19 Kasım 2023

Şarkı: Wire - Outdoor Miner (1978 & 1979)

Wire, 1977'de yayımladığı ilk albümü Pink Flag'le "art punk" janrını tanımlayıp yaratan gruplardan biri (bu bağlamda yanına Television ve Talking Heads eklenebilir), ama ben dinlediğim Wire albümleri arasında en çok 1978 tarihli Chairs Missing'i beğeniyorum. Favori Wire şarkım ise şüphesiz, punk/post-punk'tan ziyade bir power pop şarkısı gibi tınlayan "Outdoor Miner". 

Şarkının ticari potansiyelinin farkına varan EMI, bunu bir 45lik olarak yayımlamaya karar veriyor fakat şarkıyı fazla kısa (1:45) buluyor. Bunun üzerine grup, bir kıta ve nakarat bölümü daha ekleyerek şarkıyı uzatıp üstüne bir de grubun prodüktörü Mike Thorne'un piyano solosunu ekleştiriyor. Böylece ortaya daha da "pop" tınlayan 2 dakika 51 saniyelik bir versiyon ortaya çıkıyor. Ben yine de 1:45'lik orijinal versiyonu daha çok seviyorum.

Ha bu arada 45lik, Birleşik Krallık listelerinde ancak 51. sıraya kadar yükselebiliyor. Aslında 45liğin satışları daha yüksek bir sırayı hak ettiriyor ancak Britanya Pazar Araştırması Bürosu'nun bir iddiası var: EMI, şarkıyı listelerde yukarı doğru ittirip gruba medyada daha fazla yer açmak (özellikle Top of the Pops'a çıkmalarını sağlamak) için personeline 45liği çeşitli müzik dükkanlarından toplu olarak satın aldırdı, diyorlar. Bu nedenle söz konusu hafta içerisindeki hiçbir satış istatistiklere eklenmiyor.

Olsun varsın listelerde hiç yükselmesin, önemli değil. Şarkı bir "gizli klasik" olarak gönüllerdeki yerini alıyor.

Albüm versiyonu

45lik versiyonu

6 Ocak 2023

Şarkı: Can Bonomo - Love Me Back (2012)

Gece gece yine Eurovision'a dalmıştım ki aklıma Eurovision'a gönderdiğimiz son müzisyen olan Can Bonomo düştü. Kendisinin Eurovision şarkısını uzun zamandır dinlemiyordum, şimdi dinleyince ne kadar da acayip (iyi anlamda) bir şarkı olduğunun farkına vardım! 

Şarkı bir Harmandalı zeybeği gibi başlıyor. Yaklaşık 14-15 saniyelik bu girişin ardından birdenbire funky bir klezmere geçiş yapıyoruz. 18-19 saniye de öyle takıldıktan sonra ilk kıtayla birlikte güzel bir pop havasına bürünüyor şarkı. Kıtadan hemen nakarata geçilmiyor, araya bir bridge (siz Türkler köprü mü diyor?) giriyor, o ise oyun havası tadında! Nakaratla birlikte yeniden funky klezmere geri dönüyoruz. Yeniden kıtaya geçtikten sonra bu sefer köprüyü atlayıp (pun intended) doğrudan nakarata sıçrıyoruz (sebebi muhtemelen Eurovision'daki 3 dakika sınırı). Nakaratın bu tekrarından sonra ise Can utanmamış araya bir de middle eight sokuşturmuş! (Aslında sekiz değil de yedi ölçüye sahip olduğu için "middle seven" diye bir isim de uydurabiliriz buna). Middle eight kısmındaki ilk iki ölçü yine zeybek teması üzerinde yürüyor, üçüncü ölçüden itibaren ise veriyor gerilimi Bonomo, şarkıyı yükseltiyor yükseltiyor ve yine nakaratı patlatıyor. Nakaratın sonunda da "hayde!"siyle veriyor iyice coşkuyu. Kapanışı da artık iyice disco'ya dönüşmüş funky klezmerimizle yapıyoruz. Bütün bunlar olurken de şarkının sözleri bildiğin sarhoş denizci temasını işleyerek İrlanda'ya(?) selam gönderiyor. Yarışmayı yedinci olarak tamamlayan Türkiye de Eurovision sayfasını bir Sefarad Yahudisiyle şimdilik kapatmış oluyor.

Bir Eurovision şarkısı için epey kompleks bir yapı. Middle eight'li şarkıları ise zaten ayrı severim, son 30-40 yıldır da çok popüler olmuş şarkılarda pek rastlanan bir şey değil. Şimdi meraklandım, bu adamın diğer şarkıları nasıl acaba?

19 Aralık 2022

Albüm: Gene Clark - No Other (1975)

Eski Byrd'lerden Gene Clark'ın No Other albümünü ilk kez dinliyorum ve "Bu zamana kadar nerede ne yapıyordun, Tolga?!" diyerek kendime küfrediyorum. Zaman zaman psychedelic/progressive tonlar da içeren enfes bir folk rock/country rock albümü.

Albüm, 1974 Eylül'ünde yayımlandığında büyük bir ticari fiyasko olmuş ve aynı zamanda eleştirmenler tarafından da ya görmezden gelinmiş ya yerilmiş. O kadar ki, albümü yayımlayan plak şirketi Asylum Records hiç promosyon yapmamış ve 1976'da albümü katalogundan silmiş. Albümün "başarısızlığı" Gene Clark'ı yerle yeksan etmiş.

Onlarca yıl sonra yeniden yayımlanan albüm 2000lerde baştacı edilir olmuş, hatta "gelmiş geçmiş en iyi" albümlerden biri ilan edilmiş. Değerini zamanında bilecektiniz dostum...

Albümü ilk dinleyişimde beni alıp götüren şarkı ise Gene Clark'ın Doug Dillard ile birlikte kokain kafasıyla yazdığı rivayet edilen "Lady of the North" oldu.

25 Ekim 2022

Şarkı: The Beatles - Yellow Submarine (1966)

John dertlere dalmış depresyonuyla boğuşurken oturup dört mezürden mürekkep bir melodi yazıyor, üstüne de aşırı hüzünlü sözler döşüyor: "In the place where I was born / No one cared, no one cared / And the name that I was born / No one cared, no one cared."

Sonra Paul'a gidip diyor ki, "Hacı abi, ben şöyle bir şey yazdım da ne yaparım ne ederim bilemiyorum bununla." Paul dinliyor ve ardından, "La ben de Ringo için bir nakarat yazdıydım, bu senin melodinin arkasından çok iyi gider, ama sözleri değiştirek, çocuk şarkısı yapak." "He ya," diyor John, "yapak tabii."

Sonra hüzüne bulanmış bu melodi, birdenbire dünyanın en neşeli melodilerinden biri oluveriyor. Ya abicim, siz nasıl iki dehasınız?

Şarkının son hâlinde dünya popüler müzik tarihindeki ilk sample kullanımının gerçekleştiğini de es geçmeyelim. 1:07-1:13 arasındaki bando müziği "Le rêve passe" isimli Fransız marşının eski kayıtlarından birinden alınıp şarkının ortasına yerleştiriverilmiş.

16 Ekim 2022

İki Şarkı #3: Mandota VS Sweet November

Tanrımız Marvin Gaye (peace be upon him), 1973 yılında Let's Getting On albümünün kayıtları esnasında Bohannon'la birlikte bestelediği "Mandota" isimli bir şarkı kaydetmiş, enstrümantal, ve yayımlamamış, bir kenarda kalmış öylece. 2001 yılında Let's Getting On'un deluxe edition'ında bonus track olarak yer bulabilmiş kendine, böylece gün yüzüne çıkmış.


2014 yılına gelindiğinde, SZA olarak tanınan Solána Imani Rowe ablamız şarkıyı almış, enstrümantal track'te hiçbir değişiklik yapmadan üstüne bir vokal melodisi yazıp kaydetmiş ve ortaya MUHTEŞEM bir iş çıkmış. Adı "Sweet November".


İşin saçmalığı o ki, enstrümantal Marvin Gaye yorumu dinlendiğinde aşağı yukarı tarihlemek mümkün şarkıyı. 1970lerden geldiği bir şekilde belli. Ancak aynı enstrümantal track, üstüne eklenmiş vokalle birlikte dinlendiğinde o kadar taze ve yeni tınlıyor ki, inanılır gibi değil.

Şarkı: Spellling - Under the Sun (2019)

 2010larda yapılmış en mükemmel şarkılardan biri.

3 Ekim 2022

Abbey Road herkese kapak olsun

Akşam sokakta dört liseli genç tek sıra hâlinde kaldırımda yürüyordu. Sonra içlerinden birisi, "Neden Beatles gibi yürüyorüz biz?" diye sordu (Abbey Road göndermesi, if you know what I mean). Ben de gülümsemeden edemedim tabii. 50 yıldan uzun bir süre önce dağılmış olan bir grubun Türkiye'de bile gencecik insanlar arasında esprilerde bir referans noktası olmayı sürdürmesi beni gülümsetmesin de ne yapsın?

Şarkı: The Dynamics - I Don't Want Nobody to Lead Me On (1969)

The Dynamics'in 1969'da yayımladığı bir şarkı var: "I Don't Want Nobody to Lead Me On". 100 milyon yıldır dinlerim, yani en azından o kadar yaşamış olsam o kadar zamandır dinliyor olurdum. Üstelik böyle mükemmel bir şarkı nasıl bilinmez, sevilmez diye hep hayıflanmışımdır. Hâliyle şarkının orijinalinin de The Dynamics'e ait olduğunu sanıyordum, ancak biraz önce fark ettim ki şarkıyı ilk kez The Masqueraders seslendirmiş (sene 1967), hatta yazanlar da zaten o grubun iki üyesiymiş. Demin baktım da The Masqueraders genel olarak The Dynamics'ten bile daha az tanınıyor, ama bu şarkı özelinde The Masqueraders daha popüler. Şarkının The Masqueraders yorumu vokal girene kadar insanı, "Lan acaba bunlar zenci mi yoksa beyaz götlü mü?" diye biraz ikilemde bırakıyor. Fazlasıyla 60lar ortası garaj rock kokan bir introsu var zira. Ancak vokal girince şüphe kalmıyor insanda, elbette kara götlü bunlar.

Bu versiyon şu anda aşırı hoşuma gitti, ama sanırım bir seçim yapmam gerekirse yine The Dynamics'in 1969 versiyonunu seçerim. 

Aslında iki versiyonun aranjmanı birbirine çok yakın, The Dynamics temel olarak The Masqueraders'ı kopyalamış, fakat kayıt ve sound daha temiz, ayrıca The Dynamics versiyonundaki müzisyenler enstrümanlarına daha hakim gibiler. Mükemmel crispy bir davul tonu var, baslar groove'u aşırı tatlı işliyor, gitarlar çıtır kıtır, hele kromatik geçişe sahip bölümlerde çalınan rifflerin cengıl cengıl şıngırdamaları pek şık. Enstrümantasyonda orgun yanına piyanonun da eklenmiş olması ve brass section'ın daha baskın olması da o versiyonu daha çok sevmemin sebeplerinden.

Beyaz götlü Paul Revere & The Raiders da 1968'de kaydetmiş şarkıyı. En popüler yorumu da oymuş, onu da şimdi dinliyorum. Tabii ki en zayıf versiyon bu, o stringler aşırı şurup olmuş, brass section manasız, beyaz götlü vokalist zenci gırtlağına sahip olduğunu kanıtlamak için çok fazla kasıyor (tıpkı Janis Joplin'in yapıp beni uyuz ettiği gibi), falan filan.

The Exotics de 1970 yılında kaydedip şarkının dinamizmini bitirmiş, bunlar hep ot:


Jody Mills isimli country şarkıcısı beyaz bir hanım kızımız da disco versiyonunu kaydetmiş, gereksiz.

7 Ekim 2021

Şarkı: The Beatles - Across the Universe [World Wildlife Fund Version] (1969)

Özellikle 1960ların sonlarında, The Beatles Abbey Road stüdyolarında kayıttayken, bir ya da birkaç Beatle'ı görebilme umuduyla stüdyo dışında hayranlar bekleşirmiş. Bu hayranlara George Harrison "Apple scruffs" adını uygun görmüş (hatta kendisinin aynı isimli bir şarkısı da var, 1970 tarihli All Things Must Pass'ten dinlenebilir). 4 Şubat 1968'de, The Beatles "Across the Universe"ü kaydeder ve stüdyo dışında yine bu hayranlar bekleşirken, John Lennon şarkıda bir geri vokal bölümüne ihtiyaç olduğunu düşünmüş, ancak ne hikmetse bu geri vokal bölümünün "Nothing's gonna change my world" kısmını kendileri kaydetmek yerine dışarıda bekleyen hayranlardan iki genç kızı stüdyoya çağırıp onlara söyletmişler (şarkının Let It Be albümünde değil de World Wildlife Fund yararına 1969'da yayımlanan charity albümü No One's Gonna Change Our World'de bulunan versiyonundan bahsediyorum tabii -- bu versiyon 1988 yılında The Beatles toplaması Past Masters Volume Two'ya da eklenmişti). 

Şöyle ki, ben bu bilgiyi uzun yıllardır haizdim, fakat bu iki hayranın kim olduğunu araştırmak hiç aklıma gelmemişti. Daha birkaç gün önce, okuduğum bir kitaptan, bu hayranların isimlerinin Lizzie Bravo ve Gayleen Pease olduğunu öğrendim. Gayleen Pease o zamanlar 17 yaşında olan bir İngiliz vatandaşı iken, Lizzie Bravo ise o günlerde Londra'da yaşayan 16 yaşındaki bir Brezilyalı imiş. Acaba bugünlerde ne yapıp ne ediyorlardır diye merak edip ululardan ulu Google'a başvurdum ve 2010 yılında bu iki kişinin Abbey Road'da yeniden bir araya gelişlerini gösteren bir videoya ve ayrıca Lizzie Bravo'nun Facebook hesabına denk geldim. 

Bu bilgiyi edindikten yalnızca birkaç gün sonra, yani bugün, öğrendim ki Lizzie Bravo 4 Ekim'de hayatını kaybetmiş. Gayleen Pease ise yine bu yıl içinde, sadece birkaç ay önce ölmüş. 2021 "Across the Universe kızları" için kötü bir yıl olmuş yani. Bunu öğrendikten sonra "Across the Universe"ün söz konusu versiyonunu dinlemek dinimize göre farzdır arkadaşlar. Yalnız kızlar nasıl da detone söylüyorlar... Ama işte o detonelik şarkıya bambaşka bir hava da katıyor. Bu arada John Lennon'ın sesi de bir tık ince, çünkü kaydı bir miktar hızlandırıp öyle yayımlamışlar (Let It Be albümündeki versiyonda da şarkı yavaşlatıldığı için Lennon'ın sesi bir tık kalın tınlıyor, ama konumuz o değil).

14 Mart 2021

Lan davar, nefret suçu ve nefret söylemi aynı şey değil

Ya arkadaş, televizyon izliyorum, koca koca insanlar konuşuyor, profesör falan olmuşlar; AMA DAHA “NEFRET SUÇU” İLE “NEFRET SÖYLEMİ” ARASINDAKİ FARKI ANLAMAKTAN ACİZLER.

HİÇ KİMSE KONUŞARAK, YAZARAK, FİKRİNİ İFADE EDEREK "NEFRET SUÇU" İŞ-LE-YE-MEZ.

Nefret suçu bir eylem neticesinde oluşur. Karşınızdaki kişi veya kişilerin cinsiyeti, etnisitesi, dini inancı, ideolojik görüşü vs. nedeniyle o kişiye/kişilere şiddet uygulamak, fiziksel zarar vermek demektir. Birisini eşcinsel diye dövmek, ateist diye birini bıçaklamak, Kürt diye birine bok yedirmek; bunlar nefret suçlarıdır. Mağduru/kurbanı olan her suç gibi bunların da cezası vardır. Nefret suçu olmaları da verilecek cezayı artırır, artırmalıdır.

Nefret söylemi ise bir kişi veya gruba ilişkin önyargılara dayalı olarak dile getirilen ayrımcı söylemlerdir, ancak "nefret söylemi"nin suç hâline getirilme çabası son derece tehlikelidir; çünkü ortada doğrudan zarara uğrayan kişi veya kişiler (yani bir mağdur/kurban) olmadığı için ayrımın nerede konulacağına ilişkin farklı görüşler ortaya sürülebilir ve bu da ekseriyetle çoğunluk ideolojisine, çoğunluk dinine avantaj sağlar. Eğer bir azınlık grubunun üyesiyseniz, nefret söylemini suç hâline getirme çabanız muhtemelen ters tepecektir, çünkü yasaları gücü elinde bulunduranlar yapar, gücü elinde bulunduranlar da genelde çoğunluğu oluşturan ideolojinin, dinin vs. üyesidirler. Nefret söylemi suç olsun diye kendinizi yırtarsanız, bir bakarsınız ki hâkim ideolojiye yahut çoğunluk dinine yönelik getirdiğiniz her ELEŞTİRİ birdenbire SUÇ olarak görülmeye başlanmış. Türkiye'de bunu hâlihazırda yaşıyoruz. Örneğin, Muhammed hakkında iki kelime söylüyorsunuz, yargılanmaya başlıyorsunuz. Mahkemede yargılanırken araya "nefret söylemi" zırvasını da sokuşturuveriyorlar. "Nefret söylemi" kavramının çıkışının aslında çoğunluğu değil azınlığı korumak üzerine kurulu olduğunu kaale almıyorlar. Zaten niye alsınlar? Almazlar. Güç onlarda, onu kaybetmek istemezler. Bu nedenle nefret söylemi de, DOĞRUDAN ŞİDDETE ÇAĞRI İÇERMEDİKÇE, ifade özgürlüğünün bir parçası olmak zorundadır. Bunu yalnızca ben söylemiyorum, ABD yüksek mahkemeleri de, ABD anayasasına dayanarak buna dair kararlar alıyor: https://www.washingtonpost.com/news/volokh-conspiracy/wp/2017/06/19/supreme-court-unanimously-reaffirms-there-is-no-hate-speech-exception-to-the-first-amendment/?utm_term=.680c0b041333.

Söyleminiz ister cinsiyetçi olsun, ister ırkçı, isterseniz dünyanın en yobazca en cahilce laflarını edin, ifade özgürlüğünüz koruma altında olmak zorundadır (bunun anlamı, yalnızca söyledikleriniz nedeniyle devletin size ceza veremeyeceğidir). Çünkü hangi ifadelerin "nefret söylemi" kapsamına alınacağını belirleyen daima devletler olur, yarın öbür gün çoğunluğun hükümetine, dinine, ideolojisine karşı yapacağınız en küçük eleştiri bile oldukça kaypak bir kavram olan "nefret söylemi" kapsamında değerlendirilebilir, sizi kendi silahınızla vururlar. O nedenle, kendi ifade özgürlüğünüzü kaybetmemek için, duymaya bile katlanamadığınız ifadelerin de koruma altında olmasını kabullenmek zorundasınız, meğer ki doğrudan şiddete teşvik etsin, şiddet çağrısında bulunsun.

Peki ne yapalım? Irkçılar, cinsiyetçiler, yobazlar her yerde dilediklerince propaganda mı yapsınlar? Toplumun büyük bir kesimini etkilemeye başlarlarsa ne olacak?

Güzel soru. (Kendi soruma güzel soru diyorum, naber?) ;) 

Bu sorunun tek cevabı var: “name it and shame it”. Gâvur buna böyle diyor. Bu tip propaganda yapan insanları ifşa edin, kınayın, karşı propagandasını yapın ve mevki kazanın. Eğer asgari onura sahip bir toplumda yaşıyorsanız, siz kazanırsınız. Şimdi diyeceksiniz ki Türkiye'de bu işler böyle yürümüyor. Hiç fark etmez. Türkiye'de işlerin nasıl yürüdüğünün farkındayım, merak etmeyin. Ama aslında tam da Türkiye'de olduğumuz için "nefret söylemi" teriminin içinin nasıl doldurulabileceğini de aşağı yukarı tahmin edebiliyoruz. Tam da Türkiye'de olduğumuz için, nefret söylemini suç hâline getirme çabamız ters tepecektir. Tam da Türkiye'de olduğumuz için, "nefret söylemi" suç olarak genel kabul gördüğünde, bundan kayıpla çıkan azınlıklar, farklı düşünenler, marjinaller olacaktır. Bu tuzağa düşmeyin. Devletin her şeye burnunu sokmasına izin vermeyin. Devletle yaptığımız toplumsal sözleşmenin kapsamının büyümesine sebep olmayın, bırakın o kapsam olabildiğince daralsın. Doğrudan şiddet veya şiddete çağrı olmadıkça kim ne diyorsa desin, kim ne yapıyorsa yapsın. Siz de onları ifşa etmekten, utandırmaktan, yerin dibine sokmaktan imtina etmeyin. Medeni bir toplum hâline gelebilmenin başka yolu yok.

Son sözü George Orwell söylesin: "Özgürlük, insanlara duymak istemedikleri şeyleri söyleme hakkıdır."

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...