11 Aralık 2008

Artık İngiltere diye bir şey yok adamım!


Birmingham'da yaşayan beyaz bir Reggae hayranı olan Jo-Jo, araştırmacı Simon Jones'a şöyle diyor:

"...artık 'İngiltere' diye bir şey yok... Hindistan'a hoş geldiniz kardeşlerim. Burası Karayipler!... Nijerya!... İngiltere yok adamım. İşte bizi bekleyen bu. Balsall Heath kaynama noktasının merkezi, çünkü dışarı çıktığımda sadece yarı Arap, yarı Pakistanlı, yarı Jamaikalı, yarı İskoç, yarı İrlandalıları görüyorum. Biliyorum çünkü ben de öyleyim [yarı İskoç, yarı İrlandalı] ... Ben kimim?... Söyleyin, ben nereye aitim? Siyahlarla, Pakistanlılarla, Afrikalılarla, Asyalılarla, adını sen koy, birlikte büyüdüm... Peki ben nereye aitim?... Ben bir parça hepsiyim. Dünya bana ait... Jamaika'da doğmadık... 'İngiltere'de de doğmadık. Burada doğduk, adamım. Burası bizim. Ben böyle görüyorum. Olanları bu şekilde ele alıyorum."

Hebdige, Dick (2003[1987]) Kes Yapıştır: Kültür, Kimlik ve Karayip Müziği, çev. Çağatay Gülabioğlu. Ayrıntı Yayınları: İstanbul.

Tel'in hakkı

"Hiç kimse bir tınıyı, müziği sahiplenemez. Hiç kimse onu ne zapturapt altına alabilir ne de üzerinde telif hakkı iddiasında bulunabilir. En iyisi bunu hiç denememektir."

Hebdige, Dick (2003[1987]) Kes Yapıştır: Kültür, Kimlik ve Karayip Müziği, çev. Çağatay Gülabioğlu. Ayrıntı Yayınları: İstanbul.

22 Kasım 2008

Film: Dreamgirls (2006)

Geçenlerde Dreamgirls'ü izleme fırsatım oldu. Müzikallere çok hasta değilimdir, ama bir müzikal iyi yapılınca da gerçekten iyi oluyor. Bu da onlardan biri.



Öncelikle Ekşi Sözlük'te gördüğüm bir yorum üzerine iki cümle yazmak istiyorum, yazmasam ölürüm.

Deniyor ki; "İddiaya göre The Supremes'den esinlenmesine rağmen standart, fazla bir özelliği olmayan Broadway müzikali tarzı şarkılar içeren film. Gerçek Supremes muzigi Broadway için fazla 'siyah' olup Amerika'nin bağrından kopup New York'a gelen turistlere fazla gelir diye midir bilinmez."

Yok böyle bir şey canlar. Filmi 1 hafta önce falan izledim, soundtrack'ini ise şu an dinlemekteyim, adamlar tamamen 1960lar ve 70lerdeki r&b, Motown, soul ile 1970lerdeki disco akımlarını birebir yansıtabilecek şarkılar yapmışlar. Yalnız doğal olarak analog kayıt bilmemne kullanmadıkları için bir miktar 'modern' tınlamış o kadar. Motown, evet, 'siyah' bir müziktir, Detroit'in yerlisidir falan; ama Amerika Birleşik Devletleri'nin güneyinde yapılan soul müziğe göre daha melodik, daha sofistike ve daha poptur. Southern soul daha ziyade ritim üzerine kurulu ve daha çiğ olup zaman zaman blues etkilenimlerini abartırken northern soul ve Motown'da blues etkisi çok azdır ve müzik, melodi ve vokal armonileri üzerine kuruludur. Açıkçası şahsen kuzeyli soul'u daha çok severim.

Gelelim filmdeki hikayelere. Filmi izlemeden önce The Supremes ve Motown Records üzerine kurulu olacağını düşünüyordum, tam öyle değilmiş. En azından bu işi 'birebir' yapmamış.

Tamam, The Supremes meselesi gerçek öyküye oldukça yakın. Deena Jones (Beyoncé), Diana Ross olmuş; Lorrell Robinson (Anika Noni Rose), Mary Wilson olmuş; Michelle Morris (Sharon Leal), Cindy Birdsong olmuş. Effie White (Jennifer Hudson) ise Florence Ballard olmuş, ama tam da olmamış. Yani mesela ses olarak tutmuyor, Florence Ballard öyle Aretha Franklin gibi sesi olan ve kilolu bir kadın değil. O karaktere Aretha'yı da katmışlar gibi olmuş.

Onun dışında Jamie Foxx'un canlandırdığı Rainbow Records'un kurucusu olarak kurgulanmış Curtis Taylor, Jr. karakteri Motown'un kurucusu ve zamanında Diana Ross'la da beraber olan Berry Gordy, Jr.'ı andırıyor, fakat yalnızca andırıyor. Hikâyeyi renklendirmişler, bir sürü şeyi çıkarmış bir sürü şeyi eklemişler. Eh olsun tabii canım, lafım yok.

Sonracığıma Eddie Murphy'nin canlandırdığı James "Thunder" Early karakteriyle Motown'la alakalı alakasız pek çok soul müzisyeni tek bir kimlik altına sokulmuş. Ne bileyim bazı diyaloglardaki göndermeler James "Thunder" Early karakterinin erken dönemi için Jackie Wilson benzerliğini akıllara getiriyor. Sonra bir ara kafaya bereyi geçiriyor ve "Patience" diye bir şarkı yapıyor; birebir 1971 Marvin Gaye'i, "What's Going On" dönemi. Sonracığıma bir ara bir konserde sapıtıyor ve James Brown'a dönüşüyor falan. Böyle bir karma oluşturmuş gençler. Biraz daha incelenirse belki başka müzisyenlerin izleri de saptanabilir.

Son olarak bir de Keith Robinson'ın canlandırdığı C.C. White karakteri var. Filmde Effie'nin kardeşi ve aynı zamanda The Dreamettes'in (sonradan The Dreams) şarkılarını yazan adam. Hatta Rainbow Records'un şarkı yazarı falan oluyor. Burada bir Smokey Robinson göndermesi mevcut. Motown Records'un ilk dönem önemli şarkı yazarlarından ve şarkıcılarından biriydi kendisi, malûmunuz. Tabii bu da pek tutmuyor, Smokey Robinson, Motown'daki herhangi bir müzisyenin kardeşi değildi ve yalnızca beste yapmakla uğraşmıyordu.

Özetle film, Motown Records'la ilgili minik ipuçları, The Supremes'le ilgili ise daha büyük ipuçları taşımakla birlikte, bunların gerçek hikâyesi niteliğini taşımıyor. Arada yine diğer Motown, r&b ve soul gruplarına dair göndermeler de içeriyor: The Campbell Connection'ın The Jackson 5 olmadığını kimse iddia edemez mesela. Motown dışından adamlara da gönderme yapmışlar: Misal The Family Funk, Sly & the Family Stone'u andırıyor falan filan. Ha bu demek değil ki "keşke daha gerçekçi olsaydı". Hayır, sadece konuyla ilgili çok bilgi sahibi olmayan yeni nesli aydınlatayım istedim (yaşım 87). Hani sanmasınlar ki bu film The Supremes'in ve Motown'ın gerçek öyküsünü anlatıyor. Arada dokunduruyor, o kadar. Güzel mi? Güzel. Mis gibi mi? Mis gibi. Nefis bir kurgu, su gibi akan siyah müzikler... Daha ne olsun? Haydi bakalım.

28 Şubat 2008

Albüm: The Go - Howl on the Haunted Beat You Ride

[Cass; 2007]

De Get

(Goygoycular "komple retroyuz" edalarıyla salınırken)

Her zaman olduğu üzere, bir grup keşfettim. Adı The Go. Gençler 1998 yılında Detroit'te kurulmuşlar, Detroit'in 90'lar sonundan itibaren yükselen "Garage Rock Revival" zımbırtısına dahiller. Hatta The White Stripes'ın (ki pek sevmem açıkçası) Jack White'ı 1999 yılının başlarına kadar bu grupla da çalışmaktaymış. İlk albümleri Whatcha Doin' ("Neaabıyon") 1999 Eylül'ünde yayımlanmış. Albümdeki bazı şarkılarda Jack White'ın gitar ve vokallerine de rastlanmakta (imiş, ben albümü dinlemedim). İkinci albümleri The Go ("De Get") 2003'te yayımlanmış (ne yalan söyleyeyim, bunu da dinlemedim). Üçüncü ve şimdilik son albümleri Howl on the Haunted Beat You Ride ("Ulu Dur Bakalım Nereye Kadar") ise 2007 yazının sonunda "raflardaki yerini almış". Bu albümü de dinlemedim dersem dayak yiyeceğimi biliyorum; dinledim bunu, korkmayın. Albümün girişindeki ilk 3 şarkı hakikaten çok iyi. Ondan sonraki şarkılarda arada çürük çarık çıksa da (abartıyorum) albümün geneli yine de fena sayılmaz. Yalnız hakikaten ilk 3 şarkıdaki çekicilik bir süre sonra azalıyor. Buldukları en hoş melodilerin önemli bir kısmını o şarkılarda kullanmışlar sanki.

(Aman yarabbim, albüm kapağımız nasıl da retro oldu değil mi?)

Peki bu abiler (en azından son albümleri baz alınarak) nasıl müzik yapıyorlar? Garage Rock Revival demiş idik zaten. 1960'ların garaj müziğini canlandırmak gibi bir misyonları olduğunu söyleyebiliriz kendilerinin. Albümün kayıtları 40 yıl önce yapılmış gibi tınlıyor; kötü bir şey değil, misyonlarına bakacak olursak iyi bir şey. Bazı şarkılarında bu garaj rock etkisinin yanısıra (hatta ondan daha fazla) 60'ların The HolliesThe TurtlesThe Yardbirds hatta The Herman's Hermits gibi gruplarına dair bir şeyler de yakalamak mümkün (evet; birbirinden farklı gruplar bunlar, farkındayım). Buna kısaca "60'lar ortası İngiliz popüler müziği etkisi" diyebiliriz. Ancak şarkılar genellikle 60'ların garaj rock müziği istikametinde ilerliyor.

Albümdeki en "garaj" şarkılar Down a Spiral ve Help You Out sanırım. Yalnız Help You Out'taki vokallerde acayip bir Ozzy Osbourne etkisi var ki, öyle çok hoşlandığımı söyleyemeyeceğim. Giriş şarkısı You Go Bangin' OnThe Yardbirds'ü anımsatıyor. Mary Ann'in bir The Hollies şarkısından hiçbir farkı yok, bu şarkının bir yerinde Phil Spector'a da ufaktan bir saygı duruşu yapılmış; onun ne olduğunu da siz bulun. Invisible FriendsSmileCaroline gibi şarkılar Garage Rock'ın oldukça uzağına düşüyor, iyi ki de öyle oluyor; hoş melodiler (Garage Rock sevmiyor değilim, seviyorum tabii de; burada iyi olmuş böyle olması, onu diyorum). Özellikle Invisible Friends ve Caroline'da 60'lar ortası İngilizleri yanında The Bees'e epey "yakınsadıklarını" da söyleyebiliriz. Bazı şarkılarda ise Spoon'un güncellenmemiş hali gibi tınlıyorlar. Bunu şöyle açıklayayım: Şarkı yapıları pek çok noktada benzer özellikler içeriyor; fakat kullanılan ekipman ve yaratılan tını oldukça farklı.

Böyleyken böyle işte. Biraz dağınık bir yazı oldu; ama idare edin.

The Go - You Go Bangin' On:


The Go - Invisible Friends:


The Go - Caroline:


The Go - Help You Out:

30 Aralık 2007

Şarkı: Teach In - Ding-a-Dong (1975)

Gece gece durduk yerde beni "laylaylom" bir halet-i ruhiyeye (yeye) büründüren şahane bir şarkı keşfettim. Aslında bu şarkıyı daha önceden biliyordum; ama kimin söylediğini, ne olduğunu falan bilmiyordum. Ayrıca uzun zamandır da dinlememiştim. Yahu bir şarkı bu kadar mı neşeli olur, bu kadar mı güzel bir "hava katar" ortama.

İngiltere'de 1975'te yapılan Örovizyon Şarkı Yarışması'nın (Örovizyon, evet) galibiymiş bu. Teach In diye Hollandalı bir grup söylüyormuş, buyrun:


Yukarıdaki İngilizce versiyonun yanısıra bir de Hollandaca (Flamanca ya da Felemenkçe diye düzeltmeye kalkmayın, Hollandaca) hali var bu şarkının. Burada şarkıcı ablamız "bim bam bom!" diyor ki, evlere şenlik:


Bu şarkının iki adet Türkçe versiyonunu da Dünya Tersine Dönse adıyla Füsun Önal ve Ayla Algan söylemiş. Mutlaka duymuşumdur/duymuşsunuzdur; ancak henüz ona ulaşabilmiş değilim. Araştırmalarım sürecek.

"Ding-a-Dong every hour / When you pick a flower." Ahahah.

21 Ekim 2007

Oyun: Semaver ve Kumpanya


Semaver Kumpanya gerçekten iyi niyetli ve samimi insanların biraraya gelip kurduğu bir tiyatro topluluğu. En azından Ekşi Sözlük'te hakkında yazılanlara bakınca, ya da topluluğun internet sayfalarını şöyle bir kolaçan edince insan bunu düşünüyor. Ki Türkiye'de tiyatro yapmak kolay iş değil, bu insanlar bir şeyler yapmaya çalışıyor. En üstte de Işıl Kasapoğlu ismi duruyor.

Daha önce Semaver Kumpanya hakkında, adını duymuş olmamın dışında herhangi bir bilgim yoktu. Herhangi bir oyunlarını da izlememiştim. 19-20 Ekim tarihlerinde İzmir Sanat'ta Semaver ve Kumpanya isimli yeni oyunlarını sergileyeceklerini duyunca Ayça'yla beraber "Kak gidelim!" dedik ve gittik.


Söz konusu olan, "tiyatro" olduğu için ve Türkiye Cumhuriyeti sınırları dahilinde pek az kimse tiyatroya meraklı/hevesli olduğu için herhangi bir topluluk veya oyun hakkında kötü bir şeyler söylemek neredeyse yasak. "Beğenmedim, kötüydü." falan derseniz ne snobluğunuz kalıyor, ne de bir taraflarınızın, vücudunuzun diğer bölgelerine göre daha kalkık olduğu hakkında spekülasyonlar sona eriyor. Ayrıca topluluğun Semaver ve Kumpanya dışındaki herhangi bir oyununu izlememiş olduğum için topluluk hakkında bir genelleme yapmam da mümkün değil. Yalnız bu oyun gerçekten kötü, gerçekten sıkıcı.

Ekşi Sözlük'te bu oyunu da çok beğenmişler. Hakikaten de oyun sırasında pek çok izleyici pek çok noktada kahkahadan geberdi, alkışlar koptu vs. Benim zihmin ve bedenim ise bir iki yerde gülümsemek dışında en ufak bir tepki gösteremedi ne yazık ki. Gerçi, tiyatro sanatı hakkında öyle derin bilgilere sahip bir kişi değilim; ama örneğin bir komediye gidiyorsam eğlenmek, gülmek isterim, güzel espriler beklerim falan. Kalkıp da sahne tasarımı, ışıklandırma ve benzeri konularda atıp tutamam doğal olarak. Oyunda neler vardı? Bir önceki asırdan kalma sıradan espriler, bir iki küfürlü söz (insanlar gösteri sanatlarında küfür duyunca gülmeden duramıyor ne de olsa; ha kötü bir şey değil, ben de gülüyorum yahu)... Peki yaratıcılık? I-ıh. Aslında bilemiyorum, belki de biz oyunu kavrayacak kabiliyete sahip değildik. 50 milyon Elvis hayranı yanılıyor olamaz.

Bu bir komediymiş ve topluluğun kendi tabiriyle "şamatası bol bir 'oyun içinde oyun'..." imiş. Oyun içinde oyun kısmı tamam da, şamatası bol kısmına itiraz ediyorum hakim bey. Hoş sahneler elbette vardı da, birkaç güzel sahne oyunu güzel yapmaya yetmiyor tabii.


Oyun akşam 9'a doğru başladı. Saat 10 olmuş ve ilk perde henüz bitmemişti; ama ben sıkıntıdan patlamak üzereydim. Ayça'yla göz göze geldik. İkimiz de oyundan çıkmanın şahane bir şey olacağını düşünüyorduk. İlk perdenin ne zaman biteceğini bilmediğimiz için ve "Ya tek perde oynuyorlarsa?" telaşı içerisinde apar topar salondan çıktık. Salondan çıkarken ikimizin de çeşitli sakarlıklarla oraya buraya çarpmış oluşumuz konu dışı.

Oyun gerçekten başarısız, gerçekten sıkıcı. Hani aynı yargıyı üç paragraf arayla tekrar etmiş oldum; ama ne yapayım, elimde değil. Ha şimdi derseniz ki, "Bir oyunun tamamını izlemeden oyun hakkında nasıl hemen böyle bir yargıya varıyorsun?", ben de "Varıyorum." derim, başka bir şey demem. Genelde bir filmden, bir oyundan, bir konserden ne kadar sıkılırsam sıkılayım "Bir sonunu göreyim yahu, bir tamamlayayım şunu." düşüncesiyle o gösteriyi elimden geldiğince izlemeye devam eden bir kişiyimdir üstünüze afiyet. Ancak olmayınca da olmuyor be, çok kasmaya gerek yok. Duramadık, sonunu getirmeye gücümüz yetmedi.

Şimdi bu yazının yazılış amacı nedir, kıssadan hisse vermektir (bundan sonra Çöpkuşağı'nda her kıssamın sonunda bir hisse vereceğim; korkmayın, yalan): Bir işi yapılırken duyulan aşk, gösterilen fedakârlık, azim, sebat ve benzeri özellikler ortaya çıkan şeyin güzel olmasını garantilemiyor. İyi niyet, iyi niyet de; nereye kadar yahu?

İstiyorsanız gidin, izleyin. Sıkılırsanız sorumluluk kabul etmem.

Semaver Kumpanya resmi sayfası
Semaver Kumpanya hakkında ekşi sözlük'te yazılanlar
Semaver ve Kumpanya oyunu hakkında ekşi sözlük'te yazılanlar

18 Ekim 2007

Grup/Müzisyen: Masha Qrella

Sen kimin maşasısın?

Bazı sözcük oyunları var ki, insan rezil olduğunu bildiği halde söylemeden/yazmadan duramıyor. Bu yazının başlığı da onlardan biri olarak kabul edilsin. Berbat olduğunun farkındayım. Meseleyi daha fazla deşmeden devam edesim var. Mæseçusets.

Masha Qrella, işini çabuk halletsin diye fotoğrafçıya içinden küfrederken 

Masha Qrella, Alman kökenli Morr Music tayfasından bir ablamız ("tayfa" metaforu da sıktı artık, neyse). Morr Music; The NotwistMs. John SodaTied & Tickled TrioThe Go FindCouchLali PunaMúm gibi, genelde Indie Electronic/Indietronica ağırlıklı isimlerin albümlerini yayımlayan hoş bir şirket.

Masha Qrella müzik yapmaya yine Morr Music çatısı altındaki enstrümantal bir Indie Electronic grubu olan Contriva'da başlamış. 2004'ten itibaren de solo albümler yayımlıyor. Sanırım 2005 sonu/2006 başı gibi, Masha Qrella'nın ilk albümü Luck'a epey sardırmıştım. Albüm ve özellikle albümün açılışını yapan ilk üç şarkı pek güzeldi. Karşımda elektronik ve akustik müziğin dengeli bir karışımı olan iyi pop şarkıları duruyordu.


Masha abla 2004 tarihli bu ilkalbümün ardından 2005 yılında Unsolved Remained'i yayımladı. Kanımca bu albüm, ilki kadar başarılı değildi. Elektronik, akustiğin bir adım önüne geçmiş ve müzik bir miktar bulanıklaşmıştı. Gerçi bu albümü çok da kendimi vererek dinlediğimi söyleyemeyeceğim.

Masha Qrella yaklaşık bir yıl kadar önce bir 45'lik de yayımlamış; benim yeni haberim oldu. Don't Stop the Dance ve Saturday'den oluşan bu 45'liğin A yüzü 1985 tarihli Boys and Girls albümünden bir Bryan Ferry cover'ı. Kavırın, şarkının orijinalinden daha iyi olduğunu söyleyebilirim utanmadan. Trompet de yakışmış şarkıya.

Don't Stop the Dance'in orijinali ve Masha Qrella kavırının yanında Masha Qrella'nın en beğendiğim şarkılarından olan I Want You to Know'u da şuracığa MP3 olarak ekliyorum. Bazı şarkılar Kadıköy Arka Oda'da DJ'lik yaptığım günleri anımsatıyor bana, bu şarkı da onlardan biri sanırım.

Ayrıca buradan Masha'ya da seslenmek istiyorum: "Sana bayılmıyorum; ama vasatın üzerinde bir müzik yapıyorsun. Don't give upkeep up the good work!"

(Bu yazıyı biraz "öylesine" yazmış oldum; ama ne yapalım, idare edin).

Encoy.

Masha Qrella - I Want You to Know:


Masha Qrella - Don't Stop the Dance:


Bryan Ferry - Don't Stop the Dance:

14 Ekim 2007

Şarkı: The Crystals - He Hit Me (It Felt Like a Kiss) (1962)

Vurulur mu ama?

Grizzly Bear üyeleri boş bardaklarla poz verirken; çünkü fakirler

He Hit Me (It Felt Like a Kiss) 1962'de Brill Building'in meşhur şarkı yazarları Gerry Goffin ve Carole King tarafından yazılmış. "Brill Building nedir?", "Brill Building Pop kime denir?" isimli soruların yanıtları için şu gönderiye yönlendireyim sizi; hah tamamsa devam edebiliriz.

Gerry Goffin ve Carole King evli iki insan. Evli iki insan derken birbirleriyle evli tabii. İnsan önce bir düşünüyor; "Lan bu GerryCarole'u dövüyordu habire; ama Carole da manyağın tekiydi, aralarında sado-mazo mevzular vardı, bu şarkı öyle mi ortaya çıktı?" diye. Değilmiş. Dönemin ünlü şarkıcılarından Little Eva'yı sevgilisi "düzenli olarak" dövüyormuş. Bunu fark eden Goffin ve King, "Ne oluyor arkadaşım?" demişler Eva'ya. Eva tüm içtenliğiyle, sevgilisinin bu davranışının ona olan sevgisinden kaynaklandığını söyleyip, durumu sembolize etmek amacıyla bu sözcüğü söyleyivermiş ("Bana vurdu, ama öpücük gibin geldi"). "Madem şarkıyazarıyız, neden bunu malzeme etmeyelim ki." diye düşünen Goffin ve King de bu şarkıyı yazmış.

The Crystals üyeleri rüküşlükten ölmek üzereyken

"Ses duvarı" olgusunun mucidi, dönemin "efsa... nevi!" prodüktörlerinden (ki henüz 1962'de efsanevi konumuna ulaşmamıştı kendisi; ama olsun, şu an efsanevi bir ağabey) Phil Spector şarkıyı beğenmiş ve The Crystals'a kaydettirmek istemiş. The Crystals üyeleri şarkıdan adeta tiksinmiş. "İstemiyoruz Phil abi, yapma gözünü seveyim." deseler de nafileymiş, şarkı kaydedilmiş. Bu da yetmezmiş gibi bir de 45'lik olarak yayımlanmış.

İnsanlar şarkıya uyuz olmuş, radyo istasyonları çalmayı reddetmiş vesaire. Ki hâlâ, 60'lı yıllara yönelik yayın yapan radyolarda bile kendine çok az yer bulabilen bir şarkı.

Grizzly Bear üyeleri ufacık bir ekmek dilimini paylaşmaya çalışırken; hala fakirler

Kısa bir süre önce Grizzly BearKEXP için yaptığı bir kayıt seansında bu şarkıyı kavırladı. Ki kendileri orada ve burada verdikleri konserlerde de bu şarkıyı seslendiriyormuş. Misal, 2007'nin başında UCLA'de verdikleri bir konserin kaydı:


Şarkının orijinali ve Grizzly Bear'in KEXP için yaptığı kayıt da aşağıda. Grizzly Bear versiyonunda şarkıyı bir erkeğin söylemesi de ilginç olmuş tabii.

Üstüne üstlük aşağıya bir şarkı daha ekledim. The Crystals versiyonunu rehber alacak olursak şarkının 28. saniyesinde "He couldn't stand..."le başlayıp 38. saniyesinde "...someone knew" şeklinde biten bölüm The Beatles'ın 1965'te yaptığı It's Only Love'ın nakaratına çok benziyor be. Şimdi buradan yola çıkıp "John LennonLittle Eva'yı haklı bulmuş, sevgilisi onu aşkından dövüyor diye düşünmüş, bu melodiyi de buraya gömerek bir mesaj vermek istemiş." demeyeceğim; saçmalamayın.

The Crystals - He Hit Me (It Felt Like a Kiss):


Grizzly Beat - He Hit Me (It Felt Like a Kiss):


The Beatles - It's Only Love:


Eklerim: Bu şarkıyı çok beğenip kaydedilmesi için elinden geleni yapan Phil Spector'ın, cinayetten yargılandığı dava da halen sürüyor. Ah şu magazin ruhu...

Müzik Türü: Brill Building Pop

Kalkan Binası Popu


Tin Pan Alley hepimizin malûmu: New York'ta ufak bir bölge kendisi. En önemli özelliği 1800'lerin sonlarından 1900'lerin ortalarına kadar popüler Amerikan müziğinin neredeyse merkez noktası konumunda oluşu. Bu bölge üzerinde pek çok müzik yayıncısı var; bunlar şarkılar yazıyorlar, ediyorlar, dönemin popüler isimlerine veriyorlar vesaire.

Tin Pan Alley'nin müzik alanındaki yerini 1950'lerden sonra Brill Building alıyor. Brill Building, New York'un Broadway Caddesi üzerinde 1930'larda inşa edilen bir bina. Adını, bu bina yapılmadan önce orada bulunan "Brill Kardeşler"in mağazasından almış. İşte Brill Building, dönemin bir sürü müzik yapımcısı için konak işlevi görüyor. 1950'ler ve 60'ların meşhur "ikili şarkı yazarları" hep burada: Burt Bacharach/Hal David, Jerry Leiber/Mike Stoller, Gerry Goffin/Carole King, Tommy Boyce/Bobby Hart ve daha niceleri.

Bu binadan çıkma müziklere "Brill Building Pop" adını veriyor gâvur. Sonradan, bu binada üretilmemiş olsa bile, bu binada üretilen müziklere benzer özellikler gösteren şarkılara da Brill Building Pop etiketi vuruluveriyor. Bu sound'un özelliği ise dönemin rock'n'roll ve r&b müziğine göre hem sözlerin hem de müziğin daha sofistike oluşu. müzikteki sofistikasyonu (ehaha) sağlayan şey nedir derseniz; şarkıların orkestrasyon içermesi, standart popüler müziğe göre daha fazla enstrüman barındırması, düzenlemelerin daha planlı bir şekilde yapılması falan diyebiliriz. Bu müzik, günümüzde yapılan müzikleri de ciddi biçimde etkilemeye devam ediyor. Burt Bacharach olmasaydı çember pop olur muydu, çember pop olmasaydı Rufus Wainwright olur muydu, Tindersticks olur muydu, Belle & Sebastian olur muydu, The Decemberists olur muydu; olmazdı arkadaşım.

Velhasıl, seviyoruz bu müzik türünü.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...