ve Sırbistanlı Princ'in "Mila"sının adını anabilirim.

Haydi görüşürüz.

4 Mart 2025

Şarkı: Yusuf Lateef - First Gymnopedie (1966)

Erik Satie'den hiç hoşlanmam, empresyonist müzikten (ve resimden) neredeyse tiksinirim. Hâliyle herkesin ayılıp bayıldığı, popülerliğin zirvesini görmüş Gymnopédie'leri de hiç sevmem. Elimden gelen bir şey değil, duyar duymaz fiziksel rahatsızlık veriyor bana. İçim bunalıyor, bir an önce kurtulmak istediğim bir şeyler birikiyor içimde, sadece ruhsal değil fiziksel bir bulantı yaşıyorum (bana bunu yapan müzik eseri sayısı çok az bu arada, benzer bir etkiyi Azer Bülbül de yapıyor misal, Azer Bülbül ve Erik Satie aynı ligde, evet). 

ANCAK. Kocaman bir ancak oluştu bugün bende (ancak herifin tekiyimdir zaten). Yusef Lateef'in bir albümünü dinliyordum ve birdenbire o melodi başladı: Gymnopédie 1. Kendime inanmak istemedim, kendimden şüphelendim ama elimden gelen bir şey yoktu. Bu versiyondan hoşlanmıştım. Flütün verdiği o yatıştırıcı etkiyle birlikte "quirky" perküsyon kullanımından kaynaklanıyor olsa gerek. Sadece piyanonun olduğu bölümler yine rahatsız edici ama sadece birkaç saniye sürüyor ve o piyanoya az sayıda da olsa diğer enstrümanlar eklendiğinde her şey değişiyor. 

Hatta kendimden o kadar şüphelendim ki gittim Gymnopedie 1'in standart versiyonunu açtım. Açar açmaz yine o tiksinti geldi ve hemen kapadım. Demek ki mesele melodinin kendisinde değil, çalınma biçiminde. O "empresyonist" etkide. Misal empresyonist bir resme bakarken de o nokta-noktalık ve belirsizlik nedeniyle aynı bulantıyı hissediyorum. Bu şarkının standart versiyonu da tam öyle bir atmosfer yaratıp o tip görseller oluşturuyor zihnimde, tiksintim ondan ileri geliyor. Aslında Yusuf Lateef versiyonunda da özellikle perküsyonlarla o his iletilmeye çalışılmış ama o "ağırlık" uçmuş gitmiş. Ne kadar uğraşsa da bana rahatsızlık vermeyi başaramıyor.



25 Mart 2024

Bir Grup İki Şarkı: Spandau Ballet - True / Gold (1983)

Michael Hann isimli bir abimiz Spandau Ballet hakkında şöyle demiş:

"I loathed Spandau Ballet first time round; I loathe them equally now. More than any other musical assembly with the possible exception of Stock Aitken and Waterman, they are Thatcherism on vinyl. 

...

But the link between Spandau Ballet and Thatcherism is about more than the personal politics of Tony Hadley. It's about the emptiness of Spandau, the aspiration to do nothing more than look good in a nightclub, the happy embrace of style over substance.

...

Spandau Ballet weren't about the music, just as chrome-and-black-leather furniture wasn't really about sitting down."

Bu abiyle oturup iki bira içeyim desen sıkıntıdan ölürsün, çok net.

Duyduğum ilk Spandau Ballet şarkısı "True" idi. "Cheesy" olduğunun, "yüzeysel" olduğunun son derece farkındaydım ama şarkıya bayılmıştım. Şarkıdaki "sahte" duygusallık mükemmel bir kere! Son derece teatral. İnsanı alıp şarkıyı söyleyen adamın yerine koyuyor. Birdenbire abartılı ve coşkulu bir şekilde şarkıya eşlik etmeye başlamayan insan, oturup insanlığından şüphe etmeli. Müzikal anlamda sophisti-pop'a yakınsayan atmosferi, "Quiet Storm" özelinde bariz Motown etkisi, sözlerindeki Marvin Gaye göndermesiyle kalbimdeki yeri büyük "True"nun.

Spandau Ballet - True

Bir de "Gold" var ki "pure joy"! ("Saf neşe" yazacaktım ama olmuyor, o hissi vermiyor). Zaman zaman sevinç patlamaları yaşatıyor, yine içine alıp bambaşka bir kişiliğe büründürüyor insanı. Müzik dediğin şeyin olayı da bu zaten olm! (Michael, sana diyorum). "Cause you are... gold!" kısmında bağırmayan, saçma sapan hareketler yapmayan insan bizden değil.

Spandau Ballet - Gold

Diyeceğim odur ki her zaman "derinlikli", daima "manalı", hep "mesajlı", sürekli bir şeylerle kavgalı olamaz insan. "Yüzeysel" olana ilişkin nefretiniz beni daha da yüzeysel hale getiriyor. Bunun için size teşekkür ediyorum.

"You are gold!

Always believe in your soul

You've got the power to know

You're indestructible

Always believe in

'Cause you are

Gold!"

23 Mart 2024

Şarkı: The Beatles - And Your Bird Can Sing (1966)

Her ne kadar power pop terimi ilk kez 1967'de Pete Townshend tarafından verilen bir röportajda The Who'nun "Pictures of Lily" şarkısının tanıtımında kullanılmış olsa da benim için ilk (ve en mükemmel) power pop şarkısı 1966 tarihli "And Your Bird Can Sing". Neden mi? 

Power pop'un benim için en büyük alamet-i farikalarından biri, bir şarkıda ritim gitarla her bir akorun bir ölçünün her vuruşunda dörtlük nota süresinde çalınması. Mükemmel power pop şarkılarından olan Big Star'ın "September Girls"ü, Teenage Fanclub'ın "I Don't Want Control of You"su, "The Concept"i, "What You Do to Me"si, Television Personalities'in "If I Could Write Poetry"si hep böyle. Tabii bir şarkının power pop sayılması için bu zorunlu değil, hatta power pop şarkılarının çoğu bu özelliği sergilemiyor, ama bir şarkıda bu şekilde çalınan bir gitar varsa %99 power pop'tur.

Bu şekilde çalınan gitarın en mükemmel örneği de "And Your Bird Can Sing". Üstelik tek ölçü sektirmiyor, şarkı boyunca bir ritim gitar (John) bu şekilde çaldıkça çalıyor. Şarkıdaki gitar tonunun, sonradan power pop olarak anılacak şarkıların %90'ında kullanılan tonun birebir aynısı olması da cabası. Genel sound da aynı şekilde. Tam anlamıyla bir "genre-defining song" yani. Gençler her zaman olduğu gibi yine zamanın ötesinde takılıyor.

Üstelik dünya üzerindeki en güzel gitar solosu da bu şarkıda. Soloyu iki gitar (Paul ve George) birlikte armonik bir şekilde çalıyor ve bu şekilde gitar çalacak olan Southern rock, hard rock ve heavy metal gruplarına yol açıyor.

The Beatles - And Your Bird Can Sing

Ayrıca yıllardır telefon zilim olarak bunu kullandığımdan ne zaman çalmaya başlasa hemen telefonuma bakıyorum, Pavlov'un iti olmuşum.

Şarkı: Neil Young - Heart of Gold (1972)

Neil Young'ın hem melodik hem armonik hem de enstrüman kullanımı açısından çok daha zengin şarkıları var ama bu şarkının basitliğinin verdiği o güzellik, su gibi akıp gitmesi bambaşka.

Neil Young - Heart of Gold

22 Mart 2024

Şarkı: The Mynah Birds - It's My Time (1966)

Rick James ve Neil Young'ın bir dönem aynı grupta çaldığı ne zaman yeniden aklıma gelse benim mind = blown. Üstelik Motown Records label'ı altında. Bu da yetmezmiş gibi grupta Bruce Palmer da var.

Şöyle ki, James Johnson isimli Buffalo, New Yorklu bir genç, 1960ların başında henüz 15 yaşındayken asker olacam diye tutturup gidip ABD Donanması'na yazılıyor. 1964 Ağustos'unda, 16 yaşındayken aktif göreve çağrılıyor ama birdenbire üç buçuk vaziyetlerine girip Kanada'ya kaçıyor. Başına dert almayı pek seven küçük James, bir gün Toronto'da sokakta birileriyle kavga ederken tam çok pis dayak yemek üzereyken Levon Helm ve Garth Hudson tarafından kurtarılıyor. Dünya ne kadar da küçük. Levon Helm ve Garth Hudson, birkaç sene sonra efsanevi The Band'in belkemiği olacak iki müzisyen. O dönemlerde ise Levon and the Hawks isimli bir grupları var.

Levon ve Garth, küçük James kendine gelsin diye onu bir bara götürüyor. Barda çalan grubu beğenen James, kendini sahneye atıp şakımaya başlıyor. Grup da "Vay amk, iyi söylüyor la bu!" demek suretiyle küçük James'i aralarına katılmaya davet ediyor. Bizim James de asker kaçağı falan ama sözüm ona denizci ya, grubun adını The Sailorboys olarak değiştiriyorlar. Ya ben neyse...

O bar benim bu pub senin çalarlarken bizim James boş durmuyor, Toronta'da kendine müzisyenlerden oluşan bir çevre de ediniyor. Bu müzisyenlerden biri olan Shirley Matthews, James Johnson'ın asker kaçağı olduğunu öğrenince, "Evladım sen salak mısın? Gerçek adını kullanma, yakalanacaksın. Değiştir şu adını," diyerek Ricky James Matthews adını öneriyor (Ricky Matthews, kadının yakın zamanda ölen kuzeninin adıymış falan filan). O günden sonra James Johnson, oluyor sana Rick James. The Sailorboys da adını The Mynah Birds olarak değiştiriyor. 

1964'ün sonunda grup Columbia Records için bir 45lik kaydediyor, 1965'in başlarında yayımlanan 45'lik ses getirmiyor. Kısa bir süre sonra The Mynah Birds'ün basçısı, Jack London & the Sparrows isimli bir gruba gidiyor, onların basçısı olan Bruce Palmer da The Mynah Birds'ün yolunu tutuyor. 

The Mynah Birds, 1966'nın başlarında bir şekilde Motown Records'la önce bir 45'lik, ardından da bir albüm kaydetmek için sözleşme yapıyor. O arada grupta değişiklikler yapmak istiyorlar, bazı üyeler çıkıp yerine yenileri geliyor. O yenilerden biri de Bruce Palmer'ın çok yakından olmasa da tanıdığı yerel bir müzisyen. Adı da Neil Young. Allah'ın işine bak.

The Mynah Birds'ün ilk 45'liği olarak "I've Got You in My Soul" isimli bir şarkı düşünülüyor. Ancak birisi bunlara diyor ki, "Olm bu yaptığınız şarkı Them'in 'Little Girl'ünün aynısı!" Buna "Hassiktir!" diye cevap veren grup üyeleri, şarkıyı kaydetmekten vazgeçip "It's My Time"ı kaydediyor.

45'lik tam yayımlanmak üzereyken grup üyeleri menajerlerini kovuyor çünkü Motown'ın yolladığı avansı çatır çutur yemiş adam. Kovulunca hırs yapan menajer, Rick James'in asker kaçağı olduğunu Motown'a ispikliyor. Zavallı Rick yakalanıp hapse atılıyor, 45'lik yayımlanamıyor, albüm planları da rafa kalkıyor. Neil Young ve Bruce Palmer kendilerini yollara vurup Los Angeles'a gidiyorlar ve yanlarına üç kişi daha alıp Buffalo Springfield'ı kuruyorlar. Gerisini biliyorsunuz, gelsin Crosby, Stills, Nash & Young'lar, gitsin Crazy Horse'lar. Tey tey. Rick James de bundan 10 sene kadar sonra yeniden Motown'la anlaşıp bir funk efsanesine dönüşüyor. Müzik cahillerinin MC Hammer'ın "U Can't Touch This"inde sample'landığı için tanıdığı "Super Freak"i yapıyor falan filan.

"It's My Time" ise kaydedildikten tam 40 sene sonra, 2006'da, The Complete Motown Singles, Vol. 6: 1966 vesilesiyle ilk kez biz faniler tarafından duyuluyor.

The Mynah Birds - It's My Time

Bu da böyle bir anımdır, arkadaşlar. Evet, ben de oradaydım.

Bir not olarak da şunu ekleyeyim: The Cure'un "Boys Don't Cry"ında şarkıya kişiliğini kazandıran senkoplu bir davul atağı vardır. İşte o davul atağının hatta atağa eşlik eden akor değişiminin aynısı, belki de daha güzeli 15 yıl kadar önce kaydedilmiş bu şarkıda da var. O tip bir davul atağına 1966'dan önce kaydedilmiş hiçbir şarkıda denk gelmiş değilim. O nedenle buradan grubun davulcusu Rickman Mason'a da selam ederim.

The Cure - Boys Don't Cry

25 Aralık 2023

5 Aralık 2023

Denny Laine is in my ears and in my eyes

Biliyorum, "Denny Laine" değil "Penny Lane" olacak ama birkaç saat önce Denny Laine hayatını kaybetmiş. Ben gerçekten de zaman zaman "Penny Lane"i mırıldanırken Denny Laine şeklinde söyler, kendi kendime eğlenirdim (eğlence anlayışım mükemmeldir). Ölüm haberini alır almaz şarkı zihnimde yine bu şekilde dönmeye başladı.

The Beatles - Penny Lane (1967)

Çoğunuz "Denny Laine kim la?" diyecek, biliyorum. Çok da sikimde değil, biliyonuz mu? Biliyorsunuzdur muhtemelen, ben böyle uyuz bir insan olduğum için sizi genelde sikime takmadığımın farkındasınızdır. Neyse, büyüklük yine bende kalsın, size Denny Laine kimdir anlatayım.

Denny Laine, 1944 yılının yağmurlu bir 29 Ekim gününde (ooo 29 Ekim) İngiltere'nin Birmingham... ay neyse, bu kadar ayrıntılı merak ediyorsanız gidip Wikipedia'dan falan okuyun kanka ya, beni uğraştırmayın. Ben ilgili olduğum kısmını anlatayım.

Denny Laine'in sesini muhtemelen ilk kez Wings'in (bilmeyen cahiller varsa söyleyeyim, Paul McCartney'in Beatles'tan sonraki ikinci ve son grubu) "Time to Hide"ında duydum. Her ne kadar Wings şarkılarının tamamına yakını Paul tarafından yazılmış olsa da Denny böyle birkaç şarkı yazınca "Hadi bunu da kaydedek," demiştir Paul. Bu da o şarkılardan biri. Öyle çok mükemmel bir şey değil ama güzel güzel akan tatlı bir şarkı. 

Wings - Time to Hide [Live] (1976)

Sonra, 2000lerin başı olsa gerek, bu Denny Laine kimdir diye bakınca vokalini yaptığı şarkılar arasında en meşhurunun The Moody Blues'un "Go Now"ı olduğunu keşfettim. "Go Now" aslında Bessie Banks'in Ocak 1964'te 45lik olarak yayımladığı bir şarkı. Denny Laine'in de kurucularından olduğu ve gitar çalıp şakıdığı The Moody Blues, şarkıyı hiç vakit kaybetmeden 1964'ün Kasım ayında bir single olarak yayımlıyor ve Birleşik Krallık listelerinde Ocak 1965'te 1 numaraya kadar yükselerek ilk büyük hitini elde ediyor. The Moody Blues, Denny Laine'li kadrosuyla 1965'te The Magnificent Moodies adlı albümü yayımlıyor, 1966'da ise Denny Laine gruptan ayrılıp vokalistliğini ve gitaristliğini üstlendiği Electric String Band adlı bir grup kuruyor. Grup herhangi bir başarı elde edemese de aslında Jeff Lynne'in Electric Light Orchestra'sının sound'unu önceleyen bir sound'a sahip. Bu bağlamda nispeten önemli bir grup sayılabilir, ki grubun diğer gitaristi Trevor Burton, daha sonra Electric Light Orchestra'ya dönüşecek olan The Move'un da gitaristi (sonradan grubun bir üyesiyle kavga edip gruptan ayrılıyor ve ELO'da yer almıyor). Neyse, yine gereksiz ayrıntılara girdim.

The Moody Blues - Go Now (1964)

Bessie Banks - Go Now (1964)

Denny Laine, Electric String Band üyesi olduğu dönemde solo olarak iki 45lik de yayımlıyor ama ikisi de herhangi bir başarı elde edemiyor. Fakat bu şarkılardan biri olan "Say You Don't Mind", eski The Zombies vokalisti Colin Blunstone tarafından 1972'de 45lik olarak yayımlanıp Birleşik Krallık listelerinde ilk 20'ye girmeyi başarıyor. Bu şarkıyı çok severim ve bir Denny Laine bestesi olduğunu epey yakın bir zamanda öğrendim/fark ettim.

Denny Laine - Say You Don't Mind (1967)

Colin Blunstone - Say You Don't Mind [Live - mükemmel performans] (1972)

Denny Laine Electric String Band'i de terk ettikten sonra iki grupta daha çalıyor (Denny böyle sürekli grup değiştirip duruyor, biraz uyumsuz bir adam mı ne?), birinde Cream'in Ginger Baker'ı da var. 1971'de ise Paul ve Linda McCartney'le birlikte Wings'i kuruyor. 1980 yılına kadar da dağılana dek Wings'de çalmaya devam ediyor. O arada 1973'te Ahh...Laine ve 1976'da bir Buddy Holly tribute albümü olan Holly Days'i solo albümler olarak yayımlıyor (aslında Holly Days'i bir Wings albümü saymak mümkün çünkü kadro Denny, Paul ve Linda'dan oluşuyor, prodüktör de Paul). Wings döneminde "Time to Hide" ve "Again and Again and Again" isimli şarkıları tek başına yazıp söylüyor, Band on the Run ve London Town albümlerindeki bazı şarkıları, ayrıca Wings'in Birleşik Krallık'taki en büyük hiti "Mull of Kintyre"ı Paul'la birlikte yazıyor, ve Paul'un yazdığı bazı şarkıların vokalinde yer alıyor (evet, "ve" bağlacından önce virgül kullandım, Urfa'da Oxford olmasa da Oxford bizim ikinci memleketimiz, Türkçenin bazı sözde kurallarını ve TDK'yi takmıyorum kanka).

Wings - Again and Again and Again (1979)

Wings - Mull of Kintyre (1977)

1980'de Wings dağıldıktan sonra solo albümler yayımlamaya başlıyor, Tug of War ve Pipes of Peace albümlerinde de Paul'la çalışıyor. Şimdi ölünün arkasından konuşmak gibi olmasın ama solo kariyerinde yayımladığı albümler pek dişe dokunur işler değil. 1990lardan itibaren epey gereksiz ve hatta kötü cover albümleri, canlı albümler falan da yayımlıyor. Böyle yazınca adamı kötülemiş gibi oldum ama hayır, ben Denny Laine'i severim. Biraz loser'dır, biraz şanssızdır, hep geri planda kalmıştır, falandır filandır ama rakı masasında candır. "Say You Don't Mind"ı yazmış olması bile ona büyük saygı duymaya yeter.

Kendisini "Since you gotta go, oh you'd better go now, go now, go now!" diyerek uğurluyor ve anısını kalbimde yaşatmaya devam edeceğime söz veriyorum. Görüşürüz Denny!

19 Kasım 2023

Şarkı: Wire - Outdoor Miner (1978 & 1979)

Wire, 1977'de yayımladığı ilk albümü Pink Flag'le "art punk" janrını tanımlayıp yaratan gruplardan biri (bu bağlamda yanına Television ve Talking Heads eklenebilir), ama ben dinlediğim Wire albümleri arasında en çok 1978 tarihli Chairs Missing'i beğeniyorum. Favori Wire şarkım ise şüphesiz, punk/post-punk'tan ziyade bir power pop şarkısı gibi tınlayan "Outdoor Miner". 

Şarkının ticari potansiyelinin farkına varan EMI, bunu bir 45lik olarak yayımlamaya karar veriyor fakat şarkıyı fazla kısa (1:45) buluyor. Bunun üzerine grup, bir kıta ve nakarat bölümü daha ekleyerek şarkıyı uzatıp üstüne bir de grubun prodüktörü Mike Thorne'un piyano solosunu ekleştiriyor. Böylece ortaya daha da "pop" tınlayan 2 dakika 51 saniyelik bir versiyon ortaya çıkıyor. Ben yine de 1:45'lik orijinal versiyonu daha çok seviyorum.

Ha bu arada 45lik, Birleşik Krallık listelerinde ancak 51. sıraya kadar yükselebiliyor. Aslında 45liğin satışları daha yüksek bir sırayı hak ettiriyor ancak Britanya Pazar Araştırması Bürosu'nun bir iddiası var: EMI, şarkıyı listelerde yukarı doğru ittirip gruba medyada daha fazla yer açmak (özellikle Top of the Pops'a çıkmalarını sağlamak) için personeline 45liği çeşitli müzik dükkanlarından toplu olarak satın aldırdı, diyorlar. Bu nedenle söz konusu hafta içerisindeki hiçbir satış istatistiklere eklenmiyor.

Olsun varsın listelerde hiç yükselmesin, önemli değil. Şarkı bir "gizli klasik" olarak gönüllerdeki yerini alıyor.

Albüm versiyonu

45lik versiyonu

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...