30 Ekim 2011

Calvino ve iç gözlem(sizlik)

Italo Calvino, karakterlerin psikolojisine karşı edebi ilgisizliğini açıklıyor:


"Agli scrittori che come me non sono attratti particolarmente dalla psicologia, dall'analisi dei sentimenti e dall'introspezione, si aprono orizzonti che non sono certo meno vasti di quelli dominati da personaggi dall'individualità ben scolpita. o di quelli che si rivelano a chi esplora all'interno l'animo umano. Quello che mi interessa è il mosaico in cui l'uomo si trova incastrato: il gioco di rapporti, la figura da scoprire tra gli arabeschi del tappeto. Tanto so già che dall'umano non scappo di sicuro, anche se non faccio alcuno sforzo per trasudare umanità da tutti i pori."

"Psikolojiden, duygu analizinden ve iç gözlemden özellikle etkilenmeyen benim gibi yazarlara, o iyi işlenmiş bir bireyselliğe sahip karakterlerin baskın olduğu eserler yazanlara ya da insan ruhunun derinliklerini araştıranlara açılandan daha az geniş olmayan ufuklar açılıyor. Beni ilgilendiren şey insanın kendisini içine saplanmış halde bulduğu o mozaik: ilişkiler oyunu, halının arabesk motifleri arasında keşfedilmeyi bekleyen figür. O halde, tüm gözeneklerden insanlık sızdırmak için herhangi bir çaba göstermesem de, insandan kaçmadığımı zaten biliyorum."

26 Şubat 2011

Şarkı: R.E.M. - Überlin (2011)

Hava çok puslu değil, biraz bulutlu; ama soğukça. Kız arkadaşımın arabasına bindim; Gessate'ye, Milano metrosunun yeşil hattının son istasyonuna doğru gidiyoruz sanırım. Radyoyu açtım, kulağıma Michael Stipe'ın sesi geldi. "Yahu," dedim içimden, "bu eski bir R.E.M. şarkısı mı?"

Aradan birkaç gün geçti, yağmurlu bir Trento akşamında radyolar arasında dolanıyorum. Yeniden duydum bunu: "Hey now, take your pills, hey now, make your breakfast, hey now, comb your hair and off the work". Google koştu yardımıma, yeni R.E.M. 45liklerinden biriymiş.

Kimi bu şarkı için "R.E.M.'in karakteristik özelliklerini çok iyi bir şekilde yansıtıyor," derken, kimi de "Artık kendi kendilerinin parodisi mi oldular, nedir?" şeklinde olumsuz yaklaşıyor. Ben kendimi birinci grubun içine koymakta bir beis görmüyorum. Evet, özellikle 90lar başı R.E.M. şarkılarından bazılarına çokça benziyor, ama benim için eksi bir puan değil ki bu? Benzesin, R.E.M.'den istediğim müziğin gidişatını değiştirmesi değil; R.E.M. her zaman olduğu gibi kalabilir ve her yeni şarkısıyla bizi kendine daha çok bağlayabilir.

Şarkıda hem ilk dönem R.E.M.'inin akustik jangle popunu, hem Automatic for the People döneminin ufak deneyselliklerini, hem de Up döneminin elektronik izlerini bulmak mümkün. Ne güzel işte, daha ne istiyorsun R.E.M.'den?

6 Şubat 2011

Devrim


Başlangıç en iyi zamandır. Her şeyin olası göründüğü, her şeyin aydınlandığı an. Diktatörün gece yarısı eşi ve çocuklarıyla kaçıp havaalanına doğru koştuğu an. O, bu kadar hızlı bir şekilde kaçınca neden daha önce kimsenin bunu düşünmediğine dair bir soru düşer akıllara: Her rejim korku üzerine kuruludur, ama çoğunluk olunduğunda korku geçer gider. Çok devrim görmedik. Gördüğümüz az sayıdaki devrim de genellikle kötü bir şekilde sonuçlandı: Sözlerin tutulma zamanı geldiğinde, işi bilen kurnaz tilkiler avlandıkları yere geri dönmelerine yarayan bir arka kapı bulduklarında. "Batılı liberallerin ikiyüzlülüğü sözün bittiği yerdir", diyor Slavoj Žižek, "toplum önünde hep demokrasiyi desteklediklerini söylediler, ama şimdi insanlar din adına değil seküler bir özgürlük ve adalet talebiyle tiranlara karşı ayaklandığında görüyoruz ki kaygılanıyorlar. Neden kaygı duyulsun? Neden özgürlüğün galip gelebileceği bu durumda sevinç duyulmasın?". Belki bu devrimlerin diğer benzerlerine çokça rastlayamayacağız. Gelin de bugünlerde onlara yakın duralım.

Giovanni De Mauro

Internazionale, Sayı 883 (4-10 Şubat 2011)

Türkçeye çeviren: Tolga D.

5 Şubat 2011

Mısırlı Kardeşim

"Mısırlı kardeşim;
Şarkılarımız kardeştir,
İsimlerimiz kardeş,
Yoksulluğumuz kardeştir,
Yorgunluğumuz kardeş.

Şehirlerimde güzel, ulu, canlı ne varsa:
İnsan, cadde, çınar,
Savaşında senin yanındalar.
Köylerimde Kelâm-ı Kadim okunuyor
Senin dilinle,
Senin zaferin için."

Nazım Hikmet, 1959

8 Ocak 2011

Ücret artışı talebinde bulunmak için servis şefine yanaşma sanatı ve biçimi

Korkma, bir kişisel gelişim kitabından bahsedecek değilim, henüz bir kişisel gelişim kitabından bahsedecek derecede düşmedi bu blog, biraz daha zamana ihtiyacı var, belki 14:30'dan sonra olabilir.

Orijinal adı L'Art et la manière d'aborder son chef de service pour lui demander une ugmentation olan bu metni Perec 1968 yılında kaleme almış ve metin L'Enseignement programmé dergisinde yayımlanmış. Bir kitap haline getirilişi Fransa'da 2008'i bulmuş, 2009'un sonlarında da İsmail Yerguz'un Türkçe çevirisi yayımlanmış. İyi olmuş bence.

Perec bu Oulipo metnini bir şemadan yararlanarak yazmış. Şema, ücret artışı için servis şefinize gittiğinizde başınıza gelebilecek olasılıkları içeriyor, tabii Perec bunları anlatırken her türlü oyuna da başvurmuş.

Diyelim sabah gidiyorsunuz şefiniz himmet beyin odasına çalıyorsunuz kapısını yerinde mi değil mi yerinde değilse kapısının önünde bekleyebilirsiniz ki bu pek hoş bir davranış olmaz koridorda da dolaşıp durabilirsiniz ama bunun yerine meslektaşınız saniye hanımın odasına gidip onunla konuşabilirsiniz biraz ama onunla konuşmak için de bilmeniz lazım keyfi yerinde mi değil mi keyfi yerinde değilse kaçın uzaklaşın oradan keyfi yerindeyse şefiniz odasına dönene kadar biraz konuşabilirsiniz saniye hanımla ama o arada şefiniz döndüğü halde onu kaçırma olasılığı da söz konusu olabilir yine de başka çareniz yok saniye hanımla konuştuktan sonra yeniden gidiyorsunuz şefiniz himmet beyin odasına çalıyorsunuz kapısını yerinde mi değil mi yerinde değilse kapısının önünde bekleyebilirsiniz ki bu pek hoş bir davranış olmaz koridorda da dolaşıp durabilirsiniz ama bunun yerine meslektaşınız saniye hanımın odasına gidip onunla konuşabilirsiniz biraz daha ama onunla konuşmak için de bilmeniz lazım keyfi yerinde mi değil mi biraz önce uzun uzun konuşup keyfini kaçırmışsanız keyfi yerinde değildir o halde yapılacak en mantıklı davranış bütünü sizi kullanan örgütlenmenin tümünü ya da bir parçasını oluşturan servislerden bazılarını dolaşıp durmaktır şu noktada.

Perec, metin boyunca olası bütün durumları değerlendiriyor ve buna göre yapmanız gereken her şeyi size söylüyor, "çizgisel bir metin" üretmek istediği için sıkça aynı şeyleri tekrar da ediyor, başa dönüyor ve olasılıkları yeniden gözden geçirip o "çizgi"yi yeniden oluşturuyor; fakat bu tekrarlar sırasında her seferinde yeni bir söz oyunu, yeni bir espri katarak okuma sürecini zevkli bir hale getiriyor. "Olası bütün durumları değerlendiriyor" derken gerçekten bunu kast ediyorum, servis şefinize ücret artış talebinde bulunmak için gittiğiniz gün cumaysa ve şefiniz sabah gittiğinizde sizin öğleden sonra gelmenizi istemişse, o gün balık ya da yumurta çıkmış olabilir yemekhanede. Eğer balık çıkmışsa şefinizin boğazına kılçık takılma olasılığı var, o halde o gün yemekten sonra şefinizin yanına gitmeniz pek doğru bir davranış olmayabilir, boğazına takılan kılçık sonrası keyfi pek yerinde olmayacaktır. O günkü menüde yumurta olması da yumurtaların bozuk olma olasılığını gündeme taşır. Fakat meraklanmayın, her olasılık için ne yapmanız gerektiğini Perec çok net bir şekilde anlatıyor, tüm yapmanız gereken Perec'i dinlemek ve ona göre davranmak. Şefinizin kızlarından birinin ya da ikisinin ya da üçünün ya da dördünün birden kızamığa yakalanmış olma ihtimali de var mesela, şefinizin yüzünde kızarıklıklar görüyor musunuz? Görmüyor olsanız bile kızlarından herhangi birinin kızamık şüphesi varsa 40 gün boyunca ona yaklaşmayın, 40 gün sonra yeniden denersiniz.

Kendi söylediğine göre "okunabilirliği olmayan bir metin" yaratma derdi de varmış Perec'in burada, bu nedenle tüm o "çizgiselliğin" yanına bir de hiçbir noktalama işareti kullanmamayı katmış 60 sayfa boyunca. Ne yazık ki "okunabilirliği olmayan bir metin" yaratma konusunda pek de başarılı olamamış Perec, aksine 1-2 saat içerisinde keyfini çıkara çıkara okuyabileceğiniz akıcı bir metin çıkmış ortaya. Bu "rehber"i okuduktan sonra hala maaşınıza zam alamamışsanız istifa edin bence.

26 Aralık 2010

Müzik eleştirmenliğinin sonu

George Harrison imzalı bir Beatles şarkısı var: "Only a Northern Song". Şarkı aslında 1967 yılında yazılıp kaydedilmiş, fakat ilk olarak 1969 tarihli Yellow Submarine albümünde kendine yer bulmuş. İşte bu şarkı müzik hakkında yazıp çizmenin, müziği müzikal açıdan eleştirmenin mantıksızlığını ilan ediyor, bir bakıma müzik eleştirmenliğinin sonunu muştuluyor. Yine de 41 yıl sonra hâlâ insanlar müzik eleştirisi yapmaya devam ediyor (ben de yapıyorum bunu bir yandan). Bırakın arkadaşım, tamam, bitti artık. George Harrison söyledi her şeyi, ötesi yok.


Şarkının sözlerini hafiften serbest bir şekilde çevirecek olursak, Harrison diyor ki: "Bu şarkıyı dinlerken akorların doğru kullanılmadığını düşünebilirsin, ama yanlışsın, şarkıyı yazan öyle yazdı işte. Gece geç saatte dinliyorsan grubun doğru çalmadığını düşünebilirsin, ama yanlışsın, bu şekilde çaldılar işte. Armonilerin biraz karanlık ve hatta uyumsuz olduğunu düşünebilirsin, haklısın, da kim takar? Bu yalnızca bir Kuzeyli şarkısı olduğundan çaldığım akorların, söylediğim sözlerin ya da saatin kaç olduğunu hiçbir önemi yok. Hadi naş."

Northern Songs'un da Beatles tarafından kurulmuş bir plak şirketi olduğunu ekleyerek bu postuma da son veriyor, postu seriyorum.

1 Aralık 2010

Kenan Doğulu'nun 1995 tarihli albümü

Bazen sıkılıyorum. Bazen sıkılmıyorum. Bazen sıkılıp sıkılmadığımı düşünmüyorum, o anlarda sıkılıyor olsam bile sıkıldığımın farkına varmam mümkün olmuyor. Bununla birlikte sıkılıp sıkılmadığımı düşünmediğim anlarda sıkılmıyor olma ihtimalim sıkılıyor olma ihtimalimden daha fazla olsa bile, sıkılıp sıkılmadığımı düşündüğüm anlarda sıkılıyor olduğum gerçeği karşımızda Etna gibi dikiliyor. Etna'ya mı çıksam lan? 1 saatlik yol. Peeh.

20 Kasım 2010

Ne limonu la?

Cataniamızın sevgili tren istasyonuna gider iken yolda bir satıcıyla karşılaştım. Tezgahında kocaman, dana gibi meyveler vardı. Ne olduğunu öğrenmeliydim, eksik kalmamalıydım. Gittim abinin yanına "Bunlar ne hacı?" diye sordum. "Bunlar limon kardeş" dedi, "ama yemek için." Ortasında bildiğimiz limon var (ahah, "bildiğimiz limon" ne demekse); normal, ekşi limon işte bildiğin. Yenen kısmı orası değil, kenarlardaki etli kısmı yiyorsun, fena değil, yenir. Pek tadı tuzu yok gerçi, yani o kısım için "ekşi" diyemezsin, ekşi değil, ama "tatlı" da diyemezsin, çünkü tatlı da değil. Peki yenmez mi? Yenir, mis gibi de yenir. Hatta limon yemeyi seviyorsan ortasını da ye ekşi ekşi, senin tercihin, ben karışamam ona. Buyur.


11 Kasım 2010

Dalle strade di Catania

Madem saçma sapan fotoğraflar çekiyorum, neden o çektiğim fotoğrafların bir kısmını bloga koymayayım anlayışına kapılarak, Catania sokaklarından birkaç "enstantane" (teytey) sunmak istiyorum sizlere (oh oh) sevgili Çöpkuşakçıları.


Tarihi şehir merkezinin periferisinde yer alan Via Stella Polare'de alınmış olan bu ilk fotoğrafımızda, gördüğünüz üzere, sevgili Santo kardeşimiz "hayata veda etmiş", fakat "sevenleri" onu unutmamış ve bu afişi asmışlar: "<3 SANTO <3 HER ZAMAN KALBİMİZDESİN", adeta atamız gibi, "Santo ölmedi, yüreğimizde yaşıyor". Kimbilir hangi mafya hesaplaşmasında nalları dikti gencecik Santo. Bir de burada sokaklarda fotoğraflı ölüm yıldönümü ilanları var her yerde. "Bilmemkimin ölümünün bilmemkaçıncı yıldönümü, sevenleri gelsin şurada anma yapacağız" falan. Mafya hesaplaşmalarında ölenler bence o da, ya da Sicilya geleneği, bilemedim. Henüz bu son söylediğim şeye dair bir fotoğraf çekemedim; ama çeker eklerim, ne yani, laf.


Yine ilk fotoğrafın alındığı yere yakın bir yer olan Piazza Caduti del Mare'de çektiğim bu fotoğrafta ise, Catania fanlarının Palermo'ya olan "sevgilerini" görüyoruz: "Suck, Palermo!" Ayrıca fotoğrafın hemen sağ üst köşesinde İtalyamızda görmeye alışık olmadığımız sokak köpeklerinden birini görüyoruz. Şu ana kadar gittiğim İtalya kentlerinin hiçbirisinde (Milano, Bergamo, Siena, Floransa, Trento, Roma) sokak köpeğine ya da kedisine rastlamamıştım. Fakat Catania'da 10 gün içerisinde şimdilik 2 sokak köpeği ve 3 sokak kedisi görmüş olmanın mutluluğunu yaşıyorum. Saymaya devam edeceğim.


Bu posttaki en güzel fotoğrafı ise en sona sakladım. Sanırım bunu da bir önceki fotoğrafın çekildiği Piazza Caduti del Mare'ye giden yolda, Via Maria Ss. Assunta'da çekmiş olmalıyım: "Gökyüzünde emirleri Allah verir, sokaklarda..." Sanıyorum şair burada "Nel cielo comanda Dio e nelle strade comando io" ("Gökyüzünde emirleri Allah verir, sokaklarda ben") yazmak isterken, tam "io"yu ("ben") yazacağı sırada vurulmuş. Mafya affetmez. Allah mısın arkadaşım?

Sicilya'dan bildirdim.

28 Ekim 2010

Çıraklık Okulu



The Master's Apprentices'ı bilir misiniz? Nereden bileceksiniz, köylüler sizi ya. Bu elemanlar için 1960larda Avustralya'dan çıkmış en iyi grup diyorlar. Tabii Avustralya müzikal anlamda köy standartlarında olduğundan bu grup İngiltere'de olsaydı 60larda İngiltere'den çıkmış en iyi 2836ncı, Amerika'da olsaydı 60larda Amerika'dan çıkmış en iyi 2534üncü grup falan olurdu. Bu arada size söylediğim köylü lafını da geri alıyorum, bu grubu bilmeyenler değil, olsa olsa bilenler köylü olabilir. Ne lan bu. Allahın Avustralya köylüleri.

1967'de ilk albümlerini yapmışlar. Bu ilk albümün adı da The Master's Apprentices. Avustralyalılardan yaratıcı olmalarını beklemiyoruz değil mi? Albümde epey bir rock&roll ve r&b cover'ının yanında birkaç orijinal şarkı da var psychedelic rock/garage rock ayarında; ama albüm vasatın üstüne çıkamıyor.


Hemen yukarıda gördüğünüz videodaki şarkıyı (ki adı "But One Day" olmakta) albümdeki en iyi ikinci şarkı ilan ediyorum. Gerçi şarkı "Paint It Black" gibi açılıp, hemen sonrasında bir The Yardbirds şarkısına dönüşüyor olsa, yani orijinaliteden nasibini almamış olsa da o dönemde Avustralya'da ne yapıyorlarmış sorusunun cevabını almak için dinlenebilir. Sözleri de zaten saçmasapan, bir herif var, bu herifi kıskanmışlar belli. Yok efendim zenginmiş, her gün başka bir kızla çıkarmış, ama bir gün anlayacakmış hatalı olduğunu vesaire. Külahıma anlat koçum sen onu. Hemen aşağıda göreceğiniz şarkı ise yalnızca albümün değil uzak ara grubun en iyi şarkısı: "Theme for a Social Climber".


Sakın gidip de grubun albümlerini falan dinleyeyim demeyin, pişman olursunuz. Hadi, ilk albüm bir yere kadar. Vasatın altında ama olur yani, oturur dinlersin çok zorda kalırsan ("çok zorda kalınca dinlenecek müzik" konseptini ben yarattım). Fakat bunların bir ikinci albümleri var, dalga geçer gibi adını da Masterpiece koymuşlar. Psychedelic Rock/Progressive Rock/Blues Rock sularında gezmişler ama hakikaten fena, dinlenecek gibi değil. Üçüncü albümleri Choice Cuts'da biraz iyileşme emareleri görüyoruz derken, ondan sonraki iki albüm adeta çöplük. Hard Rock/Progressive Rock/Blues Rock karışımı bir şeyler, ama yok güzel yapmış olsalar yine tamam, güzel de yapamamışlar. Boşverin siz The Master's Apprentices'ı, işiniz gücünüz yok mu evladım, hadi.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...