24 Ekim 2015

Şarkı: Timmy Thomas - Why Can't We Live Together? (1972)

1972 için inanılmaz bir prodüksiyon. Yalnızca bir Hammond ve ilkel bir drum machine. Timmy abi şakımaya başlayana kadar sanıyorsun ki Young Marble Giants girecek. Halbuki onların girmesine neredeyse bir 10 sene daha var.

8 Şubat 2015

Keçileri kaçırdık

Malumunuz olduğu üzere tiftik, Ankara keçisinden elde ediliyor. Bugün dünyadaki en büyük tiftik üreticisi ise Güney Afrika Cumhuriyeti. Peki bu nasıl böyle olmuş?


1838 yılında dönemin Osmanlı imparatoru II. Mahmut, Güney Afrika'ya hediye olarak Ankara keçisi yollamaya karar verir. O dönemlerde en büyük tiftik üreticisi Türkiye'dir ve II. Mahmut bu üstünlüğü elbette kaybetmek istemez. Bu nedenle on iki adet kısır erkek keçi, bir adet de dişi keçi yollar. Böylece keçiler çoğalamayacaktır. Ancak dişi keçi gemiye konmadan önce gebe kalmıştır ve Güney Afrika yolunda yavrular. İşte o yavru, Güney Afrika'yı bugün dünyanın en büyük tiftik üreticisi hâline getirir.

Benzer bir hikâye de ABD ile yaşanır. I. Abdülmecit, bir ABD vatandaşına hizmetleri nedeniyle yedi adet yetişkin keçi hediye eder, sonra Türkiye'den başka keçiler de ithal edilir ve böylece Amerika Birleşik Devletleri de bugün itibariyle dünyanın en büyük ikinci tiftik üreticisi olur.

Türkiye kaçıncı mı? Üçüncü.

17 Eylül 2014

To everything there is a season

To every thing there is a season, and a time to every purpose under the heavens:
a time to be born and a time to die,
a time to plant and a time to uproot,
a time to kill and a time to heal,
a time to tear down and a time to build,
a time to weep and a time to laugh,
a time to mourn and a time to dance,
a time to scatter stones and a time to gather them,
a time to embrace and a time to refrain from embracing,
a time to search and a time to give up,
a time to keep and a time to throw away,
a time to tear and a time to mend,
a time to be silent and a time to speak,
a time to love and a time to hate,
a time for war and a time for peace.

(Ecclesiastes 3:1-8)

***

Her şeyin bir mevsimi ve göklerin altındaki her olayın bir zamanı vardır:
doğmanın zamanı var ve ölmenin zamanı,
ekmenin zamanı var ve toplamanın zamanı,
öldürmenin zamanı var ve şifa vermenin zamanı,
yıkmanın zamanı var ve yapmanın zamanı,
ağlamanın zamanı var ve gülmenin zamanı,
matemin zamanı var ve dans etmenin zamanı,
taşları dağıtmanın zamanı var ve onları bir araya getirmenin zamanı,
kucaklamanın zamanı var ve sırt dönmenin zamanı,
aramanın zamanı var ve vazgeçmenin zamanı,
saklamanın zamanı var ve atmanın zamanı,
yırtmanın zamanı var ve onarmanın zamanı,
susmanın zamanı var ve konuşmanın zamanı,
sevmenin zamanı var ve nefret etmenin zamanı,
savaşın zamanı var ve barışın zamanı.

(Derlemeci 3:1-8)


Pete Seeger - Turn, Turn, Turn

The Byrds - Turn! Turn! Turn! (To Everything There Is A Season)

1 Haziran 2014

Pop müzik deyip geçme

Popüler müziğin önemli işlevlerinden biri de tarihe not düşmektir. Bugün 1970 yılında yaşanmış Kent State katliamından haberim varsa eğer, bu Crosby, Stills, Nash & Young'ın "Ohio"su sayesindedir. 60ların sonundan itibaren Kara Panterler'e destek veren Beyaz Panterler'in lideri John Sinclair'i biraz tanıyorsam, John Lennon'ın "John Sinclair"idir bunun sebebi. Bangladeşlilerin 1970lerde çektiği sıkıntılar hakkında az buçuk fikrim varsa, müsebbibi George Harrison'dır. 1930larda ABD'nin yaşadığı ekolojik felaketlerden haberdar oluşum, Woody Guthrie'nin Dust Bowl Ballads albümüyle olmuştur. Belçika'da 1956 yılında yaşanan maden faciası hakkında bir fikre sahipsem, bu New Trolls'un "Una miniera"sı sayesindedir.

Peki bizim yaşadığımız acılar, felaketler popüler kültürümüze neden bu kadar az yansıyor? Acı verici boyutta bir kültürel kuraklık var bu ülkede. Yaşadıklarımızı geniş kitlelere nesliler boyunca aktarabilmek gibi bir derdimiz neredeyse hiç olmamış. Günü yaşamak ve günü kurtarmaktan başka bir meselemiz yok.

Cennet vatan Türkiye.

10 Şubat 2014

Gezi Parkı'nın Tanığı

Türkiye'de yaşayan İtalyan yazar Luca Tincalla, Gezi Parkı direnişinin birebir şahidi ve katılımcısı olarak geçtiğimiz aylarda bir kitap yayımladı. Kitap, en azından şimdilik, Türkçeye çevrilmiş değil; fakat İtalyanca bilenler bu linkten indirip okuyabilir.

Tincalla yalnızca bu kitapla yetinmiyor, İtalyan medyasına (ve sosyal medyasına) Türkiye hakkında sürekli içerik sağlıyor. İnternet sansür yasasına karşı 8 Şubat'ta gerçekleştirilen gösterilere de katıldı ve bir yazı yazdı. O yazının Türkçe çevirisini aşağıya ekledim. Bu arada ufak bir açıklama da yapayım hemen: Yazının başında, Gezi Parkı'na dair yazdığı kitaba İtalya'da gösterilen ilginin yetersizliğinden yakınıyor aslında biraz da; çünkü bu ilgisizlik nedeniyle kitabını kendi imkânlarıyla bastırmak durumunda kaldı ve İnternet üzerinden de e-kitap olarak dağıtıyor. Tek istediği ise Türkiye'nin ve "Gezi ruhu"nun sesinin başka diyarlarda da duyulması.


#İstanbul #Taksim: İnternet Sansürü Protestosu


Yazan: Luca Tincalla
İtalyancadan Çeviren: Tolga Darcan

Fotoğraf: Luca Tincalla

8 Şubat akşamı, İnternet sansürüne karşı gösterilere katılmak üzere Taksim’e gittim. Çünkü imza kampanyalarına katılmak ve öfkelenmek, ne yazık ki yeterli olmuyor. Bir şeyler yapmak gerek, olabildiğince. Spor olsun diye şikayet edenler hiçbir şeyi değiştiremiyor, tıklama-aktivizminin ötesine geçemiyorlar. Elbette ki olan bitene gözlerini, burunlarını, kulaklarını ve başka yerlerini tıkayanlardan daha iyiler. Örneğin, “benim nasıl düşündüğümü sen bilmiyorsun” diyenlerden. Madem öyle söyleyin bana. Siz benim nasıl düşündüğümü biliyorsunuz. Ben açık bir kitabım. “Testimone a Gezi Park” (“Gezi Parkı’nın Tanığı”) isimli bir kitap. Luca Tincalla adında bir adam. Kolay, değil mi? Yüzümü ve sözlerimi ortaya koydum, en azından. En azından diyorum, çünkü bu ülkeyi, Türkiye’yi SEVİYORUM. Sanattan, şehirlerden, anıtlardan, kültürel mirastan ve diğer şeylerden bahsetmek yerine direnişten bahsetmek zorunda kalmak beni gerçekten üzüyor. Ancak şu durumda başka türlüsünü de yapamıyorum. Bu mevzuu, kendi seçimlerimi yaptığımı ve – ama değil, ve – sizin seçimlerinize de saygı duyduğumu söyleyerek kapatıyorum; çünkü dünyanın hepimize ihtiyacı var, can yoldaşlarına ve öyle olmayanlara. Fakat yol ortasındaki bir köpek gibi terk edilmiş olmak beni üzüyor. Nokta.

Neden gösterilere katıldım?

Bu yasak da neyin nesi?

Yürürlüğe girdi mi?

Farklı yollarla baypas edilemez mi?

Yanıtlayayım. Tersten başlayarak.

Farklı yollarla devre dışı bırakılıp bırakılamayacağını bilmiyorum; ama sanırım bu mümkün. Nereleri ve nasıl vuracağını görmek gerek önce. İnternet üzerinde vpn yahut benzeri yöntemlerin kullanılıp kullanılamayacağını görmek gerek.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün yasayı meclise geri göndermek için 15 günü olduğundan, yasa henüz yürürlüğe girmiş değil. Gül tarafından veto edilebilir. Belki hayalciliğimden kaynaklanan bir hipotez; ama yaşam devam ettikçe umut da hep vardır demişti biri, her ne kadar sonu pek iyi olmadıysa da.

Bu yasakçı düzenlemeyle, hükûmet organı olan TİB, herhangi bir site veya sayfayı 24 saatten az bir sürede tek bir tıkla erişime engelleme hakkına sahip olacak. Bunun yanında her bir kullanıcıya ait tüm erişim verilerini de gönlünce edinebilecek.

Fotoğraf: Luca Tincalla

Son olarak, gösterilere katıldım, çünkü yürürlüğe girdiği takdirde bu yasanın ifade özgürlüğümü ihlâl edeceğini hissediyorum. Yalnız değildim. Benimle birlikte en azından 5000 kişi, belki de daha fazlası vardı. İstiklal Caddesi boyunca Tünel’den Taksim’e doğru yürürken, daha akşam 18’de TOMA’ların ortalıkta dolaştığını gördüm. 18.40’da Burger King’e ulaştım ve terasa çıktım. Gösterilerin öngörülen başlama saati olan 19’a doğru, ezanlar okunurken, meydandaki insanlar polis tarafından dağıtıldı. İstiklal’e ulaşabilir miyim diye bakmak için aşağı indim, ama başaramadım, bir polis kordonu girişleri kapatmıştı. Yeniden terasa döndüm. Göz yaşartıcı gazların etkisiyle kaçışan göstericileri gördüm. Biri, polisin kısa süre sonra yukarı çıkabileceği konusunda bizi uyardı. Biber gazlarının havada uçuştuğu meydana indim. Korunmak için taktığım fularla bile doğru dürüst nefes alamıyordum; ama suratını hiçbir şeyle korumamış bir kız vardı, omzuna girdim ve o metroya binene kadar aynı eşarbın altında birlikte soluduk. Sonra geri döndüm, devam etmek istiyordum. Alman Hastanesi’nin oraya gittim, çünkü Twitter’dan orada çatışmalar olduğunu okumuştum. Gerçekten de vardı. Yalnızca bu da değil. Plastik bir kurşun birkaç metre yakınımdan geçti: yere paralel bir şekilde ateşlenmişti, eminim. Sonrasında havai fişekler, göz yaşartıcı gazlar, ateşler içindeki barikatlar... Burada noktalıyorum.

Burada noktalıyorum ama daha bitmedi, en azından benim için; bundan emin olabilirsiniz.

Fotoğraf: Ahmet Şık

1 Ocak 2014

Bir Zombies değil, ama olabilirdi...

Çok uzun zamandır bildiğim şarkılarla ilgili, o zamana kadar düşünmediğim bir şeyler fark ediyorum bazen, bir anda. Mesela biraz önce Peter and Gordon'ın 1964 tarihli "A World Without Love"ına denk geldim ve daha önce fark etmediğim bir şeyi fark ettim: bu şarkıda adamların hem yarattıkları atmosfer, hem enstrümanlarının tonları, hem şarkı sözlerinin verdiği his birebir The Zombies'in ilk dönemine benziyor. Üstelik bu şarkı, The Zombies henüz herhangi bir 45lik veya albüm yayımlamamışken çıkmış piyasaya. Yani bir öykünme söz konusu değil.


"A World Without Love"ın peşinden, yine aynı yıl içerisinde yayımlanan "Nobody I Know" ve "I Don't Want to See You Again"de de bu havayı sürdürmeyi başarmışlar. Fakat ne yazık ki bu orijinal şarkıların ardından önce cover'lara ağırlık vermeye başlıyorlar ve ardından kaydettikleri orijinaller de bu ilk üç şarkının seviyesine ne atmosfer ne müzikalite anlamında yaklaşabiliyor. Bunun sebebinin, yukarıda bahsettiğim üç şarkının üçünün de Paul McCartney bestesi olmasıyla ilgisi var mıdır? Eh... Mutlaka vardır. Fakat onunla sınırlı olduğunu da sanmıyorum; çünkü bestelerin kalitesinin ötesinde bir şeyler eklemeyi başarmışlar kayıt esnasında şarkılara. Misal 1966 yılında "Woman" isimli başka bir Paul McCartney bestesi de söylüyorlar. Şarkının kalitesi tartışılmaz; ancak düzenleme fazlasıyla sıradan, herhangi bir "üstünlük" belirtisi göstermiyor.


Velhasıl Peter and Gordon, The Zombies'den önce The Zombies atmosferiyle müzik yapmayı başarmış (bu benim için çok önemli bir şey, çünkü The Zombies 60lar Britanyasında popüler müziğe yepyeni bir sada kazandırmıştır), buna rağmen 1965 yılından itibaren "özelliklerini" kaybetmeye başlayıp yalnızca 60lı yıllar müziğiyle ciddi şekilde ilgilenen kişilerin haberdar olduğu sıradan bir gruba dönüşmüş. Yazık olmuş.

Bu arada nasıl olmuş da Paul McCartney sırf bu adamlara özel o kadar şarkı yazıp bestelemiş diye düşünüyorsanız, konunun bir nevi "akrabalık" ilişkilerinde düğümlendiğini söyleyebilirim. Peter and Gordon'ın Peter Asher'ı, o dönem (ve ardından uzunca bir süre daha) Paul McCartney'in kız arkadaşı (ve sonra nişanlısı) olan Jane Asher'ın erkek kardeşi. Adam bacanağı için şarkı yazmış. Herkese McCartney gibi bir bacanak lazım.


* Bu arada The Zombies'in benzerlik kurulabilecek ilk dönem şarkılarından da birkaç örnek vereyim de yazı havada kalmasın: [1], [2], [3][4].

26 Kasım 2013

Konser: Luciana Souza (19 Kasım 2013, İstanbul)

19 Kasım akşamı Zorlu Center PSM, iki usta müzisyeni ağırladı. Her ne kadar konser “Luciana Souza Konseri” olarak geçiyorduysa da, Souza’ya en az onun kadar önemli başka bir müzisyen daha eşlik etti: Romero Lubambo. Madem öyle, önce biraz Lubambo’dan söz edeyim.


Romero Lubambo 1955 doğumlu Brezilyalı bir caz gitaristi. 1985 yılından bu yana ABD’de yaşıyor ve şu ana kadar Astrud Gilberto, Dizzy Gillespie, Al Jarreau, Harry Belafonte, Grover Washington Jr. gibi pek çok efsaneye eşlik etmiş. Sanırım bu isimler kendisinin ne kadar başarılı bir müzisyen olduğunu anlatmaya kâfi gelecektir. Lubambo, bir Brezilyalı olarak, yalnızca caz değil bossa nova, samba gibi 20. yüzyıl Brezilya müziklerini de kendi stiliyle icra etmekte. “Stili” hakkında önemli ipuçlarıyla dolu 2006 tarihli Softly albümünü hiç çekinmeden önerebilirim.


1966 doğumlu Luciana Souza da ABD’de yaşayan bir Brezilyalı. Babası bir bossa nova şarkıcısı, bestecisi ve gitaristi olan Walter Santos, annesi ise bir şair olan Tereza Souza. Lisansını Berklee’de caz üzerine, yüksek lisansını ise New England konservatuvarında klasik müzik üzerine tamamlayan Souza, bu nedenle temelde bir caz müzisyeni olmasına karşın klasik müzik çalışmalarına da sahip. Elbette, Brezilyalı oluşunun bir getirisi olarak bossa nova ve sambayı da ihmal etmiyor. Souza tam altı kez kendi çalışmalarıyla Grammy’ye aday gösterilmiş; Herbie Hancock’un çeşitli müzisyenlerle yaptığı işbirliği sonucunda ortaya çıkan Grammy ödüllü albüm River: The Joni  Letters'da da katkısı bulunuyor.


Bu kadar bilgi yeter, biraz da konserin kendisinden bahsedeyim. Souza ve Lubambo hem orijinal bestelerden, hem de klasiklerden oluşan bossa nova ve samba ağırlıklı bir repertuar sundular, aralara birkaç adet caz klasiği (özellikle Chet Baker’a övgü niteliğinde) serpiştirmeyi de unutmadılar; örneğin Baker’ın “The Thrill Is Gone”ı, konserin doruk noktalarından biriydi. Repertuarla ilgili fikir edinmek isteyenler, Souza’nın 2001 tarihli Brazilian Duos, 2005 tarihli Duos II, 2012 tarihli Duos III (ki bu “Duos” serisinin tamamında Lubambo’nun gitarını da, diğer birkaç gitaristle birlikte, duymak mümkün) ve yine 2012 tarihli Book of Chet albümlerine bir kulak atabilir. Konser boyunca gözüm neredeyse hep Lubambo’nun gitarında oldu. O kadar zarif, duru, ama aynı zamanda gösterişli olmayı da başarabilen bir stili var ki, hayran kalmamak mümkün değil. Öyle bir gitar tonuna, Souza’nın adeta cennetten düşmüş, su gibi akıp giden, latif ve duyguları aktarmakta hiçbir engel tanımayan sesinin eklendiğini düşünün. Bir de, üzerine krema olarak, Souza’nın zaman zaman kullandığı scat singing tarzını ilave edin. Souza’nın pek çok şarkıda perküsyonları da ustalıkla kullandığını belirtmeden geçmeyeyim. Her iki müzisyenin konser boyunca süregiden sempatik tavırlarını ise tanımlamak mümkün değil; her şarkının ardından Lubambo’nun bir kahkaha koyuverişi örneğin, zihnime kazındı kaldı. Bütün bunların sonucu da, nasıl geçtiği anlaşılmayan bir buçuk saatlik bir akustik ziyafet oldu.


Elbette bu akustik ziyafette konser mekânının da etkisi oldukça büyük. Souza’nın kendisi de konser esnasında mekânın güzelliğinden ve akustiğinden bahsetmeyi ihmâl etmedi. Gerçekten de bahsedilmeyecek gibi değil. Henüz geçen ay hizmete açılan Zorlu Center Performans Sanatları Merkezi’nde Ana Tiyatro ve Drama Sahnesi olmak üzere iki salon bulunuyor. Bu konser Drama Sahnesi’ndeydi ve oturma düzeninden akustiğine, sahnesinden ışık sistemine kadar her şeyiyle tam puan aldı benden. Yakın zamanda Ana Tiyatro’da da bir etkinliğe katılıp, o sahneyi de tecrübe etmek istiyorum. Hele ki 22 Şubat 2014’te, benim için efsane olan müzisyenlerden birinin, Ennio Morricone’nin söz konusu sahnede büyük orkestrasıyla birlikte Veda Turnesi kapsamında bir konser vereceğini düşününce, kendimi heyecanlanmaktan alıkoyamıyorum! Yalnızca popüler müzik, caz veya klasik müzik konserlerine değil, tiyatro oyunlarına ve –en şahanesi– dünyaca ünlü müzikallere de sık sık ev sahipliği yapacak olan Zorlu Center PSM’nin etkinlik takvimini sık sık ziyaret etmenizi tavsiye ediyorum.

22 Kasım 2013

Albüm: Woody Guthrie - Dust Bowl Ballads (1940)

1929'da başlayan ve 1930lu yıllar boyunca etkili olan Büyük Bunalım yetmezmiş gibi, ABD'de 1930larda başka bir kriz daha yaşandı. Amerika'nın tam da göbeğinde, özellikle Oklahoma, Kansas, Kolorado ve Teksas'ta etkili olan "Dust Bowl" nedeniyle milyonlarca Amerikalı işsiz ve aç kalıp Batı'ya, Kaliforniya'ya göç etmek zorunda kaldı.


1930ların özellikle ilk yarısında ve ortalarında, aşırı kuraklık ve erozyonu önleyici yöntemlerin uygulanmaması sonucunda oluşan şiddetli toz fırtınaları, bölgede hem doğaya büyük zararlar verdi, hem de tarımı neredeyse tamamen öldürdü. Bunun sonucunda toprakları kullanılamaz hâle gelen çiftçiler her şeylerini bırakıp Batı'ya, özellikle de Kaliforniya'ya doğru yola çıktı. İşte bu döneme "Dust Bowl" veya "Dirty Thirties" adı veriliyor, bu dönemde meydana gelen göçler de "Dust Bowl Migration" olarak anılıyor.

Stratford, Texas'a yaklaşan bir toz fırtınası. 18 Nisan 1935.
Daha fazla fotoğraf için tıklayın.

İşte 20. yüzyılın en önemli folk müzisyenlerinden ve şarkıcı/şarkı-yazarlarından Woody Guthrie'nin ilk albümü Dust Bowl Ballads baştan aşağı bu trajediye ayrılmış bir müzikal destan. Yalnızca bir gitar ve vokal, zaman zaman eşlikçi bir armonika ile dönemin tüm dehşetini ve insanların çaresizliğini, yaşayanların gözünden yansıtabilmeyi başarıyor. Hatta kendisi de Oklahomalı olduğundan ve her ne kadar çiftçi olmasa da o dönemin sıkıntılarını ciddi şekilde yaşayıp, Kaliforniya'ya doğru göç edenlere katıldığından albümü yarı-otobiyografik olarak görmek de mümkün. Aslında sözlere dikkat edilmeksizin dinlendiğinde, bu müzikten kaygısız ve hatta neşeli bir his alınabilir. Ancak bu albümü güzelleştiren de melodilerin kaygısızlığıyla sözlerin depresifliğinin yarattığı o nefis kontrast oluyor.


Albümün akla getirdiği başka bir şey, 1960lar sonrası popüler müziğindeki bazı "yenilik"lerin fazlasıyla abartıldığı oluyor. Misal "konsept albüm" kavramı. Nereye baksam müzikseverler arasında hangi albümün "ilk gerçek öz hakiki" konsept albüm olduğuna dair tartışmalar görüyorum mesela; hatta zamanında bu tartışmalara bizzat katılmışlığım da var. Fakat 1940 tarihli bu albüme baktığımda, sapasağlam bir konsept albüm görüyorum. Üstelik o zamanlar bırakın "konsept albüm" kavramını, "albüm" kavramı bile yok; çünkü teknoloji buna izin vermiyor. "Albüm"ler genelde, her bir yüzüne 3 buçuk dakikadan daha fazla kayıt yapılamayan 78lik plakların (Türkiye'de taş plak olarak anılırlar) bir kutu içerisinde bir araya getirilmesi olarak anlaşılıyor. Bu nedenle de aslında tek tek, birbirinden bağımsız olarak kaydedilmiş olan plakların bir "toplama" mantığıyla bir araya getirilip satılmasından ibaretler. Hatta bu bile çok seyrek yapılıyor. 1930larda, '40larda, '50lerde albüm mantığıyla bir araya getirilmiş "albüm"lere pek rastlayamıyor oluşumuzun sebebi bu. Fakat Woody Guthrie, günümüz mantığında "albüm"ü keşfetmiş, bununla da yetinmemiş "konsept albüm"ü de keşfetmiş gibi görünüyor.

*Bu linkten albümdeki şarkıları baştan aşağı içeren bir YouTube playlist'ine ulaşabilirsiniz.



27 Ekim 2013

Şarkı: The Go! Team - Everyone's a V.I.P. to Someone (2004)

1970li yıllardan kalma kötü bir Amerikan dizisinin muhteşem jenerik müziğiymişçesine:


Kamera yukarıdan aşağıya bakıyor; yeryüzüne yönelmiş bir şekilde dolaşıp duruyor, tarlalar, belki de bir göl üzerinden geçerek... Sonra dizideki bütün olayların geçtiği o malikâne giriyor kadraja, ona doğru yakınlaşıyor kamera ve dizi başlıyor.

***

Bir de biraz daha farklı bir versiyonu varmış. Aynı gibi tınlıyor, ama bazı yerleri değişik:

30 Ağustos 2013

"Satisfaction"dan "What a Feeling"e...

Önce "(I Can't Get No) Satisfaction" vardı.


İki yıl kadar sonra, "Satisfaction"un riff'i Neil Young'ın ellerinde "Mr. Soul"a dönüştü:


Aradan beş sene daha geçti ve Lucio Battisti, "Mr. Soul"un riff'ini alıp yavaşlatıp dönüştürerek tanınmaz bir hâle getirdi, bununla da yetinmeyip "Mr. Soul"un melodisini de uyarlayarak başka bir şaheseri, "I giardini di marzo"yu yarattı. Neil Young bu şarkı hakkında "Benim şarkıyı bestelerken çıkış noktası olarak aldığım fikirleri çok iyi bir şekilde tekrar elden geçirip mis gibi bir şarkı yaratmış Lucio. Helâl olsun vallahi!" yorumunu yapıyordu:


"I giardini di marzo"dan on bir yıl sonra ise Giorgio Moroder, Flashdance filminin tema müziği "What a Feeling"i bestelerken Battisti'nin şarkısının "Che anno è, che giorno è?" ile başlayan nakaratını alıp şarkısının temeli hâline getirdi:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...