Gürültü isyankârdır, bozguncudur, kavgacıdır. Bu özelliklere sahip olması için, bu özelliklere sahip olmayı kastetmesi gerekmez. Gürültü, bunları istese de istemese de içinde taşır. İktidar gürültüyü sevmez, iktidar gürültüye bir düzen vermek ister, iktidar gürültüyü düzer. Bazen de gürültü kendini düzene uydurur ve iktidarın bir parçası olur.
Müzik, düzenlidir; artık gürültü değildir. Peki ya gürültüyü “düzen” müzik her zaman için bir tahakküm aracı mıdır? “Gürültü”yle “müzik” arasındaki, “kaos”la “düzen” arasındaki ilişki her zaman için saptanabilen bir ilişki midir? Bunu söylemek güç, çünkü gürültü ve müzik arasındaki dönüşümler kaygan bir zemin üzerinde gerçekleşir. Aynı “ses”ler bazen gürültüye, bazen müziğe işaret edebilme kapasitesini içinde taşır.
İnsanın ürettiği “ilk” gürültüler, gelenekler ve dinler (yani iktidar) aracılığıyla düzenlenmiş, “müzik” haline gelmiştir. Çağlar boyunca gürültü ve müzik arasında bir çatışma süregelmiş, kimi zaman gürültü kendi kendini düzmüş, kimi zaman ise iktidar tarafından düzülmüştür.
20. yüzyılda önce kayıt aletleri, ardından radyolar, kişisel kopyalama cihazları “gürültü” kaynağı olmuş; sonrasında endüstri tarafından düzülmüşlerdir. Önce siyah gürültü, ardından 60’ların “genç” gürültüleri, sonrasında “punk” gürültüsü, free caz, rap, techno… hepsi ya kendi arzularıyla (hem kendi arzularıyla) ya da iktidar aracılığıyla (hem de iktidar aracılığıyla) düzülmüştür. Hangi gürültüleri kimlerin düzdüğünü saptamak olanaksızdır; fakat bir düzene sokma/düzene girme olgusu da açıktır.
1990lı yılların sonunda büyük bir “gürültü” daha koptu. İktidar, insanların teknoloji aracılığıyla kurduğu “gürültü ağları”nı düzmeye çalıştı; halen de bu uğraşını sürdürüyor. Önümüzde iki seçenek var: Ya bu gürültü ağları “iktidar"ın emrine girecek ya da insanlar bu gürültünün güzelliğini kaybetmek istemeyecek ve direnip gürültüyü özgür kılacaklar. Eninde sonunda bu "gürültü” yine “müziğe” dönüşecek; ama bu dönüşüm pek çok şeyi belirleyecek: Ya tüm bilgiler, tüm sosyal bağlar, tüm toplum gürültüyü dönüştürüp ondan kurtulan bir düzenin emrine girecek ya da kaosun içindeki düzen, özgürleştirici bir uyumun parçası olacak.
"Whose Is This Song?" isimli Bulgaristan yapımı belgesel, bizim "Kâtibim" ya da "Üsküdar'a Giderken" adıyla bildiğimiz ezginin farklı topraklardaki izini sürmeye çalışıyor. Türkiye'den Yunanistan'a, Arnavutluk'tan Bosna Hersek'e, Makedonya'dan Sırbistan ve Bulgaristan'a kadar pek çok farklı coğrafyada bu ezginin nasıl bir kimlik inşa aracı haline gelmiş olduğunu gösteriyor. Her ülke ezgiyi kendi kimliğine uyarlamış ve farklı amaçlarla kullanır olmuş. "Kâtibim", kimi toplumlar için yalnızca güzel bir aşk şarkısı, kimileri için dini bir şarkı, kimileri içinse milliyetçi duygular uyandıran ve milliyetçiliklerinin bir parçası hâline gelmiş olan bir şarkı olabiliyor.
Belgesel kültür, kimlik ve milliyetçilik meseleleriyle ilgili harika ipuçları içeriyor. Zaman zaman şu meşhur "Sarı Gelin" tartışmasını da akıllara getiriyor. Özellikle filmin ikinci yarısının sonlarına doğru "gerçek sahibi" olduğunu düşündüğümüz bir şarkının başka toplumlar/milletler/etnik gruplar tarafından sahiplenildiği söylemini duymanın bile bizi bir canavar haline getirebileceğini, milliyetçilik/ırkçılık denen illetin nasıl bir zehir olduğunu da gösteriyor.
1950'li yılların sonunda, Amerikalı besteci Henry Brant'in isteği üzerine Carleen Hutchins, yeni bir keman ailesi üzerinde çalışmaya başladı ve 1960'larda bu yeni keman ailesinin tasarımı ve yapımı tamamlandı. Bu yeni keman ailesi, geleneksel viyoline göre bir oktav daha tiz tını verebilen minik soprano viyolinden, yaklaşık 2 metre 15 santimetrelik kontrbasa kadar uzanan bir genişliğe sahipti. Bu yeni keman ailesine "yaylı çalgılar sekizlisi" (violin octet) adı verildi. Kullanılan perde ve akort sistemiyle hem yaylı çalgılar dörtlüsünün tınısal boşlukları doldurulmuş hem de daha geniş bir ses aralığı elde edilmiş oluyordu. Performans esnasında ise yoğun dokulu bir tınıya ulaşılıyordu.
Birkaç gün önce, 7 Ağustos 2009'da hayatını kaybeden Carleen Hutchins toplam altı adet "yaylı çalgılar sekizlisi" üretti; öğrencileri de enstrüman yapımına devam ediyor. Şu anda yaylı çalgılar sekizlisini kullanan iki adet orkestra var. Biri San Diego, Californialı The Hutchins Consort (Carleen Hutchins'in ürettiği enstrümanları kullanıyorlar), diğeri ise Ithaca, New Yorklu The Albert Consort. Buraya eklediğim iki video The Hutchins Consort'un tanıtım videoları. Ortaya çıkan tını gerçekten etkileyici.
Evet istiyor, ama atmam. Adam babamdan yaşlı en nihayetinde, insanın eli gitmez, yazıktır. Yine de onu sivri sözlerimle yaralayabilirim. Carlos Santana bu blogu takip ediyor, biliyorum; çünkü "kalpten" yazıyorum. "Kalpten gelen" şeyleri seviyor Santana, kendisine kan pompalayacağım.
Geçenlerde memlekete konser vermeye geldi, biliyorsunuz. Ben gitmedim, gitmem. Zamanında Abraxas albümüyle Best Of'larını falan döndürmüşlüğümüz vardır da, geçti artık. Bitti o Lale Devri. Gereksiz bir adam olduğuna da inanıyorum ayrıca. Neyse, kendisi gereksizliğini yalnızca müziğiyle değil konuştuklarıyla da kanıtlamayı başardı. Konserden önce basın toplantısı şeyapmış. Demiş ki;
"Ben müziğin kalpten gelmesi gerektiğine inanıyorum. Bugün bilgisayar teknolojisiyle yapılanın müzik olduğuna inanmıyorum. Bence bu hoş bir tür kirlilik gibi... Teknolojiye karşı değilim çünkü eski kafalı bir adam değilim. Ama bir tesisatçının müzik yapmasını istemiyorum, çünkü ben de gidip kimseyi ameliyat edemem. Ben gerçek bir müzisyenim. Bir rengim yok. Müziği su olarak düşünüyorum, içinde tüm renkler var ancak hâlâ berraklığını koruyor."
Bi git abi ya, bi git, bi uzaklaş. "Hoş bir tür kirlilik" kısmını anlayamadım gerçi, çeviri maymunluğu da olabilir; ama zaten oraya takılmadım. Neymiş, "kalpten gelecek"miş müzik, o "gerçek müzisyen"miş, "tesisatçı müzik yapmasın"mış. La bi git. Bu adamlar çok acayip ha. "Tesisatçının kalbinden müzik gelmez", ben bunu not ettim zaten. Müzik eğitimine inanmayan bir insanım, Santana'nın da inandığını düşünmek istemiyorum; sonuçta müziği "sokakta" öğrenmiş bir herif. Tamam babası profesyonel kemancıymış falan, Carlos abi veletken keman çalmayı öğrenmiş vesaire de, formel bir eğitimi yok. Zaten olmasın, formel eğitim baştan aşağı yalan. Hele müzikte hepten yalan. Mesele o değil. Mesele şu ki bu adam profesyonel müzisyenlikten önce bulaşıkçılık yapmış bir adam. "Bulaşıkçı müzik yapmasın" dersem kalbi kırılmaz mı şimdi? Bu adamlar böyle albüm malbüm yapıp meşhur olduktan, kendilerini "efsane" statüsünde olduklarına inandırdıktan sonra bir elitleşiyor, müziği fetişleştiriyor, ona gıcığım.
“Yüksek kültür” ve “popüler kültür” arasındaki, birinin diğerinden daha “değerli” olduğuna ilişkin söylemler artık pek rağbet görmüyor. Adorno'nun “kitle kültürü” eleştirisi pek çok yeni kapı açtıysa da o köprünün altından çok sular aktı. Popüler kültür tüketicisinin tamamen “edilgen aptallar"dan oluştuğu ve bunun "güdüp yönetme” işleyişi içerisinde var olduğuna dair fikirler ciddiye alınabilecek düşünceler olmaktan uzaklaşalı çok oldu. Popüler kültürün üretilme ve tüketilme süreçlerine ilişkin çok daha sağduyulu, derin ve etraflı analizler üretildi. Burada bunlardan bahsetmeyeceğim; bahsetmek istediğim şey bu sefer “popüler kültür"ün içerisinde ortaya çıkan başka bir "seçkinci” tavır.
“Yüksek kültür” savunucularının “popüler kültür"e ilişkin yaklaşımlarını neredeyse kopyalayan bu tavra göre, popüler kültür içerisinde üretilen bazı yapıtlar diğerlerine göre "daha değerli”. Örneğin; “post-rock”, “hip-hop"tan ya da herhangi bir dans müziğinden daha "anlamlı”. Elbette insanlar kendi değer yargıları ve dünya görüşleri ekseninde her konuda belirli tercihler yapıyor; bir filmi diğerinden daha çok beğeniyor, bir müzik türüne diğerine oranla hayatında daha çok yer veriyor, bir kitabı diğerinden daha iyi buluyor. Bu tavır kişisel olarak kaldığı ölçüde herhangi bir soruna da yol açmıyor zaten. Fakat bu tavır her zaman kişisel sınırlar içerisinde kalmıyor. Bu tavır toplumsallaştıkça, başka bireylere yönelen -öyle ya da böyle- bir kültürel dayatma haline geldikçe sorunsallaşmaya başlıyor.
Nasıl ki, işçi sınıfından gelen bir insan bir burjuvadan ya da bir köylü bir aristokrattan “daha değersiz” değilse, yaşamayı biri diğerinden daha çok hak etmiyorsa herhangi bir popüler kültür ürününün de diğerinden “daha değerli”, “daha anlamlı” ya da “var olmayı daha çok hak eden” olarak nitelenmesi bana doğru gelmiyor. Her birinin var oluşu onu takip eden izlerkitlenin ondan kendi anlamlarını yaratmasıyla mümkün olabiliyor. Yani bir kültür ürünü, izlerkitlesinin anlamlandırmasıyla var olabiliyor; eğer bu etkileşim söz konusu olamıyorsa, zaten o kültür ürünü bir anda kendini tarihin çöplüğünde buluyor.
Bu noktada düşündüğüm şey şu: “Yüksek kültür” ve “popüler kültür” ikiliğinin “kültürel değer” açısından anlamsızlığı üzerinde epeyce duruldu. Bu konudaki çalışmalar, özellikle son 30-40 yıldır çok zengin bir literatür oluşturdu. Tabii bu literatüre katkılar da sürecektir. Fakat kültürle ilgili çalışanların bundan sonra popüler kültürün kendi içindeki seçkinci tavırlarla daha fazla ilgilenmeleri oldukça isabetli olabilir.
Birden şunu hatırladım: Lise sona yeni başladığımda, sanırım Kasım ayı civarında bir gün berbere gidip saçlarımı kazıtmıştım. O zamanlar neden böyle bir şey yaptım, hakikaten hatırlamıyorum. Yalnızca berbere gitmiş, berber koltuğuna oturmuş ve "kazıyalım abi" demiştim. O anda berber dükkânındaki herkesin bakışlarını üzerimde hissettiğimi hatırlıyorum. Sonrasında günlerce aynaya bakarken sinir olmuş, "neden kazıttım ki saçları" demiştim. Hatta boktan klasik gitarımı çalmaya çalışırken kafamın gitarın arkasına yansıyan silüetini gördüğümde ağlayayazdığımı anımsarım. Bu kazıtma mevzuundan sonra 2.5 yıldan uzun bir süre boyunca da saçımı hiç kestirmedim; ancak o şekilde telafi edebilmişim herhalde. Yalnız o zamanlar neden kafamı kazıtmak gibi bir şey yaptım, hakikaten hatırlamıyorum. Neyse, en azından 23 yaşımdan itibaren yaklaşık 5 yıldır devam ettirdiğim saç kazıtma alışkanlığına bir hazırlık olmuş.
Kazınım dedim de, midem kazınıyor yahu. Bir şeyler verin de yiyeyim abilerim ablalarım.
Bugün dEUS'um geldi benim, özellikle de In a Bar, Under the Sea'm geldi. Zaman zaman geliyor öyle. Bu adamların bu albümlerinin kasedini zamanında bir müzik marketten çalmıştım ben, evet, bildiğin çalmak. Hırsızlık olarak düşün. O zaman genciz tabii, yaş 17 falan olsun maksimum. Albüm 97'de çıktığına göre sene 98 falandır. Paran az olunca hatta olmayınca ne yapıyorsun? Mecburen çalıyorsun zaman zaman. Valla bu "hırsızlık", mülkiyet meselelerine pek girmeyeyim, tepki toplar düşüncelerim. Bu arada bu yazı suç duyurusu mahiyeti taşır mı? Ayrıca yazdıklarımın gerçek olduğunu nereden biliyorsunuz ki, hiç işte... Laf. In a Bar, Under the Sea'nin dEUS'un en güzel albümü olduğu sanrısı içerisindeyim. Bu sanrıyı iliklerimde hissediyor, köküne kadar yaşıyorum; evet. Ne demekse artık. Yalnız 2005'teki Pocket Revolution'dan sonra takip etmeyi bırakmışım abileri, 2008'de Vanishing Point diye bir albüm daha yapmışlar bu Belçikalı çocuklar, dinlemedim. Is it any good? İyiyse söyleyin dinleyeyim, yoksa hiç uğraştırmayın beni. Tom Barman, Bacardi Coke uzat bakayım bana oradan.
Sizi In a Bar, Under the Sea albümünden birkaç şarkıyla başbaşa bırakmayı planladım. Buyrun, başbaşa kalın; çekildim ben aranızdan.
dEUS - Theme from Turnpike
dEUS - Serpentine
dEUS - Nine Threads
Genelde "slow çalışma"ları seçmişim; ama "hareketli çalışma"lar da var albümde, korkmayın. Bir de bu blogu kopirayt ihlalinden kapatmayın lan :(
Ek: dEUS'la ilgili iğrenç kelime oyunumu da yapmadım bu sefer, gelişme gösteriyorum sanırım.
Son haftalarda bir araştırma zımbırtısı nedeniyle Karayip müziklerine daldım. Ne yalan söyleyeyim daha önce çok fazla Karayip müziği dinlemiş değildim. Hani Güney Amerika (Brezilya, Arjantin, Peru) müziklerini falan dinliyordum da, işin Karayipler kısmına (Jamaika haricinde) pek girmemiştim.
Şimdi bu Karayip adalarının kolonyal geçmişi sebebiyle orada konuşulan üç ayrı dil var: İngilizce, İspanyolca ve Fransızca. Portekizce konuşan ada yok sanırım, bir tek Brezilya konuşuyor Portekizceyi (yamuğum varsa düzelt). Neyse, İspanyolca müziklere çok fazla ısınamıyordum, Portekizcenin tınısını seviyordum da, İspanyolca olmuyordu bir türlü. Sevdiğim yok desem yalan, Peru müziğini severim; ama işte o standart "latin" müziği deli gibi çekmedi beni hiçbir zaman. Yalnız Fransız Antilleri'nde yapılan müziklere hasta oldum. Hem tınılar daha bir çekici, hem de Fransızca çok yakışıyor abi o müziğe. Tabii bildiğin Fransızca değil o, daha değişik bir şey, Creole Fransızcası. Ne İngilizce, ne İspanyolca, olay Fransızcadaymış. Tabii müzikal olarak da farklılıklar yok değil, daha bir "yaz havası" var (nasıl bilimsel tanımlıyorum belli değil). Afrika etkisi de daha fazla tabii. Neyse işte, öyle yani. Karayiplerin Fransızca konuşulan bölgelerinde Creole'lerin yaptığı müzikler çok nefismiş. Al sana birkaç örnek mepeüç koyayım da dinle.
Dur mepeüçten önce biraz daha baygınlık geçirteyim. Zouk'tan bahsedecem.
Zouk bir müzik türü; Martinique olsun Guadeloupe olsun oralarda icra ediliyor. (Abi bir de çok komik, bu Martinik, Guadoloupe falan Fransız toprağı ya, adamlar o yüzden Avrupa Birliği'ne dahil. Allahın Antiller'inde AB toprağı var, ayıp. Elinizde avro varsa alın bakın, arka yüzünde Avrupa haritası var ya hani. Heh. Grek alfabesiyle EURO yazısının hemen sağında bu adaların haritaları var; ama Şengen'e dahil etmemişler adamları. Neyse, böyle parantez olmaz olsun).
Zouk diyorduk. Şimdi zouk deyince Creole'lerden bahsetmek lazım tabii; ama üşeniyorum çok uzun ve karışık bir olay. Özetleyeyim. Senin ülkenin Afrika'da olsun, Amerika'da olsun kolonileri var diyelim zamanında. Sen aslında Avrupalısın, anan baban da Avrupalı; ama bu kolonilerde doğmuşsun. İşte o zaman sana Creole diyorlar. Sonra mesela sen Fransa'nın Afrika'daki kolonilerinde doğmuşsun, bir Afrikalı kız sevmişsin, ona varmışsın falan. Melezleşiyorsun; ama Creole özelliğin de devam ediyor. Zaten "saf" Creole yok. Creole dediğin hep melez.
İşte Fransız Antillerinde bu "melezlik" meselesi pek çok tartışmaya yol açıyor. 1970'lerin sonu, 80'lerin başı gibi ortaya çıkan bu zouk denen müzik de melezleşme meselesine yeni bir politik anlam yüklemiş. Antilli-Creole kimliğini savunmuş ve desteklemiş. Bunu da sözlerinde sadece Creole Fransızcası kullanarak ve enstrümantal bileşiminde etnik hibritlikten yararlanarak (Karayipler, Afrika ve Avrupa etkileri; hepsi birden) yapmış. O zamana kadar Antil-Creolemüziğinin "otantik"liğini tanımlamakta kullanılan kriterleri de değiştirmeye girişmiş, başarmış da üstelik. Zouk'tan önce melezlik "saf olmayan"la, dejenere ve bayağı olanla ilişkilendirilirken, zouk melezleşmeyi olumlu ve zenginleştirici bir süreç olarak desteklemiş ve ona meşruiyet kazandırmaya çalışmış. Tabii herkes bundan memnun olmamış. Hem Creole'lük üzerindeki vurgusu, hem de ırk, temsil ve kimlik siyasetleri gibi konuları ön plana taşıması pek çok tartışmaya neden olmuş. Pek çok kişi zouk'u ve onun temsil ettiği değerleri "dejenere" bulmuş. Mesela Guadeloupe milliyetçileri (komik ama var böyle bir şey) için zouk "yeterince Guadeloupelu" değilmiş ("yetersiz milliyetçi" sözü Fatih Terim'e özgü değil demek). Fakat bu tutucu angutlar ne derse desin bu müziğin "Guadeloupelu" (içinden) olduğu tüm dünya tarafından kabul edilmiş. Sonuçta Guadeloupelu insanlar da ırkların karışımının sonucu, bu müzik de öyle. "Aslında hepimiz öyle değil miyiz?" diye mesajımı da vereyim.
Sıkıldın biliyorum, şu şarkıları dinle açılırsın:
Taxikréol - Mandolin'
Ralph Thamar - Mi Se La Mi Se La - Ralph Thamar by Putumayo on Grooveshark
Kassav' - Rété [Live] Rete by Kassav' on Grooveshark
Kali - L'Histoire du Zouk L'Histoire du Zouk by Kali on Grooveshark
(Genelde sevmediğim 2/4lük ritmi bu müzikte sevdim ya, helal valla bu abilere)
Benim yaşadığım bir ev var (şok edici bir bilgi oldu bu sanırım). Evim giriş katında (sarsıcı bilgiler devam ediyor). Evimin bir balkonu var; balkonun da biri odaya açılan normal balkon kapısı, diğeri parmaklıklı demir kapı olmak üzere iki kapısı var (çok şaşırıyorsunuz, farkındayım).
Bugün bakkala gittim (hadi ya?). Dur şöyle anlatayım.
Bugün bakkala gitmek için evden çıkacağım, kıçımda bir şort var, ceplerini kontrol ettim dışarıdan. İçinde para olduğuna, bunun yanında evin de anahtarı olduğuna kanaat getirdim ve çıktım. Bakkalımla sohbetimi ettim, alışverişi yaptım evime döndüm. Cebimden anahtarı bir çıkardım, baktım ki balkonun anahtarı. Evin anahtarı evde kalmış. Balkona tırmandım, şükürler olsun ki yaz ayı olduğu için içteki kapı kapalı değil (içteki kapı dıştan açılmıyor); ama dıştaki demir kapı kilitli. Cebimde o demir kapının anahtarı var, oh. Açtım balkondan daldım eve. Tip tip baktı yoldan geçenler (evim cadde üzerinde). İnsan böyle durumlarda kendi kendine yüksek sesle konuşuyor, daha bir salak görünüyor.
Balkona tırmanıp, demir kapıyı açmaya çalışan bir angut neredeyse bağırarak şöyle diyor kendi kendine: "Oha be, anahtarı unutmuşum eheh, olacak iş değil ya, neyse ki bu balkonun anahtarı yanımdaymış ahuahua."
O balkonun kapısının anahtarı cebime nereden nasıl girdi, onu anlamadım ben.
Biliyorum hiç ilginç bir anı değil bu, kime ne yazıyorum işte. Belki kendime hatırlatmak istiyorum, belki bana komik geldi, hatırlayıp o anı yeniden yaşamak istiyorum. Allah allah ya. Sıkıcıysam kime ne lan? Etiket falan da yok size, hadi.
Her kültürel grubun belirli müzikal seslere belirli tepkiler verdiğini biliyoruz. Mesela Türkiye kültüründe "yanık" diye bir olgu var. Bir şarkı "yanık" bir şekilde söyleniyorsa bu toprakların insanları o şarkıyı ve sesin niteliğini çok beğeniyorlar, duygulanıyorlar, hatta ağlıyorlar. Bu "yanık" meselesi üzerine Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Müzik Bilimleri bölümünden Doç. Dr. Ayhan Erol'un güzel bir çalışması var: http://www.musicstudies.org/first%20issue/FULL/Associative_Structure_EROL(86-96).pdf
Bu çalışmada Devrim Kaya'nın seslendirdiği Yeşil Kurbağalar isimli türkü üzerinden nefis bir kültürel analiz yapılmış. Videoda da insanların türküye dair duygusal tepkilerini net bir şekilde görebiliyoruz:
Burada türküyü dinleyen insanların yarattığı anlamlar yalnızca estetik anlamlar olmanın ötesine geçiyor ve farklı duygu ve düşünceler uyandırarak farklı hisler oluşmasına neden oluyor. Bu türküyü yurtdışında verdiği bir konferansta da dinleten Ayhan Erol, Anadolu topraklarıyla kültürel bir bağlantısı olmayan katılımcıların türküyü estetik olarak çok beğendiklerini, adeta hayran kaldıklarını; fakat ağlamak ve benzeri duygusal tepkiler vermediklerini belirtiyor.
Açık söyleyeyim, ben de bu türküyü beğeniyor olmama rağmen dinlerken öyle "hisleniyor" falan değilim. Peki bütün bunları neden yazdım?
Biraz önce bir Cajun müziği örneği dinledim. Cajunların (Louisiana, ABD'de yaşayan Fransızca konuşan etnik topluluk) geleneksel bayramlarından olan Mardi Gras esnasında icra edilen bir şarkı bu. Açtım videoyu, dinlemeye başladım, kemancı çocuk önce ağır bir tempoyla çalmaya başladı. Arkasından da akordeon, gitar ve vokal girdi. İşte o akordeonun girdiği noktada içimi bir ürperme aldı ve gözlerim doldu. İnanılmaz etkilendim. "Acaba Cajun kökenlere mi sahibim?" diye bir an düşünmedim değil. Buyrun siz de izleyin (adamın sesi de pek "yanık" -bizim anlayışımıza göre-):