Şu muhteşem grubun Spotify'daki aylık dinleyici sayısı 860. Evet, sadece 860. Böyle şeyler gördüğümde insanlığın suratına tüküresim geliyor. Yani biraz şerefin, biraz özsaygın varsa sırf şu şarkı için bile dinlersin bu grubu (evet, bu grubu dinlemeyenlere şerefsiz dedim, farkındayım, yapıyorum arada böyle şeyler). Cenk Taner, Kesmeşeker dinleyicisi için "uçsuz bucaksız azınlık" demişti zamanında. Bu tip grupları dinleyip şarkılarıyla rüyalar alemine dalarken kendimi "uçsuz bucaksız bir azınlığın" parçası gibi hissediyorum ama yine de "keşke daha fazla insan şu müzikten feyz alsa" demeden de duramıyorum, ne yaparsın. Üstelik grubun yalnızca müziği değil, referansları da güzeldi: İlk albümleri Drum'ın prodüktörü Michael Stipe'tı (hatta birkaç şarkıda vokallere de eşlik etti), ikinci albümleri Mettle ise Brian Eno'nun plak şirketi Opal'den yayımlanmıştı. Ama nafile. Bir işe yaramadı.
Turtle Song, aslında basit yapıda bir şarkı. Ama bir şarkının güzelliğini armonik karmaşıklığı belirlemez dostum. Burada mesele o değil. Mesele, şarkının dinleyeni belirli bir bilinç hâline sokması. Katatoni gibi. Beden donuyor, ama içerisi hareket hâlinde. Dışarıdan bakılınca hareketsizsin ama zihnin bir yerlerde sallantıda, sarkaç gibi: Bir yere gitmiyor ama bir yerde de kalmıyor.
Peki şarkı bunu nasıl başarıyor? Melodi neredeyse iki oktava yayılıyor ama bunu tuhaf bir sakinlikle yapıyor: Bir cümle içinde adım adım, konuşur gibi ilerlerken başka bir cümleye geçtiğinde aniden bir nefes alıp kendini bambaşka bir register'a fırlatıyor. Sanki birinin sana normal sesle bir şeyler anlatırken birden tiz, yankılı nidalar atması, sonra tekrar normal konuşmaya dönmesi gibi. Bu genişlik nedeniyle kulak nereye demir atacağını bilemiyor, çünkü zemin sürekli kayıyor. Melodi bazen bir notaya öyle bir basıyor ki sanki eve varmışsın, rahatlamışsın gibi hissettiriyor; bir sonraki geçişte ise aynı yere çok benzer ama hafifçe kaymış bir nota geliyor ve o "ev" birden yabancılaşıyor. Kapı aralık ama içeride misin yoksa dışarıda mı belli değil. Şarkı bu iki hâl arasında hiç karar vermiyor, ikisinin ortasında asılı kalmayı seçiyor.
Tüm bu hislerin ardında tuhaf bir enstrümantasyon söz konusu: Grubun ne gitarı var ne davulu. Sadece iki bas ve bir keman, o kadar. Basların biri klasik dört telli, sabit bir zemin tutuyor, adeta yerçekimi görevi görüyor. Diğeri altı telli ve asıl kararsızlığı taşıyan da o. Geniş aralığı sayesinde sabit zeminin etrafında dolanıyor, bazen zemine yaklaşıyor bazen zeminden uzaklaşıyor ama bir türlü tek bir noktada karar kılmıyor. Kemanın da bir melodi çizgisi kurmaktan çok bir sis tabakası gibi davranması bu asılı kalma hissini katmerlendiriyor. Her şey bulanıklaşıyor. Şarkı bir yere "varmıyor", zaman ve mekân arasında asılı kalıyor.
Katatoni dediğim tam da bu: Dört telle altı telin birbirine kur yapması, birinin sabit durup diğerinin onun etrafında hiç bitmeyen bir yörüngede dolanması ve bu yörüngenin seni hiçbir yere götürmeden hep hareket hâlinde tutması. Tüm bunlar olurken de Mimi Goese, rüya gibi sesiyle sana nerede olduğunu unutturuyor. Evin adresi belli değil. Ne çok yakın ne çok uzak, hatta içinde olup olmadığın bile belli değil; bir yerlerde olduğunu hissediyorsun ama gerçekten var mı yoksa sadece bir düş mü bilemiyorsun. Ve bu hâl, tuhaf şekilde müthiş bir huzur veriyor.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder