13 Mart 2012
Ah ne şakacısınız, ilâhi Gherush92!
Eheh. Eheheh. Oğlum bu her konuda steril ötesi olma yanlısı, politically correct'liğin artık bokunu çıkarmış adamlar beni öldürüyor. Birleşmiş Milletler'in Ekonomik ve Sosyal Konsey'ine danışmanlık yapan araştırmacılardan oluşan Gherush92 isimli bir sivil toplum örgütü, Dante Alighieri'nin İlâhi Komedya'sının eğitim-öğretim programlarından kaldırılmasını istemiş. Sebep ise antisemit, islamofobik, ırkçı ve homofobik olmasıymış. Absürd müsünüz lan? O halde bütün sanat eserlerinin içine doğduğu sosyal ve kültürel bağlamları yok sayalım. Yeri gelmişken Shakespeare'in Venedik Tüccarı'nı, ne bileyim Orwell'in 1984'ünü falan da yasaklayalım?
9 Mart 2012
Ko-la-nın--ren-gi--de-ği-şe-mez!
Başlığı iki dörtlük komünist slogan ritminde okuduysak devam edebiliriz.
Ajansımıza biraz önce düşen bir habere (haberler ajanslara neden "düşer", insan gibi "gelemez" mi?) göre klasik Coca-Cola ve Pepsi ürünlerinin artık kahverengi mi dersiniz, siyah mı dersiniz, bordo mu dersiniz, rengi değişecekmiş. Değişebilirmiş. Değişmek üzereymiş. Değişesi varmış. Tam kesin değilmiş gibi de sanki geldi bana ama değişirmiş, öyleymiş.
Coca-Cola. Dile kolay 126 yıl. Orijinal rengi yeşilmiş gerçi, öyle diyorlar, ama hemen değiştirmişler "yeşil şey içilir mi la!" diyerek, bugünkü hâlini almış (bugünkü rengi şöyle salim kafayla düşününce içmek için daha korkunç aslında, neyse). İşte 126 yıl sonra renk değiştirecek. Günahtır. Sebebi şöyle açıklamaya çalışalım:
Şimdi bir varmış bir yokmuş 4-metilimizadol (4-MI ya da 4-MEI diye kısaltılıyor) diye bir kimyasal madde varmış. Kola üreticileri bu maddeyi içeceklerini renklendirmek için kullanırmış. Günlerden bir gün bu madde üzerine kimyasal araştırmalar yapılmış ve aşırı kullanıldığında kanserojen etkiye sahip olabileceği iddia edilmiş. Kaliforniya'daki yetkili abiler de 2011 yılında bu maddeyi resmî olarak "kanserojen maddeler" listesine eklemiş. Bu maddeyi kullanan içecek firmalarının formüllerini değiştirmesi gerekmiyormuş, fakat şişelerinin üstüne "kanserojen etkiye sahip madde içerir, haberiniz olsun, aklınızı almayayım" şeklinde bir uyarı koymaları gerekiyormuş. Haliyle böyle bir uyarı koymak istemeyen içecek şirketleri de içeceklerini renklendirme yöntemlerini değiştirme kararı almışmış. Şişenin üzerinde belirtme gerekliliği olanın altında bir oranda 4-MI kullanacaklarmış. Yalnız bu durum kolanın rengini biraz açıyormuş, biraz ağartıyormuş. Durum bundan ibaret. 4-MI hakkındaki spekülasyonlar ise bitmek bilmiyor (imiş).
Şu anda bu madde sadece Kaliforniya eyaleti tarafından kanserojen maddeler listesine alınmış durumda. Ancak Center for Science in the Public Interest isimli sivil toplum kuruluşu Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi'ni bu hafta yine uyararak maddenin tüm ülkede kanserojen ilan edilmesini istemiş. Amerikan Alkolsüz İçecek Birliği ise haliyle "la bi git la, olur mu la böyle şey" diyor; ya da daha düzgün çevirecek olursak şöyle diyor: "Yav Kaliforniya bu maddeyi aldı listeye de, çok afedersin ama sıçanlarlan farelerlen yapılan tek bir çalışmayı dayanak aldı bunu yaparken. Bir kere senin benim gibi normal bir insanın o çalışmadaki afedersin bir sıçanın aldığı dozda bu maddeyi alabilmesi için 70 yıl boyunca her gün 2900 şişe kola içmesi lazım la. Ki o zaman da anca fareyi kanser edecek dozu alıyor ha. Neticede biz fare de değiliz. Center for Science mı işte o sırf korkutma taktiği izliyor bak söyleyeyim ben. Bilimde bunun yeri yok. Bilim 4-MI maddesinin yiyecek içecekte bulunmasının insan sağlığına zararlı olmadığını gösteriyor. Bunların yaptığı bilim değil şarlatanlık!"
Bütün bunlara rağmen Coca-Cola ve Pepsi, Kaliforniya yasalarına uymak için renklendirme formüllerini değiştirmeye başlamış bile. Kaliforniya'nın ardından da tüm ülkeye yayılacakmış bu yeni formüllü kola. Sonra bize kadar da gelir diye düşünüyorum. Belki de gelmez. Bakalım.
Benim fikrimi soran yok ama ben kolaya zehir koysalar içerim diyorum. Atkafasının ölümü koladan olsun.
Kaymaklar:
http://www.internazionale.it/news/salute/2012/03/08/la-coca-cola-cambia-colore/ (önce burada gördüm)
http://news.sympatico.ctv.ca/home/coke_pepsi_tweak_colour_to_avoid_cancer_warning/0c26d901 (sonra buraya kaydım)
Ajansımıza biraz önce düşen bir habere (haberler ajanslara neden "düşer", insan gibi "gelemez" mi?) göre klasik Coca-Cola ve Pepsi ürünlerinin artık kahverengi mi dersiniz, siyah mı dersiniz, bordo mu dersiniz, rengi değişecekmiş. Değişebilirmiş. Değişmek üzereymiş. Değişesi varmış. Tam kesin değilmiş gibi de sanki geldi bana ama değişirmiş, öyleymiş.
Coca-Cola. Dile kolay 126 yıl. Orijinal rengi yeşilmiş gerçi, öyle diyorlar, ama hemen değiştirmişler "yeşil şey içilir mi la!" diyerek, bugünkü hâlini almış (bugünkü rengi şöyle salim kafayla düşününce içmek için daha korkunç aslında, neyse). İşte 126 yıl sonra renk değiştirecek. Günahtır. Sebebi şöyle açıklamaya çalışalım:
Şimdi bir varmış bir yokmuş 4-metilimizadol (4-MI ya da 4-MEI diye kısaltılıyor) diye bir kimyasal madde varmış. Kola üreticileri bu maddeyi içeceklerini renklendirmek için kullanırmış. Günlerden bir gün bu madde üzerine kimyasal araştırmalar yapılmış ve aşırı kullanıldığında kanserojen etkiye sahip olabileceği iddia edilmiş. Kaliforniya'daki yetkili abiler de 2011 yılında bu maddeyi resmî olarak "kanserojen maddeler" listesine eklemiş. Bu maddeyi kullanan içecek firmalarının formüllerini değiştirmesi gerekmiyormuş, fakat şişelerinin üstüne "kanserojen etkiye sahip madde içerir, haberiniz olsun, aklınızı almayayım" şeklinde bir uyarı koymaları gerekiyormuş. Haliyle böyle bir uyarı koymak istemeyen içecek şirketleri de içeceklerini renklendirme yöntemlerini değiştirme kararı almışmış. Şişenin üzerinde belirtme gerekliliği olanın altında bir oranda 4-MI kullanacaklarmış. Yalnız bu durum kolanın rengini biraz açıyormuş, biraz ağartıyormuş. Durum bundan ibaret. 4-MI hakkındaki spekülasyonlar ise bitmek bilmiyor (imiş).
Şu anda bu madde sadece Kaliforniya eyaleti tarafından kanserojen maddeler listesine alınmış durumda. Ancak Center for Science in the Public Interest isimli sivil toplum kuruluşu Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi'ni bu hafta yine uyararak maddenin tüm ülkede kanserojen ilan edilmesini istemiş. Amerikan Alkolsüz İçecek Birliği ise haliyle "la bi git la, olur mu la böyle şey" diyor; ya da daha düzgün çevirecek olursak şöyle diyor: "Yav Kaliforniya bu maddeyi aldı listeye de, çok afedersin ama sıçanlarlan farelerlen yapılan tek bir çalışmayı dayanak aldı bunu yaparken. Bir kere senin benim gibi normal bir insanın o çalışmadaki afedersin bir sıçanın aldığı dozda bu maddeyi alabilmesi için 70 yıl boyunca her gün 2900 şişe kola içmesi lazım la. Ki o zaman da anca fareyi kanser edecek dozu alıyor ha. Neticede biz fare de değiliz. Center for Science mı işte o sırf korkutma taktiği izliyor bak söyleyeyim ben. Bilimde bunun yeri yok. Bilim 4-MI maddesinin yiyecek içecekte bulunmasının insan sağlığına zararlı olmadığını gösteriyor. Bunların yaptığı bilim değil şarlatanlık!"
Bütün bunlara rağmen Coca-Cola ve Pepsi, Kaliforniya yasalarına uymak için renklendirme formüllerini değiştirmeye başlamış bile. Kaliforniya'nın ardından da tüm ülkeye yayılacakmış bu yeni formüllü kola. Sonra bize kadar da gelir diye düşünüyorum. Belki de gelmez. Bakalım.
Benim fikrimi soran yok ama ben kolaya zehir koysalar içerim diyorum. Atkafasının ölümü koladan olsun.
Kaymaklar:
http://www.internazionale.it/news/salute/2012/03/08/la-coca-cola-cambia-colore/ (önce burada gördüm)
http://news.sympatico.ctv.ca/home/coke_pepsi_tweak_colour_to_avoid_cancer_warning/0c26d901 (sonra buraya kaydım)
| Maradona gibi yap: Coca'yı bırak (İtalya'da Coca-Cola'yı da Kokain'i de "Coca" şeklinde kısaltıyorlar) |
3 Mart 2012
Beyin Ceketi
Tevellütü müsaade edenler hatırlayacaktır, 1980lerin ortalarında bir beyin ceketi modası başgöstermişti. Tabii Türkiye'nin o dönemki durumu malûm, öyle her şey bulunmuyor, beyin ceketi sahibi olmak için de ya yurtdışına giden bir tanıdığa sipariş verilir ya da orada yaşayan gurbetçi akrabalar falan varsa onlardan istenirdi. Türkiyeli girişimciler derin uykuda olmasına karşın, sene 1988'di sanırım, Barış Manço köfteyi çakmış, en meşhur beyin ceketi markalarından biri olan John Brain Jackets'in Türkiye temsilciliğini alıvermişti. Bir Türk ve Türkçe gönüllüsü olarak da markanın adını Ahmet'e çevirmiş idi. O dönem Ahmet Beyin Ceketleri kapış kapış gitmişti. Hatta Manço bu ceketleri "Ful Aksesuar '88: Sahibinden İhtiyaçtan" sloganıyla satıyordu ve aynı isimli bir de albüm yapmıştı sırf promosyon olsun diye. Üstelik bununla da yetinmeyip kendi markası için "Ahmet Beyin Ceketi" diye bir şarkı da yerleştirivermişti albüme. Hey gidi günler. Fakat kısa bir süre sonra beyin ceketleri de, beyin ceketi konsepti de zihnimizden uçup gitti, siliniverdi. Ne yazık.
29 Şubat 2012
28 Şubat 2012
İngilizcemi öğreniyorum: "crime" ve "crazy"
Türkçe fonetiğe göre "kraym" şeklinde ifade ve telaffuz edilip güzel Türkçemizde "suç" anlamına gelen "crime" sözcüğünü örnek bir cümlede kullanalım: "Ağzını burnunu crime". Görüldüğü üzere birisinin ağzını burnunu kırmanın bir suç olduğu bundan daha iyi ifade edilemezdi.
Cenk ve Erdem Beylerin "ağzını burnunu crazy" örnek cümlesi ise bu suçun bir çılgınlık anında da işlenebileceği üzerinde durur. Evet, Türkçe fonetikte "kreyzi" şeklinde gösterebileceğimiz "crazy" sözcüğü "çılgın, deli, manyak" anlamlarına gelir.
Esen kalın.
Cenk ve Erdem Beylerin "ağzını burnunu crazy" örnek cümlesi ise bu suçun bir çılgınlık anında da işlenebileceği üzerinde durur. Evet, Türkçe fonetikte "kreyzi" şeklinde gösterebileceğimiz "crazy" sözcüğü "çılgın, deli, manyak" anlamlarına gelir.
Esen kalın.
27 Şubat 2012
Cesur Yeni Dünya: Distopya mı, yoksa ütopya mı?
Huxley, o dönemde parlamenter demokrasiden umutsuz, toplumun teknokrat bir elit kesim tarafından yönetilmesi yanlısı, propagandayı devlet kontrolünün meşru bir aracı olarak gören, Sovyetler Birliği'nin ulusal kalkınma planlarının iyi bir yöntem olduğunu düşünen, güçlü ve akıllı bir merkezi otoriteden yana, dünyadaki en büyük ihtiyacın "istikrar" olduğunu savunan, Batı Avrupa soyunun hızla bozuluyor olduğunu söyleyip Sosyal Darwinizm etkisindeki öjenik uygulamaların kullanımına destek veren, "Koşullar liberalleri diktatörlüğe başvurmaya zorlayabileceği gibi, hümanistleri de bilimsel propagandaya zorlayabilir. Düzenin her türlüsü kaostan yeğdir." cümlesini kuran bir profil çiziyordu. Bu görüşlerin pek çok yankısı kitapta betimlenen toplumda yoğun bir şekilde hissediliyor.
1935 yılında Huxley'e romandaki temel çatışmayla ilgili olarak kendisini "hangi taraftan yana" hissettiği sorulduğunda ise, ikisinden de yana olmadığı, iki ucun arasındaki bir ortanın hem istemeye değer hem de olası olduğu, insanlığın hedefinin de bu olması gerektiği yönünde bir cevap vermiş. Bu nedenle romanda tasvir edilen toplum benim için bir distopya ise de Huxley için bazı aksaklıklar içeriyor olsa bile "ütopya"ya daha yakın bir yerde sanırım.
Çevirmene not: "John'ın" değil Ümit Tosun abicim, "John'un". Hasta ettin beni, hasta.
24 Şubat 2012
Can Bonomo, Love Me Back ve bir söyleşi
Can Bonomo. Birkaç şarkısına şu Eurovision muhabbetinden önce denk gelmiş ve açıkçası o şarkıları sevmemiştim. Malûm, müşkülpesent bir insanım. Eurovision'da Türkiye'yi temsil edeceğini duyunca yeniden şöyle bir göz attım, yine beğenemedim. Eh, Eurovision şarkısını beklemekten başka yapacak bir şey kalmamıştı. Şarkıyı duyduğumda ise ilk tepkim "Aha! Güzel lan! İş yapar bu şarkı" oldu. Çok uzun zamandır ilk defa Türkiye adına Eurovision'a katılacak bir şarkıyı ilk dinleyişte beğendim. 3 dakikalık bir pop şarkısının içine yedirilebilecek kadar Anadolu ruhu, son derece akılda kalıcı bir melodi ve özellikle üfleme çalgıların kattığı tadımlık bir Klezmer havası. Eurovision mantığına son derece uygun bir şarkı. Eleman da sempatik. Daha ne olsun? 1997 yılından bu yana (o yıl Dinle ile Şebnem Paker gitmişti) Türkiye adına Eurovision'a katılan en güzel şarkı.
Şarkı sözleriyle ilgili yapılan yorumlar da tamamen gereksiz. Bir pop şarkısından, hele ki Eurovision'a gidecek bir pop şarkısından ne kadar anlamlı sözler bekleyebilirsiniz ki? Üstelik ben şarkının son kıtasını bildiğin sevdim! Sözler Türkçe olsaydı daha mı iyi olurdu? Olabilir, ama sonuçta Türkçe değil ve üzerinde konuşulması gereken şey "yapılmamış olan" değil, ortadaki mevcut ürün.
***
Bu arada Can Bonomo'yla bu şarkının belirlenmesinden önce yapılmış ve 4 Şubat'ta da İtalyan Eurovision hayranlarının "takıldığı" Esc-Time isimli bir sitede yayımlanmış kısacık İtalyanca bir söyleşi gördüm biraz önce. Hazır elim değmişken onu da çevirip buraya koyayım:
"Esc-Time: Sevgili Can, bizimle bu söyleyişi yapmayı kabul ettiğin için teşekkürler. İlk olarak kendini Esc-Time okuyucularına tanıtır mısın?
Can Bonomo: 24 yaşındayım ve İstanbul'da yaşıyorum. Müzikle uğraşmaya 8 yaşında başladım. Üniversitede sinema, sanat tarihi ve görsel tasarım okudum. Müzisyen olmaya karar verdim ve ilk albümümü 9 ay önce yayımladım.
E: Müzik dünyasına nasıl yakınlaştın?
C: 11 yaşından beri şiir yazıyorum. Onları şarkılara dönüştürmeye karar verdim. Bir çift şarkı kaydettim ve demoyu bir prodüktöre yolladım. Müziğimden hoşlandı ve benimle çalışmaya başladı. 2 yıllık bir süreç içerisinde albümü bitirdik ve yayımladık.
E: Türkiye'yi Eurovision'da temsil etmen için TRT seninle iletişime geçtiğinde nasıl hissettin?
C: 9 gün önceydi [bize cevaplarını gönderdiğinde tarih 11 Ocak'tı]. Böyle önemli bir işin altına girmek beni onurlandırdı ve gururlandırdı. Her şeyden öte bu heyecan verici ve çılgınca.
E: Türkiye Eurovision'da özellikle İngilizce şarkılarla önemli başarılar kazandı. Hangi dilde söyleyeceksin?
C: Stüdyoda halen birkaç şarkı üzerinde çalışıyoruz, ama sanırım İngilizce olacak.
E: Eurovision Şarkı Yarışmasını hiç izledin mi? Daha önceki yıllardan birkaç favori şarkın var mı?
C: Birkaç kere izlemiştim. Favori şarkım Alexander Rybak'ın Fairy Tale'i.
E: Eurovision'dan beklentilerin neler?
C: Ülkemi olabilecek en iyi şekilde temsil etmek. Deneyim kazanmak. Yeni birkaç arkadaş edinmek ve eğlenmek.
E: İnternette seninle ilgili haberleri okuduğumuzda İtalyan kökenli olabileceğini düşündük[*]. Doğru mu?
C: Hayır. Sefarad Yahudisiyim. Bu da demek oluyor ki atalarım 540 yıldan beri Türkler.
E: Gelecek için projelerin var mı? Özellikle Eurovision'a katılımından (belki de zaferinden) sonra.
C: Şu anda yapacağım performansa yoğunlaşmış durumdayım. Henüz gelecek için herhangi bir projem yok."
[*] "Bonomo" soyadının İtalyancada "iyi adam" anlamına gelen "buon uomo" sözcüğüyle olan benzerliği böyle bir düşünce doğurmuş sanırım.
Şarkı sözleriyle ilgili yapılan yorumlar da tamamen gereksiz. Bir pop şarkısından, hele ki Eurovision'a gidecek bir pop şarkısından ne kadar anlamlı sözler bekleyebilirsiniz ki? Üstelik ben şarkının son kıtasını bildiğin sevdim! Sözler Türkçe olsaydı daha mı iyi olurdu? Olabilir, ama sonuçta Türkçe değil ve üzerinde konuşulması gereken şey "yapılmamış olan" değil, ortadaki mevcut ürün.
***
Bu arada Can Bonomo'yla bu şarkının belirlenmesinden önce yapılmış ve 4 Şubat'ta da İtalyan Eurovision hayranlarının "takıldığı" Esc-Time isimli bir sitede yayımlanmış kısacık İtalyanca bir söyleşi gördüm biraz önce. Hazır elim değmişken onu da çevirip buraya koyayım:
"Esc-Time: Sevgili Can, bizimle bu söyleyişi yapmayı kabul ettiğin için teşekkürler. İlk olarak kendini Esc-Time okuyucularına tanıtır mısın?
Can Bonomo: 24 yaşındayım ve İstanbul'da yaşıyorum. Müzikle uğraşmaya 8 yaşında başladım. Üniversitede sinema, sanat tarihi ve görsel tasarım okudum. Müzisyen olmaya karar verdim ve ilk albümümü 9 ay önce yayımladım.
E: Müzik dünyasına nasıl yakınlaştın?
C: 11 yaşından beri şiir yazıyorum. Onları şarkılara dönüştürmeye karar verdim. Bir çift şarkı kaydettim ve demoyu bir prodüktöre yolladım. Müziğimden hoşlandı ve benimle çalışmaya başladı. 2 yıllık bir süreç içerisinde albümü bitirdik ve yayımladık.
E: Türkiye'yi Eurovision'da temsil etmen için TRT seninle iletişime geçtiğinde nasıl hissettin?
C: 9 gün önceydi [bize cevaplarını gönderdiğinde tarih 11 Ocak'tı]. Böyle önemli bir işin altına girmek beni onurlandırdı ve gururlandırdı. Her şeyden öte bu heyecan verici ve çılgınca.
E: Türkiye Eurovision'da özellikle İngilizce şarkılarla önemli başarılar kazandı. Hangi dilde söyleyeceksin?
C: Stüdyoda halen birkaç şarkı üzerinde çalışıyoruz, ama sanırım İngilizce olacak.
E: Eurovision Şarkı Yarışmasını hiç izledin mi? Daha önceki yıllardan birkaç favori şarkın var mı?
C: Birkaç kere izlemiştim. Favori şarkım Alexander Rybak'ın Fairy Tale'i.
E: Eurovision'dan beklentilerin neler?
C: Ülkemi olabilecek en iyi şekilde temsil etmek. Deneyim kazanmak. Yeni birkaç arkadaş edinmek ve eğlenmek.
E: İnternette seninle ilgili haberleri okuduğumuzda İtalyan kökenli olabileceğini düşündük[*]. Doğru mu?
C: Hayır. Sefarad Yahudisiyim. Bu da demek oluyor ki atalarım 540 yıldan beri Türkler.
E: Gelecek için projelerin var mı? Özellikle Eurovision'a katılımından (belki de zaferinden) sonra.
C: Şu anda yapacağım performansa yoğunlaşmış durumdayım. Henüz gelecek için herhangi bir projem yok."
[*] "Bonomo" soyadının İtalyancada "iyi adam" anlamına gelen "buon uomo" sözcüğüyle olan benzerliği böyle bir düşünce doğurmuş sanırım.
20 Şubat 2012
Duu dun duu duu
Hep söylerim, bir Beatles albümünü ya da şarkısını ne kadar uzun zamandır dinliyor olursanız olun, her yeniden dinleyişinizde "yeni" bir şeyler bulma olasılığınız vardır. İlk defa 10 yıl, 15 yıl, 20 yıl önce dinlediğiniz bir şarkı için bile geçerlidir bu. Bir yerlerde keşfedilmeyi bekleyen küçük bir ayrıntı durur. Ufak bir hata, bir nefes alış sesi, bir gitar notası, dışarıdan gelen tuhaf bir gürültü, armoni vokallerdeki ince bir ayrıntı; bunlardan herhangi biri ya da daha fazlası. Bir de asla keşfetme olanağınız olmayan şeyler vardır. Çünkü bu ikinci gruba girenler ortaya çıkan "son ürün"e dahil değildir. Fakat farklı bir yerde, farklı bir şekilde karşınıza çıkma olasılıkları söz konusudur. Bu gerçekleştiğinde Bülent Ersoy'a bir selam çakmanız, "fevkaladenin fevkinde" demeniz gerekebilir.
İşte Here Comes the Sun'ın kayıtları esnasında George Harrison tarafından çalınmış ufak bir gitar pasajı 1969 yılında şarkının miksajı sırasında dışarıda bırakılmış (bence dışarıda bırakılması iyi bir seçim olmuş, onu tartışmıyorum), George Martin bile hatırlamıyor. Bir belgesel çekimi için George Martin ve Giles Martin'le birlikte konsolun önüne geçen Dhani Harrison, Here Comes the Sun'ın master teybini dinlerken söz konusu kaydın olduğu kanalı açmasa belki hiç duyamayacaktık bu gitar pasajını. Dünyanın sonu olmazdı da, duyduk hoş oldu, onu diyorum. Bâki kalan bu kubbede bir hoş sadâ bıraktı dey mi?
İşte Here Comes the Sun'ın kayıtları esnasında George Harrison tarafından çalınmış ufak bir gitar pasajı 1969 yılında şarkının miksajı sırasında dışarıda bırakılmış (bence dışarıda bırakılması iyi bir seçim olmuş, onu tartışmıyorum), George Martin bile hatırlamıyor. Bir belgesel çekimi için George Martin ve Giles Martin'le birlikte konsolun önüne geçen Dhani Harrison, Here Comes the Sun'ın master teybini dinlerken söz konusu kaydın olduğu kanalı açmasa belki hiç duyamayacaktık bu gitar pasajını. Dünyanın sonu olmazdı da, duyduk hoş oldu, onu diyorum. Bâki kalan bu kubbede bir hoş sadâ bıraktı dey mi?
13 Şubat 2012
Surf's Up - again!
Şu dünyadaki en sevdiğim şarkıyı ("God Only Knows") yapan, şu dünyadaki en sevdiğim birkaç gruptan biri olan The Beach Boys 50. yıldönümleri vesilesiyle hayatta olan üyelerini içerecek şekilde yeniden bir araya gelme kararını 2011 sonlarında duyurmuştu. Yeni bir Beach Boys albümü ve bir dünya turu bizi bekliyordu.
Bu arada ilk canlı performanslarını da dün 54. Grammy ödüllerinde sergileyip efsanevi şarkıları "Good Vibrations"ı söylediler. Onlardan önce ise sevmediğim grup Maroon 5, "Surfer Girl"ü; henüz kendi şarkılarını dinleme fırsatını bulamadığım (daha doğrusu bununla ilgilenmediğim) grup Foster the People, "Wouldn't It Be Nice"ı söylemiş. İzleyelim.
Dünya turunda nerelerde ne zaman konser vereceklerine dair bilgiler ise 15 Şubat'ta açıklanacakmış.
29 Ocak 2012
Paullar Ölü
Gerçek Paul McCartney'in 1966 yılında öldüğünü ve yerine bir benzerinin geçirildiğini herkes bilir. Fakat kimsenin bilmediği bir şey, Paul'un benzerinin de ölüp onun yerine başka bir benzerinin konulduğudur. 2011 yılına kadar ölü Paul'un benzerlerinin toplam sayısı 14 idi. İlginçtir ki Paul'un bütün bu benzerleri Herefordshire'daki bir köyden gelmiştir. Bu köyde yaşayan herkes, kadınlar ve evcil hayvanlar da dahil olmak üzere, inanılmaz bir biçimde gerçek Paul'a benzemekteydi. Öyle ki, 3 numaralı Paul benzeri (Ocak 1968'den Kasım 1968'e kadar görevde kalmıştır) Ryeland cinsi bir koyun idi. The White Album'un bazı parçalarında uzun melemeler duyulabilir, bazı eleştirmenler bunun Yoko Ono'nun kayıt stüdyosuna yaptığı ani baskınlardan kaynaklandığını düşünüyor olsalar da bu doğru değildir. 1966 yılından bugüne kadarki bütün Paul'ların derileri ise Ringo Starr'ın burnunda muhafaza edilmektedir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

