Kimi şahane insanlar parmaklarında ne marifetler gizliyor. Klişe olayım; 10 parmağında 10 marifet. Aslında deminden beri Paint vasıtasiyle çizmeye çalışıyorum; ancak başaramadım, yamuk yumuk oldu. Şimdi başka programları da yüklemek etmek lazım, o yüzden sadece anlatmakla yetineceğim.
The Autistics güzel bir grup. Indie olsun, alternative olsun, ne bileyim psychedelic olsun, her tür müziği icra edebiliyorlar. Sağ elin baş parmağı davul çalıyor, işaret parmağı vokalist, orta parmak klavyeci, yüzük parmağı basçı (basist deyince daha artistik oluyor aslında), serçe parmak ise gitarist. Çoğu zaman The Spastics'le beraber çalıyorlar. The Spastics sol elim, güzel elim mantığıyla çalışıyor. Davulda baş parmak, basta işaret parmağı, piyano ve vokalde orta parmak, nefesli çalgılarda (oh, brass section) yüzük parmağı, yaylı çalgılarda ise (string section, suyundan da) serçe parmak dizilimiyle takılıyorlar. The Spastics'in müziğinde barok pop, çember pop etkileri oldukça yoğun; ancak The Autistics'le işbirliği yaptıklarında her türlü müziğe uyum sağlayabiliyorlar.
Çalışma prensibine gelince: Bu grupların sahibi insanımız hangi enstrümanların çalmasını istiyorsa çalgının sahibi olan parmağı düz bir şekilde tutuyor, çaldırmak istemediği enstrümanları ise aya tabir ettiğimiz avuç içine doğru kapatıyor. Görüldüğü üzre basit bir çalışma prensibi var. Seviyoruz bu parmakları, bayılıyoruz.
24 Mayıs 2007
15 Mayıs 2007
Ne Kadar Da Göndermecisiniz Rüya Hanım
Bu sabah gördüğüm bir rüya kafamda sorumsu bir şey oluşmasına sebep oldu: İnsan bir süre önce bir rüya görmüş olsun; ancak o rüyayı hiçbir şekilde hatırlamıyor, daha önce de hiç hatırlamamış, gördüğünün farkına varmamış olsun. Aradan zaman geçtikten sonra başka bir rüya içerisinde eski rüyadan, o eski rüyada gerçekleşmiş bir olaydan (tabi ki gerçekmişçesine) bahsetsin. Uyandıktan sonra "Ahanda ben demin gördüğüm rüyada eski bir rüyamdan bahsettim ve o eski rüyayı şimdi hatırladım; şöyle şöyleydi böyle böyleydi." desin. Bu mümkün müdür?
Bu durum tamamen beynin rüyada kurguladığı bir rüyaya yada beynin rüyada kurguladığı bir olaya mı delalet eder, yoksa öyle bir rüya gerçekten görülmüş müdür?
Tabii ki yeni görülen rüya içerisinde, hatırlanan eski rüyadaki olayın bir rüya değil, gerçek olduğu düşünülüyor. "Rüyasal gerçek dünya" tabir ettiğimiz pek sevgili arkadaşımız kendisi.
Var mıdır böyle bir şey, rüya şeysi soruyorum hemen silicem.
Bu durum tamamen beynin rüyada kurguladığı bir rüyaya yada beynin rüyada kurguladığı bir olaya mı delalet eder, yoksa öyle bir rüya gerçekten görülmüş müdür?
Tabii ki yeni görülen rüya içerisinde, hatırlanan eski rüyadaki olayın bir rüya değil, gerçek olduğu düşünülüyor. "Rüyasal gerçek dünya" tabir ettiğimiz pek sevgili arkadaşımız kendisi.
Var mıdır böyle bir şey, rüya şeysi soruyorum hemen silicem.
1 Mayıs 2007
Albüm: The Apples in Stereo - New Magnetic Wonder
[Elephant 6; 2007]
Bize Beulah, Neutral Milk Hotel, The Essex Green, Of Montreal, Olivia Tremor Control, The Ladybug Transistor gibi isimleri tanıtan Elephant 6 kolektifini seviyoruz. Bu kolektifin indie müzik dünyasına kazandırdığı bir grup da The Apples in Stereo.
Elephant 6'teki diğer gruplar gibi The Apples in Stereo da Neo-Psychedelia olarak etiketlenebilecek bir müzik yapıyor. En önemli etkilenim kaynakları tabi ki The Zombies, The Beatles, The Beach Boys, The Kinks gibi 60'lı yıllarda psychedelia'ya bir şekilde bulaşmış olan gruplar. Bunun yanında Sonic Youth, My Bloody Valentine gibi grupların gürültüsünü de zaman zaman yanlarına alıyorlar, pek de iyi ediyorlar.
Bize Beulah, Neutral Milk Hotel, The Essex Green, Of Montreal, Olivia Tremor Control, The Ladybug Transistor gibi isimleri tanıtan Elephant 6 kolektifini seviyoruz. Bu kolektifin indie müzik dünyasına kazandırdığı bir grup da The Apples in Stereo.
Elephant 6'teki diğer gruplar gibi The Apples in Stereo da Neo-Psychedelia olarak etiketlenebilecek bir müzik yapıyor. En önemli etkilenim kaynakları tabi ki The Zombies, The Beatles, The Beach Boys, The Kinks gibi 60'lı yıllarda psychedelia'ya bir şekilde bulaşmış olan gruplar. Bunun yanında Sonic Youth, My Bloody Valentine gibi grupların gürültüsünü de zaman zaman yanlarına alıyorlar, pek de iyi ediyorlar.
İlk albümlerinde biraz daha deneysel, biraz daha gürültülü takılan The Apples in Stereo, yıllar ilerledikçe yine o psychedelic damarı kaybetmeden - sadece bir miktar yönünü değiştirerek - daha yakalayıcı melodiler, daha "tatlı" şarkılar yapmaya başlamıştı. Bu yılın şubat ayında da yeni bir albüm yayımladılar: New Magnetic Wonder. Albümde yer alan 24 adet kayıt The Apples in Stereo'dan bekleyebileceğimiz şeyleri gayet de güzel bir şekilde karşılıyor; bol ışıklı pop melodileri, The Beach Boys etkilenimli armoni vokaller, zaman zaman eğlenceli enstrüman oyunları, bazı bazı Brian Wilson ve Van Dyke Parks etkilenimli düzenlemeler vesaire. Yine de bence en iyi albümleri hala Her Wallpaper Reverie.
Bu albümdeki favori şarkımsa Same Old Drag, dinleyin eğlenin:
27 Mart 2007
Grup/Müzisyen: The Left Banke
Bazı gruplar var, kendini hissettirmeden öyle bir dinletiyor ki ne
kadar çok dinlemiş olduğuma ben de şaşırıyorum. The
Left Banke bunlardan
biri. Son hafta içerisinde sardırmadan evvel 280 küsur kez dinlemişim, last.fm sayfamda 27. sıradaymışlar. Sonra,
"Allah allah" dedim, "ben ne ara bu kadar çok Left
Banke dinlemişim
ki?". Bunu fark ettikten sonra daha da çok dinledim tabii.
The Left Banke, Baroque
Pop adı verilen türün
handiyse ilk örneklerini vermiş olan bir grup. Esas oğlanları klavyeci Michael
Brown; ve babasının bir kayıt stüdyosu var! 1965'in sonlarında
grup kurulma aşamasındayken Mike Brown henüz 16 yaşında, vokalist Steve
Martin Caro 18'lik.
Yanlarına gitarda George Cameron'ı,
basta Tom Finn'i
alıyorlar. Davulcuları pek sık değişiyor, grup da zaten her zaman sabit bir
dizilime sahip değil.
İlk başta bu dörtlü, yanlarında davulcu Warren David olmak üzere bir araya geliyor. Hepsi de The Beatles, The Zombies, The Kinks gibi grupları seviyor. Mike Brown'ın da babası sayesinde bir klasik müzik geçmişi var, barok müziği çok seviyor, Bach'a hasta oluyor vesair. İlk bir araya geldiklerinde Steve Martin ve George Cameron'ın elinde I Haven't Got the Nerve ve I've Got Something on My Mind gibi şahane parçalar hazır ve nazır durumda bile. Aslında bir grup olma planı yapmıyorlar ilk başta; ancak babaları stüdyosunda bunları duyunca "Lan oğlum sizde iş var, 45'lik falan çıkaralım, albüm yapalım, sizi meşhur edeyim." diyor. Çeşitli kayıtlar yapıyorlar ama bu kayıtlar plak şirketlerinin ilgisini çekmiyor. The Left Banke daha var olmadan dağılıyor.
En meşhur şarkıları Walk Away Renee'nin vokaller dışındaki kayıtları tamamlanmış vaziyette dururken, Mike Brown, davulcu Warren David'le California'ya taşınıyor. O arada grubun diğer üyeleri, hazır kayıtların üzerine pek güzel vokaller yapıyorlar ve sonunda Walk Away Renee bir 45'lik olarak Smash isimli bir plak şirketi tarafından yayımlanıyor. Listelerde 5 numaraya kadar tırmanıyor, grubun en büyük hiti de bu. Bunun üzerine Mike Brown New York'a dönüyor elbette, eşek değil ya! Sonra Pretty Ballerina'yı yapıyorlar, o da 15 numaraya kadar tırmanıp grubun ikinci hiti oluyor. Peşinden çok yaratıcı isimli bir albüm yayımlıyorlar: Walk Away Renee/Pretty Ballerina. Albümdeki şarkıların hepsi çok güzel, nefis barok pop örnekleri olarak dinlenmeyi bekliyorlar hala. Barok tatlarda salınan (aman allahım, "tatlarda salınmak") harpsichord'lar, nefis yaylı aranjmanları, kulak okşayan (kendimi aştım) piyanolar falan...
Yalnız bu arada "grup içi anlaşmazlıklar" büyüdükçe
büyüyor, o buraya gidiyor, şu buraya geliyor, karman çorman şeyler oluyor. Mike
Brown gruptaki
elemanların hiçbiri olmadan, tamamen farklı elemanlarla ve Bert
Sommer isimli bir
vokalistle bir 45'lik kaydedip yayımlıyor; başarısız oluyor... 1967'nin sonuna
doğru grubun esas oğlanları yeniden bir araya gelip Desiree 45'liğini yayımlıyorlar. Sonra Mike
Brown yine
sıyırıp ayrılıyor gruptan; sorunlu adam. Grubun ikinci albümü The
Left Banke Too'nun (yine yaratıcılar albüm adı konusunda) çoğu Mike
Brown'sız kaydediliyor. Mike Brown o arada Montage diye bir grup kuruyor, yine Left
Banke tarzında. Mike
Brown'a grubun diğer üyeleri, "Kurduğun gruba Montage denir, bu yaptığına şantaj
denir." şeklinde sesleniyorlar (ya da ben öyle tahayyül ediyorum).
Grubun basçısı Tom Finn, grubun son
günlerini şöyle anlatıyor (az biraz serbest bir çeviriyle): "1969 yılında
bu hayvan ve yeteneksiz San Francisco grupları* gelip de ortalığı işgal
etmeden önce sofistike duruşumuz, pek güzel yaratıcılığımızla halen ayaktaydık.
Bir öğleden sonra Donovan stüdyoya geldi ve Steve'e George
Harrison'ın Walk Away Renee'yi pek
çok pek çok sevdiğini söyledi; sonra ekledi: The Beatles dağılıyor. Bu bir işaret, bir alamet
gibi göründü bize, ve dedik ki: 'Hadi bırakalım bu işleri.' Yapabileceğimizin
en iyisini yapmıştık ve Beatles'sız bir
dünyada var olmak istemiyorduk." Grup dağıldıktan sonra hepsi ayrı
ayrı gruplar falan kurmuşlar, 1970'lerin sonunda yeniden bir araya gemişler;
ama bu uzun sürmemiş.
Velhasıl, The Zombies'in
müziğinin belki biraz daha neşeli ve orkestrasyonlu versiyonunu yapmış olan
(dünyanın en yüzeysel tanımı) bu grubu pek kimse bilmiyor. Bilenler de genelde
birkaç şarkıyla tanıyor. Bilenler bilmeyenlere anlatsın.
*Şu "hayvan ve yeteneksiz" San
Francisco grupları
hakkında Tom Finn'in
söylediği şeylere de katılmamak mümkün değil. Hakikaten söz konusu grupların
çoğu "sözde-psychedelic müzik" yapıyorlardı, ben kendimi
bildim bileli San Francisco psychedelia'sına pek ısınamamışımdır.
Aferin size, sofistike The
Left Banke çocukları.
18 Mart 2007
Şarkı: The Beach Boys - God Only Knows (1966)
Orada, burada, her yerde 158 kere tekrarladığım bir şey var; yeniden tekrarlamaktan kendimi alıkoyamıyorum. Her nerede ve ne şekilde karşıma çıkarsa çıksın ilk notasından itibaren beni büyüleyen bir şarkı var, ve şu hayatta en çok sevdiğim şarkı o. Yıllardır böyle, ve sanıyorum bundan sonra ne dinlersem dinleyim her zaman öyle kalacak. The Beach Boys - God Only Knows. Böyle bir müzik olamaz!
Brian Wilson kendini spiritualizme vermeye başladığı dönemlerde yazmış bu şarkıyı. Akor dizilimine dair; "Bir ruhun cennete çıkışını tasvir etmek istedim." mealinde bir şeyler diyor. Paul McCartney'in de hayatında en sevdiği şarkı buymuş; sonradan öğrendim. Hatta çok ilginç bir şey de öğrendim: Bu şarkıyı henüz bilmiyorken dünyanın en güzel şarkısının Beatles'ın Here, There and Everywhere'i olduğunu düşünürdüm. "Aman allahım, insanlar bu şarkının güzelliğinin nasıl farkına varmazlar." diye hayıflanırdım. Paul McCartney God Only Knows'u duyduğu günün akşamı bestelemiş Here, There and Everywhere'i, o kadar güzel bir şarkı yazabilmek için. Neredeyse başarıyormuş!
Şarkı ABD'de yayımlandığında listelerde yalnızca 39. sıraya kadar yükselebilmiş. Bazı şeylerin değeri çok geç anlaşılıyor. Amerika'da pek çok radyo istasyonu bir pop şarkısının içerisinde "god" sözcüğünün geçmesine içerlemiş olacak ki bunu yayımlamayı reddetmiş. Amerikalılara tanrıdan akıl fikir diliyoruz ama yakın gelecekte pek mümkün görünmüyor bu.
Bütün Pet Sounds albümünde olduğu gibi bu şarkıda da davullar bir ritim aracı olarak değil başlı başına bir enstrüman olarak kullanılmış. Düzenlemelerdeki her şey o kadar yerli yerinde ve planlı ki. Bu bir şarkı değil, adeta bir dua; Brian Wilson da müzisyen değil peygamber. Şarkıdaki ana vokal Carl Wilson'a ait, o olağanüstü armoni vokallerde bütün plaj çocuklarını duyabiliyoruz.
Sen olmasaydın ne yapardık Brian Wilson, Allah biliyor vallahi.
Ben bu satırları yazarken de yukardan bir şey indi. Bir insan, komşuymuş. Aylardır ertelediği bir konuşmayı yapmak istiyormuş, basları çok açıyormuşum genelde, kısmam gerekiyormuş. Olur.
Baap bapaam baraaam huuuuu...
Mono miksi her yerde bulunan bu şarkının daha az bulunan stereo miksinin linkini vereyim de, dinleyin:
Brian Wilson kendini spiritualizme vermeye başladığı dönemlerde yazmış bu şarkıyı. Akor dizilimine dair; "Bir ruhun cennete çıkışını tasvir etmek istedim." mealinde bir şeyler diyor. Paul McCartney'in de hayatında en sevdiği şarkı buymuş; sonradan öğrendim. Hatta çok ilginç bir şey de öğrendim: Bu şarkıyı henüz bilmiyorken dünyanın en güzel şarkısının Beatles'ın Here, There and Everywhere'i olduğunu düşünürdüm. "Aman allahım, insanlar bu şarkının güzelliğinin nasıl farkına varmazlar." diye hayıflanırdım. Paul McCartney God Only Knows'u duyduğu günün akşamı bestelemiş Here, There and Everywhere'i, o kadar güzel bir şarkı yazabilmek için. Neredeyse başarıyormuş!
Şarkı ABD'de yayımlandığında listelerde yalnızca 39. sıraya kadar yükselebilmiş. Bazı şeylerin değeri çok geç anlaşılıyor. Amerika'da pek çok radyo istasyonu bir pop şarkısının içerisinde "god" sözcüğünün geçmesine içerlemiş olacak ki bunu yayımlamayı reddetmiş. Amerikalılara tanrıdan akıl fikir diliyoruz ama yakın gelecekte pek mümkün görünmüyor bu.
Bütün Pet Sounds albümünde olduğu gibi bu şarkıda da davullar bir ritim aracı olarak değil başlı başına bir enstrüman olarak kullanılmış. Düzenlemelerdeki her şey o kadar yerli yerinde ve planlı ki. Bu bir şarkı değil, adeta bir dua; Brian Wilson da müzisyen değil peygamber. Şarkıdaki ana vokal Carl Wilson'a ait, o olağanüstü armoni vokallerde bütün plaj çocuklarını duyabiliyoruz.Sen olmasaydın ne yapardık Brian Wilson, Allah biliyor vallahi.
Ben bu satırları yazarken de yukardan bir şey indi. Bir insan, komşuymuş. Aylardır ertelediği bir konuşmayı yapmak istiyormuş, basları çok açıyormuşum genelde, kısmam gerekiyormuş. Olur.
Baap bapaam baraaam huuuuu...
Mono miksi her yerde bulunan bu şarkının daha az bulunan stereo miksinin linkini vereyim de, dinleyin:
5 Mart 2007
Albüm: Yoko Ono - Yes I'm a Witch
[Astralwerks; 2007]
Oh, No!
Bir şekilde lafı geçtiğinde Beatles'ı dağıtan kadın olarak anılan, "Ne biçim cırlak bir sesi var" nidalarıyla yad edilen bir kadın Yoko Ono. Beatles'ı dağıtma mavralarını bir kenara koyacak olursak müzisyenliği de -diğer performans sanatlarındaki başarıları gibi- ne yazık ki fazla hafife alınıyor Ono'nun.
Sanıldığının aksine müzikle ilgilenmeye John Lennon'la olan beraberliğiyle birlikte başlamıyor Ono. Küçük yaşlarda klasik opera eğitimi almış, 1960'lardaki "happening"lerinde her daim kullanılacak müziklere önem vermiş, onlarla ilgilenmiş. İlk albümünü Lennon'la birlikte 1968'de yayımlıyor. Baştan aşağı deneysel ses kolajlarından oluşan bir albüm bu. 1970'lerden sonra da zaman zaman albümler yayımlaya devam ediyor Yoko Ono. İşte bu albümlerden bir tanesi daha geçtiğimiz ayın başında yayımlandı: Yes, I'm a Witch.

Daha albümün adıyla ve aynı isimli şarkının sözleriyle tokadını atıyor ve cevabını veriyor bizlere: "Yes, i'm a witch, i'm a bitch, i don't care what you say, my voice is real, my voice speaks truth, i don't fit in your ways." / "Evet, ben bir cadıyım, bir kaltağım, ne dediğiniz umrumda değil, sesim gerçek, sesim doğruyu söylüyor, size bol gelirim ben."
Bu albümde, son dönemlerde indie camiasında epey ses getiren müzisyenlerle çalışmış Ono: Le Tigre, The Apples in Stereo, Cat Power, Antony, Peaches, Polyphonic Spree... İşin içinde biraz daha eskilerden güzel isimler de var: The Flaming Lips, Porcupine Tree, Spiritualized, Craig Armstrong...
Albüm zaman zaman electronica, zaman zaman electroclash, zaman zaman neo-psychedelia ("yeni saykedelik akım" diye çevirmek istiyorum ben bunu), zaman zaman funktronica (bu tanımı da şimdi ben uydurdum; mutlaka kullanılmıştır bir yerlerde, birileri tarafından) sularında yüzüyor.
Her bir şarkı için farklı bir müzisyen ya da grupla ortak çalışan Ono, eski şarkılarının yeni hallerinin yanında, tamamen yeni şarkılar da yapmış. Electroclash'e oldukça uzak duran benim gibi bir insan bile Peaches'ın Kiss Kiss Kiss'e yaptığı düzenlemeyi duyduğunda hoşuna gidiyorsa bu işte bir iş vardır sanırım. Feminist kızlar Le Tigre, Sisters O Sisters'ı elden geçirmiş. Tıpkı Kiss Kiss Kiss gibi, John Lennon döneminden kalma bir şarkı olan Every Man Has a Woman Who Loves Him ("Her Erkek Onu Seven Bir Kadına Sahiptir") biraz şekil değiştirmiş; adı Everyman Everywoman olmuş, sözleri de "every man has a man who loves him"/"her erkek onu seven bir erkeğe sahiptir" ve "every woman has a woman who loves her"/"her kadın onu seven bir kadına sahiptir"e evrilmiş, pek de güzel olmuş. Hatta Yoko Ono'nun Blow Up'la beraber kotardığı bu kayıt albümdeki favorilerimden biri haline gelmiş. Cat Power'la (nam-ı diğer Chan Marshall) birlikte düet yaptıkları Revelations'da Chan Marshall'ın ses renginin aslında Yoko Ono'ya ne kadar benzediğini görüp şaşırmamak da elde değil.
Velhasıl, bıdı bıdı etmeyi kesip bir tracklist ve birkaç da download linki uzatalım burdan oraya; bir de utanmayıp her şarkıya puan vereceğim, tutmayın beni:
01 - Witch Shocktronica Intro [Feat. Hank Shocklee] 6,5/10
02 - Kiss Kiss Kiss [Feat. Peaches] 7,5/10
03 - O'Oh [Feat. Shitake Monkey] 9/10
04 - Everyman Everywoman [Feat. Blow Up] 9,5/10
05 - Sisters O Sisters [Feat. Le Tigre] 7,5/10
06 - Death of Samantha [Feat. Porcupine Tree] 5,5/10
07 - Rising [Feat. DJ Spooky] 7/10
08 - Nobody Sees Me Like You Do [Feat. The Apples in Stereo] 8,5/10
09 - Yes, I'm a Witch [Feat. The Brother Brothers] 8,5/10
10 - Revelations [Feat. Cat Power] 7,5/10
11 - You and I [Feat. Polyphonic Spree] 7,5/10
12 - Walking on Thin Ice [Feat. Spiritualized] 5/10
13 - Toy Boat [Feat. Antony with Hahn Rowe] 6,5/10
14 - Cambridge 1969-2007 [Feat. The Flaming Lips] 6/10
15 - I'm Moving On [Feat. The Sleepy Jackson] 6,5/10
16 - Witch Shocktronica Outro [Feat. Hank Shocklee] 6,5/10
17 - Shiranakatta (I Didn't Know) [Feat. Craig Armstrong] 8,5/10
Dinleyin.
3 Şubat 2007
Şarkı: The Byrds - Here Without You (1965)
Zaman zaman bir şarkıya aşık oluveriyorum. Daha önce bildiğim bir şarkı olsa bile bir anda aşık oluyorum o şarkıya. Bu akşam The Byrds'ün Here Without You'suna aşık oluvermişim.
Gene Clark 19 yaşındayken bestelemiş ve kaydetmiş bu şarkıyı; yıl 1965. Byrds'ün ilk albümü Mr. Tambourine Man'den.
Yine bir Byrds şarkısı olan I Knew I'd Want You'da bir nehir akar durur. Gitarlar çınladıkça sular taşlara vurur. Here Without You'da yine akan bir nehir var. Ama bu sefer sular taşlara vurmuyor, daha farklı bu. Şarkı bir nehir gibi akıyor. Dalgalı bir nehir, çok hırçın değil; ama çok sakin de değil. Gitarlar çınladıkça sular köpürüyor. "Oh i know this won't last, i'll see you someday" sözleriyle başlayan ara bölümde yağmur yağmaya başlıyor, bir rüzgâr kopuyor, sular yükseliyor. O kısım bitince rüzgâr duruyor; ama yağmur sakin sakin yağmaya, nehir tüm canlılığıyla akmaya devam ediyor.
Sözleri de şöyle:
Daytime just makes me feel lonely
At night I can only dream about you
Girl you're on my mind
Nearly all of the time
It's so hard being here without you.
Words in my head keep repeating
Things that you said when I was with you.
And I wonder is it true
Do you feel the same way too
It's so hard being here without you
Being here without you
Oh I know this won't last
I'll see you someday
It seems as though that day will come never
But there's one thing I'll swear
Though you're far away
I'll be thinking about you forever
Streets that I walk on depress me
Ones that were happy when I was with you
Still with all the friends I know
And with all the things I do
It's so hard being here without you
Being here without you.
Dinleyin:
Gene Clark 19 yaşındayken bestelemiş ve kaydetmiş bu şarkıyı; yıl 1965. Byrds'ün ilk albümü Mr. Tambourine Man'den.
Yine bir Byrds şarkısı olan I Knew I'd Want You'da bir nehir akar durur. Gitarlar çınladıkça sular taşlara vurur. Here Without You'da yine akan bir nehir var. Ama bu sefer sular taşlara vurmuyor, daha farklı bu. Şarkı bir nehir gibi akıyor. Dalgalı bir nehir, çok hırçın değil; ama çok sakin de değil. Gitarlar çınladıkça sular köpürüyor. "Oh i know this won't last, i'll see you someday" sözleriyle başlayan ara bölümde yağmur yağmaya başlıyor, bir rüzgâr kopuyor, sular yükseliyor. O kısım bitince rüzgâr duruyor; ama yağmur sakin sakin yağmaya, nehir tüm canlılığıyla akmaya devam ediyor.
Sözleri de şöyle:
Daytime just makes me feel lonely
At night I can only dream about you
Girl you're on my mind
Nearly all of the time
It's so hard being here without you.
Words in my head keep repeating
Things that you said when I was with you.
And I wonder is it true
Do you feel the same way too
It's so hard being here without you
Being here without you
Oh I know this won't last
I'll see you someday
It seems as though that day will come never
But there's one thing I'll swear
Though you're far away
I'll be thinking about you forever
Streets that I walk on depress me
Ones that were happy when I was with you
Still with all the friends I know
And with all the things I do
It's so hard being here without you
Being here without you.
Dinleyin:
29 Aralık 2006
Soğan Yüzüğü
Birisiyle sözlenince söz yüzüğü, nişanlanınca nişan yüzüğü, evlenince evlilik yüzüğü falan takarız ya. Birisiyle soğanlanınca da soğan yüzüğü takmalıyız o zaman.
Sponsored by McDonalds.
Sponsored by McDonalds.
21 Aralık 2006
Unsound Records
Size neredeyse kimsenin bilmediği bir indie plak şirketinden, Unsound Records'dan bahsetmek istiyorum.
Unsound Records asıl olarak bir Gabe Blair projesi. Zaten Unsound Records'un yayımladığı/yayımlayacağı (şimdilik) dört grubun ikisinde müzisyen olarak Gabe Blair'in de parmağı var.
The Pages
The Pages, Unsound Records'un üzerinde çalıştığı ilk proje/yayımladığı ilk grup. 15 Haziran 2005'te yayımlanan Creatures of the Earth adlı bir EP/Mini Album'leri var. The Pages'ın oldukça geçmişe referanslı bir müziği var. En harika şarkıları Creatures of the Earth. İki gitar, iki vokal, bir bas ve bir davuldan oluşan gayet klasik bir dizilimle nefis işler çıkarıyorlar. Garaj, Psychedelic ve Country/Folk etkiler had safhada. The Kinks'i, bayıldığım mod grup The Action'ı, zaman zaman Neil Young'ı andıran sada ve melodilerini çok güzel armoni vokallerle süslüyorlar. Sayfalarından üç tane şarkıları indirilebiliyor.
Bu adamların müziğini duyduğumda çok beğenip albümlerini getirtmiştim, çünkü dosya paylaşım programlarında bulunamıyorlar pek. En azından ben indirilebilen üç şarkısı dışında henüz rastlamadım. Söz konusu üç şarkıyı beğenenler başka şarkılarını da dinlemek isterse bir şekilde ulaştırabilirim, ya da üşenmezsem hepsini tek tek upload ederim bir yerlere. Bu adamların 2005'te yayımlanan en güzel müziklerden bir kısmını yaptığını rahatlıkla söyleyebilirim.
Ama kötü bir haber: Artık The Pages yok. The Pages'ın iki esas oğlanından biri olan Gabe Blair, kardeşi ve birkaç kişiyle birlikte Eaglekin diye bir grup kurdu, onlarla takılıyor. Diğer adam Grant Orsborn ise The Morning Pages adıyla yoluna devam ediyor.
Hanner
Hanner, Johanna Wright'ın tek kişilik projesi. Johanna Wright, yıllardır resimle uğraşıyormuş; müzik de yapabildiğini görünce müzik yapmaya karar vermiş. İyi ki de buna karar vermiş, bir gitar ve ukuleleyle gayet güzel işler çıkarıyor. New Weird America denen tarza yakın bir folk müzik yaptığı söylenebilir. The Pages gibi Hanner'ın müziği de bana aynı şeyi yaptırdı; hiçbir yerde bulamadığım için gittim CD'sini getirttim. Unsound Records'un sitesinden Hanner'ın üç şarkısı indirilebiliyor: Evidence, Mt. Saint Helens ve Psychic. Bunlar arasında özellikle Psychic ve Mt. Saint Helens gerçekten nefis.
Hanner'ın albümü No Guts, No Gravy 1 Kasım 2005'te yayımlanmış. Albümün bütün artwork'ü Johanna Wright'ın elinden çıkmış. Zaten Unsound Records'un şu ana kadar yayımladığı tüm albümlerin artwork'leri ona ait. Çok güzel, çocuksu ve eğlenceli çizimleri var. Müzikleri de çok tatlı zaten.
The Diminisher
Daha birkaç hafta önce haberdar olduğum bir Unsound Records grubu. Asıl olarak David McDonnell'ın projesi. Snail Song'a aşık olduğumu söyleyebilirim. Elephant 6 gruplarına yakın bir müziği var The Diminisher'ın. Zaten işe ilk başladıklarında davulcuları Neutral Milk Hotel'in davulcusu Jeremy Barnes'mış. Tuşlu çalgılar (piyano, klavsen, org vs.), davul ve bastan oluşan müzikleri Neo-Psychedelia sularında yüzüyor. İlla benzetme yapmak gerekirse yeni dönemden Beulah, The Apples in Stereo, The Essex Green gibi gruplara; eskilerdense biraz Left Banke'e, biraz Love'a, biraz The Beatles'a, belki biraz da The Zombies'e benzetmek mümkün.
Daha yeni keşfettiğim için bende de siteden indirilebilen üç şarkı dışında herhangi bir şarkıları yok. Ama bu gidişle sanıyorum olacak. Diğer şarkıları da çok güzel ama özellikle Snail Song'a dikkat kesilmeli diyorum.
Eaglekin
Eaglekin, The Pages'dan Gabe Blair ve kardeşinin yeni projesi. Unsound Records'un sitesinde herhangi bir şarkıları yüklü değil henüz. Bir albümleri de yok. Ama myspace'leri var: http://www.myspace.com/eaglekin
Eaglekin'in de oldukça Psychedelic bir müzik yaptığını söyleyebilirim. Psychedelic ve Folk/Rock öğelerini Indie potasında güzelce birleştirmişler. The Pages'ın daha bir Indie yanında olan Gabe Blair'in Creatures of the Earth albümündeki Robot şarkısına yakın işleri var. Onlardan da yakında bir EP, bir albüm, ne bileyim bir şeyler bekliyorum işte.
The Morning Pages
Madem Unsound Records'dan ve The Pages'dan bu kadar övgüyle bahsettim, The Morning Pages'ın adını anmadan olmaz. The Pages'ın iki "ego"sundan biri olan Grant Orsborn'un The Pages dağıldıktan sonra kurduğu grup bu. Grubun Unsound Records'la herhangi bir organik bağı olmasa bile, The Pages bağlantısı ve yaptıkları müzik onlardan söz etmek için yeter de artar bile. The Pages'ın daha bir Folk/Rock tarafında olan Grant Orsborn'un The Morning Pages'la yaptığı müzik de o yönde seyrediyor. Psychedelic ve Indie süslü bir Folk/Rock. Bir Neil Young, bir Buffalo Springfield, bir The Flying Burrito Brothers havası almıyor değilim. Grant'in sesi Neil Young'a epey benziyormuş be... Onların da myspace'i var: http://www.myspace.com/themorningpages
Umarım Unsound Records'u ve bütün bu bahsettiğim grupları seversiniz.
The Pages - Creatures of the Earth
The Pages - Such a Beautiful Dream
The Pages - At the End of the Night
Hanner - Psychic
Hanner - Mt. Saint Helens
Hanner - Evidence
The Diminisher - Snail Song
The Diminisher - A Subtle Sign
The Diminisher - Trainstation
18 Aralık 2006
Albüm: Joanna Newsom - Ys
[Drag City; 2006]
Y(e)s!
Birisine Joanna Newsom dediğimde iki tarz tepki alıyorum; ya onu çok seviyorlar, ya da neredeyse nefret ediyorlar. Tabii üçüncü tip tepki olan “o kim?”in sözünü bile etmiyorum burada.
Joanna Newsom solo çalışmalarına başlamadan önce The Pleased’in klavyelerini çalıyormuş, bir dönem Golden Shoulders’la çalışmış, bir de Deerhoof’tan Greg Saunier ve Hella’dan Zach Hill’le birlikte Nervous Cop isimli bir projeye destek vermiş. Adını tek başına duyurması ise 2002 yılında yayımladığı Walnut Whales EP’sine denk geliyor. Bu EP’deki şarkıların çoğu 2004 tarihli Joanna Newsom ilkalbümü The Milk-Eyed Mender’da da (farklı düzenlemelerle) yer almıştı. The Milk-Eyed Mender, Joanna Newsom’ın ciddi anlamda tanınmasını ve insanların ya onu çok sevmesini ya da ona gıcık olmasını sağlayan kayıt.
İnsanlar onunla alay ettiği için çok uzun süre boyunca sesini kullanmaktan çekinen Joanna Newsom daha sonra bu kararını değiştirmiş; iyi ki de değiştirmiş. Newsom’ın sesi bir çocuk gibi çıkıyor; zaman zaman çığlığımsı, detone, kırık ve çatlak sesler çıkaran bir çocuk gibi. Bu durum özellikle ilk albüm The Milk-Eyed Mender ve daha öncesinde yayımladığı EP ve 45’liklerde çok belirgin. 13 Kasım 2006’da yayımlanan yeni albümü Ys’de ise (“ease” şeklinde telaffuz ediliyormuş) sesini daha kontrollü kullanmış, eskisi kadar çatlamıyor ve çınlamıyor. Ama bunu olumlu ya da olumsuz bir anlamda söylemiyorum, bana kalırsa sesinin her hali gayet güzel ve büyülü. Sesinin yanına ana enstrümanı olan arpın büyüsünü de kattığınızda acayip bir huzur hissiyatına büründürüyor insanı, ki ben bu hissiyata “vanilyalı çay hissiyatı” diyorum kendimce.

Joanna Newsom’ın ilk albümü The Milk-Eyed Mender’daki şarkıların melodik yapısı bildiğimiz popüler şarkı yapısına çok uygundu. Bu şarkılar; kıtaları, nakaratları, ara nağmeleri, süreleri vesaireleriyle pop şarkısı yapısındaydı. Albümün enstrümantal altyapısı ise oldukça sadeydi. Genellikle arpın, zaman zaman elektrikli piyano ya da klavsenlerin sürüklediği şarkılardı bunlar. Sanırım Peach, Plum, Pear hala en sevdiğim Joanna Newsom şarkısı.
Yeni albüm Ys ise ilk albüme oranla oldukça farklı. İlk albümdeki, süreleri 2 ila 6 dakika arasında değişen şarkılar yerlerini en kısası 7 dakika 17 saniye, en uzunu ise 16 dakika 53 saniye olan şarkılara bırakmış. Üstelik yanına Van Dyke Parks gibi bir deha ve ustayı almış Joanna. Van Dyke Parks orkestrasyonları şarkılara farklı bir güzellik ve derinlik katmış. Bunun yanında albümün teknik ve müzikal altyapısında Steve Albini ve Jim O’Rourke gibi isimlerin de emeği var.

Joanna Newsom bize daha önceki çalışmalarında olduğu gibi yine öyküler, masallar anlatıyor. Ama bu sefer uzun uzun anlatıyor. Söz yazmadaki, sözcük oyunlarındaki ve alegorideki yeteneğini daha da ön plana çıkarıyor. Anlattığı hikayelerin yaşamından süzülen hikayeler olduğunu, albümün kayıtlarına başlamadan önceki son yılında çok önemli dört olay yaşadığını ve bunları daha kısa bir şekilde anlatamayacağını söylüyor kendisiyle yapılan bir söyleşide. Albümdeki şarkıların uzunluğunu buna bağlıyor. Tabii ki o masalımsı anlatımında bu gerçek hayat öykülerini bulmak bizim için o kadar da kolay olmuyor.
Şarkıların uzunluğu, Joanna Newsom’ın müziğinin melodik yapısını da yoğun bir şekilde etkilemiş. Kulağı yakalayan bir melodi üzerinde giderken, birdenbire uzaklara açılıveriyor, bizi farklı yerlere sürüklüyor. Derken bir anda yeniden asıl temaya dönüveriyor. Bu açılıma kemanların, akustik ve elektrik basların, orkestra flütlerinin etkisi de çok büyük.
Beş adet “masalsı şarkı”dan oluşan Ys, ve genel olarak Joanna Newsom’ın müziği, pek çok referans içerse de son derece kendine özgü. Bu kendine özgülük, 1982 doğumlu bu insandan daha yıllar boyu çok güzel şeyler dinleyeceğimizin de habercisi.
Y(e)s!
Birisine Joanna Newsom dediğimde iki tarz tepki alıyorum; ya onu çok seviyorlar, ya da neredeyse nefret ediyorlar. Tabii üçüncü tip tepki olan “o kim?”in sözünü bile etmiyorum burada.

Joanna Newsom solo çalışmalarına başlamadan önce The Pleased’in klavyelerini çalıyormuş, bir dönem Golden Shoulders’la çalışmış, bir de Deerhoof’tan Greg Saunier ve Hella’dan Zach Hill’le birlikte Nervous Cop isimli bir projeye destek vermiş. Adını tek başına duyurması ise 2002 yılında yayımladığı Walnut Whales EP’sine denk geliyor. Bu EP’deki şarkıların çoğu 2004 tarihli Joanna Newsom ilkalbümü The Milk-Eyed Mender’da da (farklı düzenlemelerle) yer almıştı. The Milk-Eyed Mender, Joanna Newsom’ın ciddi anlamda tanınmasını ve insanların ya onu çok sevmesini ya da ona gıcık olmasını sağlayan kayıt.
İnsanlar onunla alay ettiği için çok uzun süre boyunca sesini kullanmaktan çekinen Joanna Newsom daha sonra bu kararını değiştirmiş; iyi ki de değiştirmiş. Newsom’ın sesi bir çocuk gibi çıkıyor; zaman zaman çığlığımsı, detone, kırık ve çatlak sesler çıkaran bir çocuk gibi. Bu durum özellikle ilk albüm The Milk-Eyed Mender ve daha öncesinde yayımladığı EP ve 45’liklerde çok belirgin. 13 Kasım 2006’da yayımlanan yeni albümü Ys’de ise (“ease” şeklinde telaffuz ediliyormuş) sesini daha kontrollü kullanmış, eskisi kadar çatlamıyor ve çınlamıyor. Ama bunu olumlu ya da olumsuz bir anlamda söylemiyorum, bana kalırsa sesinin her hali gayet güzel ve büyülü. Sesinin yanına ana enstrümanı olan arpın büyüsünü de kattığınızda acayip bir huzur hissiyatına büründürüyor insanı, ki ben bu hissiyata “vanilyalı çay hissiyatı” diyorum kendimce.

Joanna Newsom’ın ilk albümü The Milk-Eyed Mender’daki şarkıların melodik yapısı bildiğimiz popüler şarkı yapısına çok uygundu. Bu şarkılar; kıtaları, nakaratları, ara nağmeleri, süreleri vesaireleriyle pop şarkısı yapısındaydı. Albümün enstrümantal altyapısı ise oldukça sadeydi. Genellikle arpın, zaman zaman elektrikli piyano ya da klavsenlerin sürüklediği şarkılardı bunlar. Sanırım Peach, Plum, Pear hala en sevdiğim Joanna Newsom şarkısı.
Yeni albüm Ys ise ilk albüme oranla oldukça farklı. İlk albümdeki, süreleri 2 ila 6 dakika arasında değişen şarkılar yerlerini en kısası 7 dakika 17 saniye, en uzunu ise 16 dakika 53 saniye olan şarkılara bırakmış. Üstelik yanına Van Dyke Parks gibi bir deha ve ustayı almış Joanna. Van Dyke Parks orkestrasyonları şarkılara farklı bir güzellik ve derinlik katmış. Bunun yanında albümün teknik ve müzikal altyapısında Steve Albini ve Jim O’Rourke gibi isimlerin de emeği var.

Joanna Newsom bize daha önceki çalışmalarında olduğu gibi yine öyküler, masallar anlatıyor. Ama bu sefer uzun uzun anlatıyor. Söz yazmadaki, sözcük oyunlarındaki ve alegorideki yeteneğini daha da ön plana çıkarıyor. Anlattığı hikayelerin yaşamından süzülen hikayeler olduğunu, albümün kayıtlarına başlamadan önceki son yılında çok önemli dört olay yaşadığını ve bunları daha kısa bir şekilde anlatamayacağını söylüyor kendisiyle yapılan bir söyleşide. Albümdeki şarkıların uzunluğunu buna bağlıyor. Tabii ki o masalımsı anlatımında bu gerçek hayat öykülerini bulmak bizim için o kadar da kolay olmuyor.
Şarkıların uzunluğu, Joanna Newsom’ın müziğinin melodik yapısını da yoğun bir şekilde etkilemiş. Kulağı yakalayan bir melodi üzerinde giderken, birdenbire uzaklara açılıveriyor, bizi farklı yerlere sürüklüyor. Derken bir anda yeniden asıl temaya dönüveriyor. Bu açılıma kemanların, akustik ve elektrik basların, orkestra flütlerinin etkisi de çok büyük.
Beş adet “masalsı şarkı”dan oluşan Ys, ve genel olarak Joanna Newsom’ın müziği, pek çok referans içerse de son derece kendine özgü. Bu kendine özgülük, 1982 doğumlu bu insandan daha yıllar boyu çok güzel şeyler dinleyeceğimizin de habercisi.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






