24 Ekim 2020

Şarkı: セキトオシゲオ [Shigeo Sekito] - ザ・ワードII "果実のとき" (The Word II) (1975)


Son 10 yıl içerisinde yapılan işlerde ne zaman diğerlerinin arasından sıyrıldığını düşündüğüm bir müzikal öğe duyup maşallah desem, o müzikal öğenin aslında geçmişten gelen bir alıntı olduğunu keşfediyorum. Aşağıdaki şarkıya (Mac DeMarco'nun "Chamber of Reflection"ı) asıl kimliğini veren müzikal öğenin yukarıdaki şarkıdan (Shigeo Sekito'nun "The Word II"su) alıntı olması gibi.

9 Temmuz 2020

Gershwin’den Kiss’e

“Müzik aslında bir alıntı yapma sanatıdır,” diyebilir miyiz? Çoğu zaman diyebiliriz.

George Gershwin’in 1934 yılında bestelediği ve ilk kez 1935’te sahnelenen Porgy and Bess operasının bir parçası olan “Summertime”ı müzikle biraz haşır neşir olan herkes bilir. Bu aslında bir aryadır, ama 1936 yılında Billie Holiday’in caz yorumunun ardından en meşhur caz standartları arasına girer.

Billie Holiday - Summertime (1936)

Yıllar içerisinde şarkının yapılmadık yorumu kalmaz; rhythm and blues’dan doo-wop’a, rock’n’roll’dan blues’a, hatta reggae’ye kadar her janrda sayısız yoruma sahip olur şarkı. 1962 yılında Ricky Nelson, “Summertime”ın nefis bir rock yorumunu seslendirir. Şarkının bu yorumunda, Joe Osborn müthiş bir bass riff’i çalar. Bu yorum listelerde çok büyük bir başarı kazanmaz, ama gelecekte önemli bir iz bıracaktır. Hard rock sevenlere bu riff kesinlikle tanıdık gelecek.

Ricky Nelson - Summertime (1962)

Aradan dört sene geçer ve psychedelic rock’ın öncülerinden sayılan Blues Magoos, 1966 yılında “(We Ain’t Got) Nothin’ Yet” isimli bir şarkı kaydeder. Şarkının “Summertime”la doğrudan bir ilişkisi olmasa da, Blue Magoos “Summertime”ın Ricky Nelson yorumundaki bas riff’ini almış, hem bas hem de Vox Continental org ile çalarak şarkıya ekleyivermiştir. Şarkı, ABD Billboard listelerinde beş numaraya kadar yükselir.

The Blues Magoos - (We Ain't Got) Nothin' Yet (1966)

Aradan bir dört sene daha geçer, 1970 yılına geliriz ve bu sefer İngiltere’ye doğru yol alırız. Bir bakmışız ki aynı riff’i Deep Purple, “Black Night” şarkısında kullanmış. Muhtemelen çoğu insan söz konusu riff’i ilk kez bu şarkıyla duymuştur.

Deep Purple - Black Night (1970)

Peki Kiss ne alaka? Onun alakasını da hemen şöyle kuruverelim: Blues Magoos’un “(We Ain’t Got) Nothin’ Yet” şarkısında 1:30 civarında başlayan gitar solo, eğlenceli soytarılardan oluşan Kiss isimli grubun 1977 tarihli “Love Gun” şarkısında kısa bir solo olarak yeniden karşımıza çıkar. 2:20’den itibaren:

Kiss - Love Gun (1977)

Nereden nereye işte, bu işler böyle.

20 Ekim 2017

Şarkı: The Guess Who - Sour Suite (1971)

Bugün güzel bir şarkı keşfettim, sonra da "Madem keşfettim neden bloguma koymamayım ki?" dedim. "Sour Suite" isimli bu şarkı ilk olarak 1971 tarihli The Guess Who albümü So Long, Bannaytne'de yerini bulmuş, ardından 45lik olarak da yayımlanmış. Şarkının benim için ilginç yanı, Tindersticks'ın albüm çıkarmasını bırakın daha kurulmasına bile 30 yıl kadar süre varken, The Guess Who'nun bir Tindersticks şarkısı yapıp kaydetmiş olması. Şarkının öğeleri üzerinde tek tek düşününce 1971 için pek yenilikçi tınladığı söylenemez, ancak şarkının genel atmosferi oldukça "taze" ve bu da eskimesine olanak tanımamış pek. Hâlâ oldukça güncel tınlıyor. Ayrıca Tindersticks benzerliği yalnızca sound ile sınırlı da değil, vokalistin sesinin tınısına ve onu kullanışına dikkat!

The Guess Who'yu çoğunuz "American Woman" ile tanımışsınızdır, tanıyorsunuzdur, aslında hiç fena şarkı da değildir; ama ben asıl "Undun"ı sever, "Undun"a hasta olurum. 1969 yılında kaydedilmiş olan şarkı, The Zombies'in 1964 ve '67 kayıtlarından ("She's Not There" ve "Time of the Season"), The Byrds'ün 1966 kayıtlarından (özellikle "Everybody's Been Burned") ve Love'ın yine 1966 ve '67 yıllarında yapmış olduğu kayıtlardan (özellikle "She Comes in Colors") öğeler içerir, fikirler ödünç alır; biraz pastişimsi bir havası vardır, ama her şeye rağmen çok güzeldir (benim favori The Guess Who şarkımdır). Neyse, asıl konumuz "Undun" değil "Sour Suite" idi. Öyleyse dinleyelim, buyrun:

25 Eylül 2017

Albüm: Electric Light Orchestra - Out of the Blue (1977)

Bazı gruplar vardır ki, daha dinlemeden onları sevmediğinize karar verirsiniz.

Bir dakika, bir dakika. Suçu başkalarının üzerine atarmış gibi neden ikinci çoğul şahıs kullanıyorum ki? Belki de bu tamamen benim sorunum. Baştan alayım o zaman.


Pek güzel ve çeşit çeşit önyargı sahibi bir insan olduğum için bazı grupları, henüz onları dinlemeden sevmediğime karar veriyorum. Burada anlatmanın uzun süreceği (ve biraz da gereksiz olacağı) sebeplerden ötürü Jeff Lynne'den pek hoşlanmam. Kendisi Electric Light Orchestra'nın (ELO) beyni olduğu için, hâliyle ELO'ya da burun bükmüş, grubu dinlemeyi reddetmiştim.

Bugün bir tesadüf sonucu 1977 tarihli ELO albümü Out of the Blue'yu dinlerken buldum kendimi. İyi ki de bulmuşum, epey ilginç bir albümmüş, sevdim. Ama bir yandan da epey 'tehlikeli' sularda yüzmüş ELO. Müziğe böyle bir yaklaşım getirdiğinizde ya batar ya da çıkarsınız, ya çok sevilir ya da nefret edilirsiniz. Vasat sularda yüzmek, ortalama olmak pek mümkün olmaz. Çünkü Out of the Blue, 1977 için çok ilginç ve farklı bir albüm olmasına rağmen, içindeki şarkılar yine aynı yıl için çok standart ve harcıalem şarkılar. Peki nasıl oluyor da oluyor? Parçaları çok standart olan bir şey bütün olarak nasıl ilginç ve farklı olabiliyor?


Şöyle ki, Out of the Blue fazlasıyla eklektik bir albüm ve 1977 yılında bu kadar eklektik olmak pek rastlanan bir şey değil. Albümün içinde her şey, ama her şey var. Bir Queen şarkısı bitip, bir Beach Boys şarkısı başlıyor; bir George Harrison şarkısının ardından Paul Simon'ın o yıllarda henüz yapmış bile olmadığı bir şarkıya geçiliyor. Araya bir Bee Gees şarkısı giriyor. Sonra bir bakıyorsunuz, Pink Floyd'un ancak birkaç sene sonra yapacağı tarzda bir şarkıyı dinlerken bulmuşsunuz kendinizi. Ama bütün bu şarkıların bestecisi ve söz yazarı Jeff Lynne. Albümün içerisinde senfonik rock da var, disko da; blues da var, pop da; soul da var, progressive de; funk da var, country de. O dönemde yapılabilecek her türlü şarkı, o dönemde yapılamayacak bir şekilde aynı albümde bir araya getirilmiş. İşte bu yüzden aynı anda hem çok farklı hem de çok sıradan olmayı başarıyor bu albüm. Ancak Jeff Lynne'in bir de prodüksiyon tekniği var. Biraz Phil Spector'ınkini andıran, ancak onunkinden bile daha büyük, devasa bir sound. Söz konusu prodüksiyon tekniği uygulandığında, bütün bu farklı öğeler bir anda bir bütünün parçaları hâline geliveriyorlar.

Bir de çok fazla sayıda başka şarkılara gönderme ve/veya başka şarkılarla benzerlik var. Zaman zaman sinir bozucu bile olabiliyor. Albümde The Beach Boys'un Heroes and Villains'ı da duyulabiliyor, Boston'ın More Than a Feeling'i de. Aslında bu belki de albümü dinlerken yaşanan heyecanı biraz da olsa artıran bir etken. Birkaç benzerlik duyduktan sonra, her an tetikte olmaya başlıyor insan.

Çok uzattım, iyisi mi buyrun siz de dinleyin:

27 Haziran 2017

1997’den 2017’ye: Yeni müzik ne kadar yeni?

Hiçbir zaman bir Radiohead "delisi" olmadım; ama her zaman OK Computer'ın 90ların, Kid A'in ise 2000lerin en iyi albümlerinden olduğunu düşündüm.

OK Computer'ın yayımlanmasının üzerinden 20 yıl geçmesi münasebetiyle, kimisi albüm için kimisi başka projeler için kaydedilmiş ve bu güne kadar gün yüzüne çıkmamış kayıtlar yayımlandı. Şarkıları henüz ancak birkaç kez dinleyebildim. Şarkıların kendileriyle ilgili izlenimlerim olumlu, belki OK Computer'daki pek çok şarkıdan daha zayıflar, ama OK Computer ile karşılaştırılmadıklarında, tek başlarına oldukça "güçlü" oldukları söylenebilir. Şarkıların bana asıl düşündürdüğü ise, kendilerinden ziyade popüler müziğin genel durumu oldu.

Şu şarkıyı bir dinleyin lütfen:


1998 yılında kaydedilmiş bir şarkı bu. Birisi gelip size bu şarkının aslında bu yıl kaydedildiğini söylese, bundan çok da şüphe etmezsiniz herhalde, değil mi? Kimileri, Radiohead’in yaptığı müziğin “eskimediğini”, o yüzden şarkıların hâlâ çok “güncel” tınladığını söyleyebilir. Radiohead, dönemdaşlarının önemli bir kısmına göre “yenilikçi” sayılabilecek bir grup elbette, fakat bugün bu şarkının “güncel” tınısını bu yenilikçiliğe bağlamak pek mantıklı görünmüyor bana. Söz konusu durum özellikle 90ların sonundan bu yana yapılan pek çok rock şarkısı için geçerli. Özellikle bu örneği vermemin sebebi ise, şarkıyı zamanında dinleme şansına erişemeyip, ancak kaydedildikten 20 yıl sonra dinleyebiliyor oluşumuz. Böylelikle, şarkıyla ilgili “eski” anılarımız olmayacak, onu “eski” herhangi bir şeyle bağlantılandıramayacağız ve daha objektif bir şekilde değerlendirebileceğiz.

Şarkının “güncel” tınlamasının sebebi, popüler müzikte -özellikle de rock’ta- son 20 yıldır gerçekten “yeni” denebilecek işlerin pek çıkmıyor oluşu. 1957-1977 arasında da 20 yıl var; ama o arada “icat edilmiş” müzik türlerini say deseniz, ben bir çırpıda, hepsi de birbirinden popüler olan, en az 30-40 farklı janr sayarım. Aynı şey 67-87 ve 77-97 yılları için de geçerli. Peki 1997-2017? Son 20 yıl içerisinde “yeni” olarak sunulan her şey ya “bilmemne revival” ya da “neo-bilmemne” olarak adlandırıldı, çünkü kendi başlarına yeni bir şeyler sunmuyor, ancak daha önce var olmuş türleri kendilerine dayanak noktası alarak sözümona “yeni” bir şeyler üretiyorlardı.

Elbette müzik her zaman geçmişe referansla yapılır, ancak dönem dönem bu referansın yanına mutlaka geçmişteki müziği dönüştürecek bir şeyler de eklenir ve böylece ortaya gerçekten yeni denebilecek bir şeyler çıkar, bir sentez oluşur. Son 20 yıldır ise sentez yerine pastişler dinliyoruz. Yine geçmişe referanslar var, ama “geçmişe referanslar + yeni fikirler” yerine “geçmişe referanslar + geçmişe başka referanslar” formülü işliyor. Böylece ortaya sentezler yerine pastişler çıkıyor. Zaman zaman bunun sebebini anlıyor gibi hissetsem de, henüz tam olarak çözebilmiş değilim. 50lerden 90lara kadar çok fazla şeyin denenip aşırı bir çeşitliliğe ulaşılmış olması belki bir sebep, yine aynı dönem içerisinde teknolojinin yüksek gelişme hızı ile bu teknolojinin müziğin emrinde kullanımı da bir sebep. Evet, son 20 yılda da teknoloji gelişti, ama 57-77, 67-87 veya 77-97 arasındaki teknoloji farkı, 97-2017 arasındaki teknoloji farkından çok daha ötede, hâliyle teknolojik gelişim hızındaki bu yavaşlama, teknolojinin müzik üzerindeki yenilikçi etkisini de azaltıyor. Fakat bu iki etken, ne ayrı ayrı ne de birlikte, popüler müziğin son 20 yıldaki durumunu açıklamakta bana yeterli gelmiyor. Bunların ötesinde, benim düşünemediğim sebepler de var mutlaka. Asıl merak ettiğim ise, bütün bunların arasında doğrudan insanoğlunun yaratıcılığına ve bu yaratıcılığın sınırlarına ilişkin sebeplerin de bulunup bulunmadığı.

20 Şubat 2017

Paul McCartney’in melodik bas yürüyüşleri

Paul McCartney’in en çok övülen özelliklerinden biri de melodik bas yürüyüşleridir. Macca, bas gitarı kullanışıyla pek çok müzisyene ilham olmuş, Motown efsanesi James Jamerson ile birlikte popüler müzikte bas gitarı sıradan bir eşlikçi olmaktan çıkarmıştır. Paul McCartney’in bir ‘melodi canavarı’ olduğu zaten hepimizin mâlumu; ancak kendisinin bas yürüyüşlerini eşsiz kılan şey, onun melodi üretmedeki ustalığından ziyade armoniye olan hakimiyeti.

Bas gitar gibi bir enstrümanı melodik çalmaya çalışmak epey riskli bir iştir; çünkü ana melodiye fazlasıyla angaje olup şarkıyı aşırı yavan ve hatta rahatsız edici bir hâle getirme olasılığınız söz konusudur. Macca ise bu hataya neredeyse hiç düşmez, bası melodik çalarken mutlaka kontrastlar yaratır, vurgulamasını beklediğiniz notaların yerine başkalarını vurgulayarak “size küçük sürprizler yapar”, senkoplarıyla aklınızı başınızdan alır, zaman zaman kontrpuantik yürüyüşleriyle sizi derin derin düşündürür: “La daha nota okumayı bile bilmeyen bu adam ne zaman böyle bir armoni bilgisine sahip oldu?”

Bu kısa nota “Paul McCartney’in en çok övülen özelliklerinden biri” diyerek girmişim, ancak belirtmeliyim ki kendisinin bas gitara olan hakimiyeti çokça göz ardı edilen bir şey. Tabii bir insan müzikle ilgili onlarca konuda en tepelerde yer aldığında, hele hele besteciliğiyle ışıldadığında, diğer bazı konulara sıra hemen gelmeyebiliyor. Ayrıca şunu da unutmayalım ki, Paul McCartney orijinalinde bir bas gitarist bile değildi. Ne zaman ki Stuart Sutcliffe Beatles’ı terk etti, o zaman mecburen bas gitarı aldı eline. Ancak eline aldığı, özellikle tuşlu ve telli (ve hatta vurmalı), her çalgıyı üst seviyede icra etme yeteneği sayesinde bu bas yürüyüşlerini dinleme olanağını sundu bize. Zeus ondan razı olsun.

Son sözü, Beatles dağıldıktan sonra Paul McCartney hakkında pek de güzel şeyler söylememiş olan John Lennon’a bırakayım, ardından da Paul’un bas yürüyüşlerine dair birkaç örnek yapıştırayım buraya.
“Paul is one of the most innovative bass players that ever played bass, and half the stuff that’s going on now is directly ripped off from his Beatles period.” —John Lennon (Playboy, 1980)


Lovely Rita

Getting Better
Özellikle nakarat kısımlarına dikkat. Bas, ilk nakaratta sanki yanlış akorları vurguluyormuş gibi tınlıyor. Sonraki nakaratlarda ise kontrpuantik bas yürüyüşleri sayesinde arkada çalan akorları algılayış biçimimiz farklılaşıyor. Bu öyle bir melodi ki, daha yüksek bir perdeden keman veya korno gibi bir enstrümanla çalınsa hiç sıradışı gelmez — ancak bir pop şarkısının bas yürüyüşü olarak epey sıradışı!

Another Day

Silly Love Songs

A Day in the Life

Something

Penny Lane

Örnekler bitmez, bir yerde durmak şart. Gidin kendiniz bulup dinleyin arkadaşım.

19 Şubat 2017

Şarkı: Francesco Gabbani - Occidentali's Karma (2017)

Batılılar's Karma


Bu yılla birlikte beş sene olacak, Eurovision Şarkı Yarışması’nda Türkiye yok. Türkiye yer almayınca hâliyle ülkedeki ilgi de azalıyor; ama ben yine de ilgilenmeye devam ediyorum. Adını isterseniz hastalık koyun, yapacak bir şey yok. Ayrıca, bu senenin kazananı da şimdiden belli oldu aslında (kazanamazsa gelin beni... neyse). Benim görevim de, yarışmanın kazananını —üstelik iki ay öncesinden— sizlere tanıtmak.


Geçtiğimiz Cumartesi, Sanremo Şarkı Yarışması’nın finali vardı. Hayatımda ilk defa bir şarkı yarışmasında desteklediğim şarkı kazandı. Tabii bu da beni düşüncelere sürükledi, ya bende yolunda gitmeyen bir şeyler olmalı ya da bu şarkıya oy verip onu birinci yapanlarda; çünkü genelde toplumun çoğunluğuyla bu konularda pek anlaşamıyorum, mâlum. Neyse, bu seferliğine anlaşmış olduk sanırım. Ancak bu anlaşma, zevklerin çakışmasına değil de daha başka sebeplere dayanıyor galiba.

Öncelikle şarkının videosunu şuraya koyayım:


Yüzeysel bir dinleyişle şarkı aşırı ‘trash’ geliyor kulağa önce; tam da bu yüzden ‘kitleleri’ kolayca yakalıyor. Sözlerinin ne anlama geldiğinden biraz bahsedeceğim ama sözleri tamamen farklı olsaydı bile muhtemelen kazanırdı Sanremo’yu (İtalyanca bilmeyen Eurovision fanlarının bile şimdiden şarkının üzerine atlamış olması da bunu gösteriyor zaten  — videonun altındaki yorumlara dikkat), ama o durumda benim gönlümü kazanabilir miydi? Orası şüpheli.

Bir insan tipi vardır, gündelik hayatını ‘medeni bir Batılı’ gibi yaşar, sekülerdir, muhtemelen agnostiktir; ancak spiritüalizme de ilgisi vardır ve bu ilgisini, kendini Uzak Doğu dinlerinin pratiklerine vererek gösterir. Söz konusu dinlerin felsefelerini pek kavrayabilmiş değildir; sadece birkaç ritüeli uygulamaya çalışır, bunun yanında kulaktan dolma üç beş kavram öğrenip onları satar çevresine. Hâliyle bu ilgi, yüzeysel olmaktan öteye geçemez. Bu insan tipinden pek (aslına bakarsanız hiç) hoşlanmadığımı beni tanıyanlar bilir (beni tanıyanların bildiği başka bir şey, hoşlanmadığım insan tiplerinin listesini yapsam o listenin Everest’in tepesine kadar ulaşacağıdır). İşte şarkı temelde bu insan tipini ve bunun yanında İnternet çağının pseudo-entelektüellerini tiye alıyor. Bir yandan şarkının kendisi de (belki mecburen) ‘süpermarket felsefesi’ yapıyor, ama bunu yaparken ‘süpermarket felsefesi’ yapanlarla da epey güzel dalgasını geçiyor. Bu nedenle şarkıda beni asıl çeken şey, en azından başlangıçta, sözleri oldu. Genel dinleyiciyi ilk dinleyişte avucunun içine alan da sanıyorum melodi, düzenleme ve koreografi oldu. Canlı performans(lar)ın ikinci yarısında sahneye çıkan goril ve Gabbani ile gorilin beraber yaptıkları dans olmasaydı şarkı bu kadar ilgi çeker miydi, ondan da emin değilim.


Şarkı ilk dinleyişte (yahut yüzeysel bir dinleyişle) ‘trash’ tınlıyor, demiştim. Bana sorarsanız birkaç dinleme sonrasında şarkının melodisi ve düzenlemesinde de pek çok şeyi takdir etmeye başlıyorsunuz, en azından ben başladım. Takdir ettim. Takdirimi verdim. En çok takdir ettiğim şey ise, belki ilginç gelecek ama, şarkıyı bilinçli olarak trashleştirme çabasıydı. Çünkü onun altında da ayrı bir hiciv yattığını düşüyorum. Yatan hicivleri severim. Yatan hicivler her şeyimizdir, onları korumalıyız.

Kalabalık haykırır bir mantra
Evrim olur sana mavra
Çıplak maymun başlar dansa
Batılılar’s Karma

22 Ocak 2017

Polemikçi geldi hağnım

Asıl bestecisi John Lennon olan bir The Beatles şarkısı muhteşem ise, o şarkıyı farklılaştırıp 'muhteşem' hâle getiren unsurlar muhtemelen Paul McCartney'in elinden ya da zihninden çıkmıştır.


Daha sayayım mı?

Benzer bir şey George'un şarkıları için de geçerli aslında.


Aslında Paul'un bazı besteleri için de John'un böyle bir etkisinden bahsedebiliriz. Örneğin “Getting Better”da John'un sarkastik "It can't get no worse!" dizesiyle yaptığı geri vokal katkısı. Gerçekten işe yarayıp şarkıya farklı bir şey katıyor: https://www.youtube.com/watch?v=w5F8wG4tUgA. Yahut "Ob-La-Di, Ob-La-Da"nın piyano introsu (https://www.youtube.com/watch?v=vYEY5Jmz3pU) veya "We Can Work It Out"un middle eight'i (https://www.youtube.com/watch?v=Qyclqo_AV2M).

Bunların dışında Paul'un şarkıları zaten yeteri kadar büyülü. 😉

5 Mart 2016

Rasyonel düştüm

Şu ana kadar rasyonel düşüncenin yalnızca tek bir olumsuz yönüne rastladım; o da insanın yaratıcılık yeteneğine negatif etki yapmasa bile yaratıcılık alanını daraltıyor olması.

Bir espri yapacak olursun, ama o espride bazı olgular gerçekte olana tam denk düşmez, yapamazsın; bir hikâye uyduracak olursun, mantığa –fantezi dünyasında bile– aykırı gelebilecek bir noktayı atmak zorunda kalırsın. Mesela sırf komik olmak adına apaçık gerçekleri çarpıtarak bir şeyler yazan insanlar var, ironi olduğunu olabildiğince açık bir şekilde belirtme yoluna gitmediğim takdirde hayatta yapamayacağım bir şey.

Rasyonel argümanlar, akılcı yaklaşımı kabul etmek istemeyen insanlar üzerinde etkisizdir.

Benzer şekilde yakın veya uzak tarihî bir dönemi, bir kişinin hayatını vs. anlatan filmlerde gördüklerim, bildiğim gerçeklerle uyuşmadığında her ne kadar, "Yahu kurgudur, olacak o kadar," diye düşünsem de yakaladıklarımı bir yerlerde birileriyle paylaşmadan edemiyorum.

Bu arada, "tek bir olumsuz yön" dedim ama aslında bir tane daha var. Rasyonel düşünce sosyal ilişkileri negatif yönde etkileyebiliyor; çünkü insanların önemli bir kısmı rasyonaliteyi duygusuzlukla eş görebiliyor, postmodernizm batağına saplanmış bir diğer kısmı ise saçma argümanlarla 'demode' bulabiliyor.

Doğrusu durumu çok akılcı bir şekilde açıkladın; ama yine de herhangi bir olgu veya kanıta değil de yalnızca duygularıma dayanarak edindiğim görüşü koruyacağım.

Kısfmet.

17 Ocak 2016

David Bowie: Ölümünü Bile Sanat Eserine Dönüştüren Adam (*)


Kimileri dava insanıdır, bir davaya inanır ve yaşamları boyu yalnızca onun peşinden giderler. Diğerleri ise değişimlere, gelişimlere, farklı seslere ve farklı renklere daha açıktır; dönem dönem fikirlerini gözden geçirmeyi, kendilerini revize etmeyi tercih ederler. Müzisyenler için de benzer bir ayrımdan söz edilebilir. Pek çoğu kısa sürede bir kimlik edinir ve tüm kariyerlerini o kimlik üzerine kurarlar. Bazıları ise tek bir kimliğe, tek bir tarza bağlı kalmayı yaratıcı zihinlerine aykırı ve kısıtlayıcı bularak her seferinde değişik bir şey denemek, farklı bir yöne gitmek ister. Geçen Pazar bu dünyadaki yolculuğunu sona erdiren David Robert Jones ya da hepimizin bildiği adıyla David Bowie, ikinci kategoriye aitti. Hatta o kategorinin en önde gelen isimlerinden biriydi.

Pek çok grup ve müzisyenin kariyeri birkaç döneme ayrılabilir, ancak söz konusu Bowie ise bu dönemlerin sayısını ifade etmek için tek bir rakam yetmez, iki haneye ihtiyacımız olur. İlk grubunu 1962 yılında, 15 yaşındayken kuran Bowie, müzik dünyasında bir yer edinebilmek için 60ların sonuna kadar didindi durdu; ancak bu çabaları herhangi bir sonuç vermedi. Farklı isimler kullanarak ve farklı gruplarla yaptığı 45lik ve albümler bir türlü ses getirmedi. Ta ki 1969 yılında, Bowie’nin ‘gerçek’ kariyerinin başlangıcı sayabileceğimiz “Space Oddity” şarkısını yayımlayana kadar. O noktadan sonra ise yaptığı neredeyse her işle başkalarının hayal etmekte bile zorlanacağı başarılar yakaladı. Psychedelia’dan glam’e, proto-punk’tan blue-eyed soul ve funk’a, ambient ve deneysel işlerden post-punk ve new wave’e, folk-rock’tan elektronik müziğe kadar her durağa uğradı; ama bütün bu elbiseleri kendine yakıştırmayı bildi. Muhtemelen glam çalan ilk uzaylı Marc Bolan’dı ve elbette “Low” albümünden önce Krautrock’ın cermen ritimlerini Kraftwerk hâlihazırda ete kemiğe büründürmüştü; ancak Bowie, farklı kuşaklardan milyonlarca dinleyiciye bütün bu tarzları sanki kendisi icat etmiş gibi hissettirmeyi başardı.

Kendine yakıştırdığı elbiseler yalnızca ‘müzikal elbise’ler de değildi. Birbirinden farklı personalar yaratıp farklı kimliklere bürünürken o kimliklerin her biriyle de bütünleşebildi: Ziggy Stardust da oydu, Zayıf Beyaz Dük de. Hatta bazen bu kimliklere kendini biraz fazla kaptırdığı ve başını çeşitli şekillerde derde soktuğu da oldu. Fakat bütün bu dertlerden kendini kolayca sıyırabiliyordu. ‘Şeytan tüyü’ vardı onda, yaptığı her şeyi normal ve doğal göstermeyi başarıyordu. Aslında bu hâliyle pek çok toplumsal önyargının kırılmasına da yardımı dokundu. Özellikle 70li yıllarda cinsel kimliğine ilişkin bilinçli olarak yarattığı belirsizlikle, giydiği kadın elbiseleri, yaptığı makyajlar ve zaman zaman ayağına geçirdiği topuklu ayakkabılarıyla dönemin cinsel özgürleşmesine katkıda bulundu. 80lerde ise aslında her zaman ‘gizli bir heteroseksüel’ olduğunu ‘itiraf’ etti. ‘Gizli’ sözcüğünü bu şekilde kullanması bile toplumun ‘normal’ ve ‘anormal’ olana ilişkin yargılarını altüst etme arzusunun bir göstergesi olarak okunabilir. David Bowie, her zaman avangarttı.


Bowie, bir şarkıcıdan, bir müzisyenden fazlasıydı. Müziğe, sanata, yaratıcılığa, özgürlüğe dair sevdiğimiz her şeyin mükemmel bir şekilde cisimleşmiş hâliydi. Her zaman bir adım önde olma arzusu, kategorilere sığmayışı, etiketlerden azade oluşu ve hiç bitmeyen merakı ile zamanının ve zamanımızın kültürünü pek çok veçhesi ile ifade edebildi. Müziği diğer sanat dallarından ayrı bir yerde görmüyordu; konserleri bir tiyatro oyununa dönüşüveriyor, albümleri yaşamın şiirselliği ile aleladeliğini aynı anda yansıtabiliyordu. Bir Bowie plağı yalnızca seslerden oluşmuyordu; öyküler, düşler, renkler, önseziler, cinsel fanteziler, hezeyanlar, halüsinasyonlar, hepsi oradaydı. Popüler müziğin bir sanat dalı olarak kabul edilişi 60ların ortasına, The Beatles ve dönemdaşlarının getirdikleri yeniliklere ve yaptıkları işlere dayanır. Bowie ise yalnızca yaptığı müziği değil, tüm hayatını bir sanat eserine dönüştürmeyi başardı. Üstelik bununla da yetinmedi.

Dokunduğu her şeyi 'sanat'a dönüştürmeyi ve tiyatral hâle getirmeyi başaran Bowie, anlaşılan o ki, ölümüne de aynı şekilde yaklaşmış. Ortalıkta buna dair bir sürü ipucu olmasına karşın bunu ancak kendisi öldükten sonra anlayabildik. On sekiz aylık hastalığı esnasında yeni bir albüm kaydetmiş, 8 Ocak’taki doğum gününü – en azından sosyal medyada – fazlasıyla ‘kamusal’ bir şekilde kutlamış, tam da doğum gününde son albümü “Blackstar”ı yayımlamıştı. O gün Facebook’u açtığımda her tarafın David Bowie’nin kendi sayfasından yayımladığı – albüm haberini de veren – mesajla dolu olduğunu görmüş, mesajı ben de paylaşıvermiştim. Sonra albümü dinlemeye başladım. Pek çok şarkıda ölüm teması vardı, ama bu tema Bowie için çok da yeni bir şey değildi. Dikkate almadım. Kimse almadı. Bu temanın en belirgin olduğu şarkı ise “Lazarus” idi (sırf şarkının adı yüzünden, 10 Ocak’ta ölen Bowie’nin 14 Ocak’ta dirilmesini bekledim, dirilmedi). “Buraya, yukarıya bak! Cennetteyim,” diye başlayan şarkı, “Özgür olacağım, tıpkı o mavi kuş gibi,” diyerek bitiyordu. Bowie, bize adeta ölümünden bahsediyordu. Üstelik şarkıya yine ölümünü simgelediğini düşündüğüm bir video çekmiş, bu videoyu 7 Ocak’ta yayımlamış ve herkese bu yolla veda etmişti. Fakat Bowie’nin hayatında kurgu ile gerçek arasında o kadar ince bir sınır olmuştu ki her zaman, anlayamadık. Hazırlanamadık. Her şeyi yine inceden inceye hesaplanmış bir kurgu sandık. Aslında öyleydi de, karşımızda bir kurgu vardı. Kurgu olmayan şey ise Bowie’nin ölümüydü. Bowie hastalığını saklamış olsa da pek çok yere ölümüne ilişkin ipuçları yerleştirmişti, yine de herkes hazırlıksız yakalandı.

David Bowie’yi yalnızca hayatını değil, ölümünü de sanat eserine dönüştürmüş bir insan olarak hatırlayacağım.


(*) Evrensel Pazar, 17 Ocak 2016 (https://www.evrensel.net/haber/270260/olumunu-bile-sanat-eserine-donusturen-adam)
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...