John Lennon'un, daha doğrusu John Lennon ve Yoko Ono'nun son albümü Double Fantasy, 17 Kasım 1980'de yayımlandı. Lennon bu albümü bir "yeniden başlangıç" olarak düşünüyordu. Çünkü müziğe 5 yıllık bir ara vermiş, o sırada bebek bakmış, ekmek pişirmiş, kedisinin pisliğini temizlemiş; kısacası "ev erkeği" olmuştu. Ancak albüm "yeniden başlangıç"tan ziyade "son" olmaya yazgılanmıştı. John Lennon, albüm yayımlandıktan tam 3 hafta sonra en hafif tabiriyle bir "kendini bilmez" tarafından öldürüldü (hatta herhangi bir albümde yer almayan, ancak o dönemde yazdığı "Life Begins at Forty" ["Hayat Kırkında Başlar"] isimli bir şarkısı da vardır Lennon'un).
Double Fantasy yayımlandıktan hemen sonra eleştirmenler tarafından (bence haksız olarak) ağır bir şekilde eleştirildi. Ancak Lennon öldürüldükten sonra bu eleştiriler haliyle birden kesildi. Hatta bir "yılın albümü" Grammy'si kazandı ve daha sonra Rolling Stone tarafından "1980lerin en iyi 29uncu albümü" seçildi. Sanırım başlangıçtaki ağır eleştirilerin en büyük sebebi, albümün yarısının Yoko Ono şarkılarından oluşuyor olmasıydı. Ancak şöyle bir geri dönüp albümü yeniden değerlendirince, Yoko Ono şarkıları da dâhil olmak üzere, albümün son derece başarılı olduğunu teslim etmemek pek mümkün değil. Belki prodüksiyon biraz daha az "parlak", daha "çiğ" olabilirmiş; fakat dönemin müzikal yönelimi göz önüne alınınca, bu anlaşılabilir bir durum hâline geliyor. Hatta albümün prodüktörü Jack Douglas şöyle buyurmuş: "Demoları dinledikten sonraki ilk izlenimim, şarkıları demolardakinden daha iyi hâle getirmekte oldukça sıkıntı yaşayacak olduğumdu; çünkü demolarda inanılmaz bir samimiyet söz konusuydu".
Albümün açılış şarkısı "(Just Like) Starting Over"da hem John ve Yoko çiftine bir gönderme vardır, hem de Lennon müziğe geri döndüğünü ilan eder; kimbilir bundan sonra daha ne şarkılar, ne albümler yapacaktır. Albümde, bu açılış şarkısı da dâhil olmak üzere John Lennon'un artık klasikleşmiş per çok şarkısına rastlamak mümkün: "I'm Losing You", "Watching the Wheels", "Woman", "Dear Yoko", "Beautiful Boy (Darling Boy)"; hatta orada burada en çok alıntılanıp, suyu çıkarılan Lennon sözü de "Beautiful Boy"da yer alır: "Life is what happens to you while you're busy making other plans" ("hayat, sen başka planlar yaparken başına gelenlerdir"). Albümün Yoko Ono "taraf"ı da son derece güçlüdür. Örneğin "I'm Moving On"un o sürükleyen melodisi ve Ono'nun sesinin şarkıya "yaptıkları", "Beautiful Boys"daki hem müzikal hem sözel anlatım, "Every Man Has a Woman Who Loves Him"in "tuhaflığı"... Hatta biraz daha ileri gidilip albümün Ono tarafının daha güçlü olduğu bile söylenebilir (her ne kadar ben buna cesaret edemeyecek olsam da); çünkü Ono'nun şarkıları son derece "güncel" tınlar: avangardın popla buluşup post-punk sosuna bulandırılmış hâli. Lennon ise daha "klasik"tir; fakat bu durum şarkılarının güzelliğine de halel getiriyor değildir hani.
Velhasıl bu albüm de, tıpkı daha öncekiler gibi, Lennon'un kendi hayatıyla ilgili her türlü konuyu bir arkadaşıyla konuşuyormuşçasına büyük bir samimiyetle dile getirdiği, üstelik Ono'nun da aynısını yaptığı, sürükleyici bir "otobiyografi" tadına sahip.
Maden mühendislerine karşı bir sempatim var benim. Sanırım bu sempati Cenk ve Erdem Beyler'den, perderpeylerden kaynaklanıyor. Bundan 17-18 sene önce (çüş) 1994-95 civarında kendilerini keşfettiğimde "şov"larını yapmaya amatör olarak İTÜ Maden Fakültesi'nde (GÖTÜ Badem Fakültesi'nde) başladıklarını öğrenmiştim. O gün bugündür madencinin dostu, madencinin sesi olmaya çalışırım. Maden öyle, sadede gelelim.
Maden fakültelerinden yeni mezun olmuş bir grup maden ve jeoloji mühendisi genç güçlerini birleştirmiş, madencilikle ilgili bir platform kurmuşlar. Yazıyorlarmış, çiziyorlarmış. Ben de buradan kendilerine olan sempatimi sunarak ilgilenenler için iletişim bilgilerini vereyim.
Kendimi bildim bileli yoğurtlu semizotu denen mahluk annemin favorilerinden biridir. Yaz kış demeden yapar. Hele ki yazın, yoğurtlu semizotu, mutfağın en önemli öğelerinden biri hâline gelir. Bazen bir öğün olarak, bazen de salata niyetine masadaki yerini alır. Daha önce öyle dışarıda, elde belde hiç gözüme çarpmayan bir şeydi bu; ancak bu yaz ne olduysa oldu, birden popülerleşti. Önce birkaç restoranda menünün bir parçası olarak gördüm, şaşırdım; sonra yoğurtlu semizotundan bahseden insanlar duydum, "neden?!" diye sordum kendime. Dün akşam üzeri bunun hakkında yazmayı bile düşünmüştüm ki, dün gece ve bugün şu saate kadar Ekşi Sözlük'te hakkında 30 giriş birden yapıldığını gördüm.
Anlayabilmiş değilim. Aklıma birkaç olasılık geliyor: Ya bir dizide sevilen bir karakter yoğurtlu semizotu yedi veya ondan bahsetti, ya televizyonda gördüğümüz kıçımın doktorlarından biri faydalarından söz etti, ya da sırf bana kıllık olsun diye annem bir anda "düğmeye bastı" ve bunu "popüler" yaptı. Çok fena kıllanıyorum, aslında annem toplumu yönlendirme gücünü bir şekilde elinde bulunduran bir insan mı? Korkuyorum. Yarın öbür gün Twitter'da "trend" neyin olursa şaşırmayacağım.
Sevmiyorum seni yoğurtlu semizotu. Zaten sadeni de sevmezdim!
Hiçbir zaman bir "grunge" hayranı olmadım. Hatta grunge deyince akla gelen ilk birkaç gruptan biri olan Pearl Jam'den tiksinirim. Fakat Nirvana'yı, Smashing Pumpkins'in bazı albümlerini, Foo Fighters'ın ilk albümünü (zaten ilk albümden sonra yaptıkları müzik pek de grunge olarak nitelenemez), Soundgarden'ın Superunknown ve Down on the Upside'ını falan severim. Bir de Screaming Trees'i ekleyeyim. Bunları ilkgençlik yıllarımda az çok dinlemişimdir. Bir de Alice in Chains var tabii. Aslında onların da doğru dürüst dinlediğim tek albümleri var: 1995 tarihli Alice in Chains. Ancak o albümde bir şarkı var ki, 14 yaşımdayken ilk dinlediğimde ne hissediyorsam her yeniden dinleyişimde aynı şeyi hissettirmeyi başarıyor bana: "Heaven Beside You". Çokça dinlediğim bir şarkı değil, belki yılda bir iki kere açarım; ama o yeter bana. Alice in Chains'e saygı duymama yeter de artar bile.
Bu arada popüler müzik dünyasında albümlere takma isim vermek pek sevilen bir şey. Özellikle grupla aynı adı taşıyan albümler için sıkça tercih ediliyor. Aklıma ilk gelen örnekler The Beatles'ın "White Album"u ve Orbital'in "Green Album"u. Bu ikisi de albüm kapaklarının renklerinden dolayı verilen isimler. Tabii hepsi böyle olmak zorunda değil, muhtemelen buna dair daha pek çok örnek vardır; ama aklıma gelmiyor. Neyse. Alice in Chains'in 1995 tarihli ve Alice in Chains isimli albümünü de kapağından dolayı "Köpekli Albüm" diye çağırıyorum hep. Geh Köpekli Albüm, geh! Köpeğin bir ayağının eksik olmasıyla (ayrıca gözleri de yeşil) kimbilir nasıl bir mesaj vermek istemiştiniz gençler.
***
Yazıyı tam burada bitirmek üzereydim ki, albümün arka kapağında Francesco Lettini isimli üç bacaklı bir İtalyan şovmenin resminin olduğunu fark ettim. Zamanında bu albümün kaseti vardı bende, ama hatırlamıyordum bu arka kapağı. Frank Lettini'nin hikâyesi de ilginçmiş; 3 bacağa, biri üçüncü bacağının dizinden çıkan 4 ayağa, 2 penise (ikisi de işlevsel) sahip bir adammış. Daha fazla ayrıntı isteyen bu linke tıklasın. Ayrıca bu kapak resimlerinden dolayı albümün zaten bir takma adı da varmış: "Tripod". Olsun, ben "Köpekli Albüm" demeye devam edeceğim.
1999 yazı. Hayatında müzik ve kitaplardan başka pek bir şey olmayan, üniversitenin birinci sınıfını bitirmiş, oldukça asosyal, içe kapanık 18 yaşında bir yeniyetmeyim. Aslında o yaz bazı şeyler değişmeye başlıyor. Yalova'da birkaç arkadaş ediniyorum, hatta bir müzik grubu kuruyoruz. Ben klavye çalıyorum. Kendimize prova yapacak bir yer arıyoruz. Üstelik bulmak üzereyiz. Hatta provaların ardından çalmak üzere bir mekân arayışına bile girmişiz.
Ağustos ayı geliyor. Grup işlerini bir süreliğine bir kenara bırakıyorum ve ailecek tatile çıkıp Marmaris'e gidiyoruz. Tatile giderken bir çantayı tamamen CD'lerle dolduruyorum. The Byrds, Buffalo Springfield, The Beach Boys, The Beatles... CD çalabilen bir Walkman'im olmadığından yanıma ufak bir müzik seti almayı da ihmal etmiyorum. Marmaris yolunda da arabada bir Beatles kasedini çıkarıp, diğerini takıyorum. Marmaris'e vardıktan sonra ise kendimi eve kapatır gibi İçmeler'deki apart otele kapatıp bol bol müzik dinliyor, kitap okuyorum. Birkaç gün geçiyor, tatilde çok fena sıkılmaya başlıyorum. Tatilde yeni arkadaşlar edinmek? Bana göre değil. Anne-babamın başının etini yemeye başlıyorum: "Hadi dönelim, ben çok sıkıldım, yapacak hiçbir şey yok".
15 Ağustos 1999 akşamı Yalova'ya dönüyoruz. Ertesi gün hemen grup elemanlarıyla buluşuyoruz. Benim yokluğumda prova mekânını bulmuşlar bile! Gidip bakıyoruz mekâna, planlar yapıyoruz. Ertesi gün, yani 17 Ağustos'ta provalara başlayacağız. Gece saat 1 gibi davulcumuz Burak'la ertesi gün prova mekânında görüşmek üzere vedalaşıyorum... Eve dönüyor, odama giriyor, radyoyu açıyor, yatağıma uzanıyorum. Yalnızca İstanbul'a yayın yapıyor olsa bile Kent FM Yalova'dan da "çekiyor".
Tam 13 yıl önce, geceyarısı, tam bu saatlerde, 03:02'de bir sarsıntı başlıyor. İçeriden babamın sesini duyuyorum. Annemin ve benim isimlerimizi haykırıyor, "buraya gelin, evden çıkmamız lazım!" diyor. Yarı uyur yarı uyanık bir vaziyette bağırıyorum: "Offf yaa, deprem oluyor işte bir şey yok, birazdan geçer". Pikeyi üstüme çekiyorum; ama sallanmaya devam ediyoruz. En sonunda kalkmak zorunda kalıyorum. Ayağımı yere koyar koymaz ayağımın altında CD'lerimi hissediyorum. Her yere dağılmışlar. "Eyvah!" diyorum, "gitti güzelim CD'ler". Odamdan çıkıyorum. Babam ve annem holdeler. Hâlâ sallanıyoruz. Babam kapıyı açıyor ve aşağı inmeye başlıyoruz. O arada karşı dairedekileri duyuyor ve şöyle düşünüyorum: "Allah allah, bu tiplerin sesleri bizim Yalova'daki komşulara ne kadar da benziyor!" Deprem anında kendimi hâlâ Marmaris'te sanıyorum.
Aşağı iniyoruz. Etraf toz duman. Hiçbir şey görmek mümkün değil. Bir sürü bina yıkılmış; ama o anda ben durumun ciddiyetinin henüz pek de farkında değilim. Arabanın içine giriyoruz. "Baba" diyorum, "neden Yalova'ya dönmüyoruz ki? Çekip gidelim işte". Babam cevap vermiyor. O arada ben de içimden Marmaris yolundaki dağların bir daha deprem olursa tehlikeli olabileceğini, kayaların yuvarlanabileceğini falan düşünüyor, "hele bir sabah olsun da belki o zaman döneriz" diyorum.
Aradan ne kadar zaman geçiyor bilmiyorum. En az 10-15 dakika, belki 30 dakika. Arabanın dışına çıkıyorum. Önce gökyüzüne, sonra etrafıma, sonra bir daha gökyüzüne bakıyor ve haykırıyorum: "Ama burası Yalova!!!"
Sonrası mâlum. Kimine göre 17bin, kimine göre 40bin ölü. Hep istatistik. Daha çok istatistik.
Rolling Stone Italia'nın Ağustos 2011 tarihli özel sayısında yayımladığı "525 şarkı" listesine devam ediyoruz. Bu liste için Bono, David Bowie'den 15 şarkı seçmiş (diğer pek çokları gibi 10 şarkıyla yetinmeyip 15 şarkı seçmesi beni şaşırtmadı, Bono bu; bununla birlikte her zaman olduğu gibi yine çok konuşmuş ve boş konuşmuş). Neyse, daha fazla yorum yapmadan metni çevirerek aktarıyorum.
Bono: David Bowie (21 -> 35)
"Bu şarkıları Bowie'nin kariyerindeki çok önemli bir dönemden seçtim: benim yeniyetmeliğimle de çakışan bir dönem. Onun bir hayranıydım, ve hâlâ da öyleyim, ama seçtiğim bu kayıtlar yüreğimin ve zihnimin müzik karşısında savunmasız olduğu bir dönemden geliyor. U2, Bowie'ye çok şey borçlu. Eğer Berlin'i, Hansa Studios'u, Brian Eno'yu tanıdıysak hep onun sayesinde. Bowie benim için "maço" şarkıcı ve kadınsılığa doğru yükselen bir ses arasındaki bağlantıyı sağlayan bir link gibidir: Bunun dışında bir mucit, tabii ki, ve sahnede nasıl durulması gerektiğini öğreten bir usta. Birisi "The Claw"un (U2'nun 360 derecelik sahnesi), Bowie'nin "Glasspider Tour"undaki sahneye benzediğini fark etmemi sağlamıştı. Bowie'nin sahnede büyük oynamaktan ve tiyatral olanla (gerekirse dramatik olanla) flört etmekten hiç korkusu yoktu".
Elvis'in Birleşik Devletler için ifade ettiği neyse, David Bowie'nin de Büyük Britanya ve İrlanda için ifade ettiğinin aynı olduğunu iddia etmek abartı olmayacaktır. Temelinde, farkındalık bakımından bir kuantum sıçraması.
Klasik edebi chanson geleneğine ait gibi görünen bir şarkı. Ayrıca, Ziggy Stardust'ta Bowie, William Burroughs'dan bahsediyordu. 15 yaşımda Çıplak Şölen'i satın almıştım, kesinlikle o yaşa uygun bir okuma. Ama Bowie kitabın içinde yakılmış olan ışığın ne olduğunu fark etmemi sağlayarak beni kitaba hazırlamıştı bile.
David Bowie'yi ilk kez gördüğümde, televizyonda, Top of the Pops programında Starman'i söylüyordu. Gökten düşmüş bir varlığa benziyordu. Amerikalılar Ay'a insan göndermişlerdi, biz kendi Britanyalı astronotumuza sahiptik — üstelik irlandalı bir anneden!
Tahrik edici ve alışılmadık bir parça, Bowie standartlarında bile. Bir sonraki albümde faydalanılacak olan siyah müzik etkilenimleri zaten bütünüyle oradaydı. Roy Bitten'in (E Street Band üyesi) piyanonun attığı o tiyatral solo hakkında ne düşündüğünü öğrenmek isterdim. Bowie büyük bir Springsteen hayranıydı.
Bowie sıklıkla Mick Jagger'la bir yarışa soktu kendini. Örneğin burada. Onun blues ve r&b'ye yaklaşımına bayılıyorum, o disipline edilmiş swing'ine. Bu parça Smiths için de büyük bir etkilenim kaynağıydı.
Burada da: rockabilly'ye yaklaşımındaki minimalizmine bayılıyorum! Yalnızca iyi bir şarkı yazarı olan yetmiyor, aynı zamanda şarkını bir "disk"in içinde yer alacak hale dönüştürmeyi de bilmelisin, ki bu stüdyo tekniklerine dair bir 'vizyon' ve büyük bir aşinalık gerektiriyor.
Arkadaşım Gavin Friday'le oturma odasında geçirdiğimiz o akşamları hatırlıyorum. Ne anlama geldiğini kavramaya çalışarak "Warszawa"nın bulunduğu albümü (Low) dinliyorduk.
Burası Low ve Heroes'un müzikal yeniliğinin daha pop bir tarzda yapıldığı yer. Piyanonun o asit sedasının nasıl elde edildiğini anlamak yıllarımızı aldı, Ama sonunda "Lemon" için onu yeniden ürettik.
Sessiz ve zarif bir devrim. Brezilya'da 1950lerin sonunda doğan müzikal tarz Bossa nova, bu harika şarkı sayesinde Beatles ve "İngiliz İstilası"yla yarışacak seviyede uluslararası bir fenomen haline gelecekti. Milyonlarca dinleyiciyi fetheden bir karışım: masumiyetin, karmaşanın ve naifliğin karışımı.
Hammond orgunu caz zarifliği, soul tutkusu ve rock enerjisiyle çalan Booker T.'nin stili keskin ve asabi. Ona son derece temel, ancak fazlasıyla etkili bir şekilde çaldığı gitarıyla Steve Cropper eşlik ediyor. Popüler müzik alanındaki pek çok başyapıt gibi Green Onions da bir tesadüf eseri doğmuş. Grup, eşlik edecekleri müzisyeni (Billy Lee Riley) beklerken eğlenmek için minör tonda, soul'a kayan hızlı bir blues doğaçlaması yapıveriyor. Org cümleleri hemen biçimleniyor ve dört müzisyen farkına bile varmadan bu başyapıtı yaratıyor.