16 Temmuz 2007

Indie Camiasının Eli Şimdi de Türkülerimize Uzandı

Indie Pop yapan Bears isimli utanmaz grubun bir şarkısı var: Still Alright. Bears'in kendine müzisyen diyen üyeleri, şarkılarındaki giriş melodisini, yüzyıllar boyunca Anadolu'da kâh acıyla kâh neşeyle, yaşayarak damıttığımız, benliğimizle yoğurduğumuz türkülerimizden biri olan Zeytinyağlı Yiyemem Aman'ın nakarat kısmından apartıvermiş.

Buyrun belgeler:



15 Temmuz 2007

Hareketli Çalışma vs. Duygusal Çalışma

Bazı albümlere bakıyorum, albümün belli bir noktaya kadar olan gidişatında "hareketli çalışma"lar ve "slow çalışma"lar gayet dengeli giderken; hatta hareketli çalışmaların belirgin bir üstünlüğü varken, son 3-4 şarkıya geldiğimizde baştan aşağı slow, hatta slow-ötesi/bayık "çalışma"lar sarıyor albümü. Ha, baştan aşağı slow çalışmalardan mürekkep albümlere sözüm yok, onların misyonu o. Fakat belli bir noktaya kadar hareketli ve slow çalışmaların dengesi gayet güzel bir şekilde ayarlanmışken albümün sonlarındaki bir sürü şarkının bu kadar slow olmasına karşıyım. Arka arkaya bir sürü şarkının hareketli, bir sürü şarkının slow olmasına da karşıyım. Dengeli dağıtın arkadaşım.

Sponsored by Kral TV.

9 Temmuz 2007

İyi Bir Ev Ekonomisti Olmanın 10 Altın Kuralı

Konu nerden ve nasıl gelişti hatırlamıyorum da, geçen gün Ayça'yla ev ekonomisi mevzuuna dalıvermişiz. Üniversitelerin (sanıyorum sadece Açıköğretim Fakültesi'nde var?) Ev Ekonomisi bölümünden mezun olmanın nasıl bir şey olduğuna dair konuşurken, ev ekonomisi denen nanenin kendisinin nasıl bir şey olduğuna giriverdik.


Vardığımız sonuç şu: İyi bir "ev ekonomisti" markette dolaşırken birdenbire mum boyaydı, pipetti, bu tip şeyleri satın almaz. Biz ev ekonomisinden anlamıyoruz, evet.

1 Temmuz 2007

Albüm: Paul McCartney - Memory Almost Full

[Hear Music; 2007]

Paul McCartney'in her yeni albümünü ilk dinleyişimde büyük bir hayalkırıklığı yaşıyorum. Hayır, bunun sebebi Paul'un kötü müzik yapmış olması değil, benim beklentilerim. Klasik müzikle, avant-garde müzikle, elektronik müzikle derin bir şekilde ilgilenen Paul McCartney'den popüler kayıtlarında da her seferinde inanılmaz bir derinlik bekliyorum. Halbuki Macca, klasik müzikti, elektronik müzikti; bu tip çalışmalarını bir yandan ayrıca yapıp yayımlıyor. Popüler albüm kayıtlarının da saf "pop" olmasına özen gösteriyor, durum bundan ibaret. Sonra sonra albümleri dinledikçe, "Evet ya." diyorum, "Böyle olması daha güzel." 

5 Haziran 2007'de yayımlanan Memory Almost Full, Paul'un Wings kariyeri de dahil olmak üzere 21. solo albümü. Tabii işin içine film müziklerini, klasik müzik albümlerini, elektronik/deneysel işlerini, canlı albümlerini falan katarsak 40'ları buluyoruz, katmayalım; onları ayrı bir kategoride değerlendirelim. 

Starbucks
'ın Hear Music şirketinin yayımladığı ilk albüm olan Memory Almost Full'u her Starbucks şubesinden satın alabiliyoruz, satın almak istemiyorsak oturup bir kahve içip dinliyoruz falan. Tabii bunlar işin magazin yanı. İyi mi olmuş, kötü mü olmuş çok da düşünmek istemiyorum. Paul her zaman bu tip şeyler yapıyor zaten, biz onu öyle seviyoruz. Peki, albüm müzikal anlamda nasıl? 

Paul McCartney
 bu albümde prodüktör olarak David Kahne ile çalışmış. Albümü ilk dinlediğimde yaşadığım hayalkırıklığından sonra "Keşke Chaos and Creation in the Backyard'da olduğu gibi Nigel Godrich'le mi çalışsaydı acaba?" diye düşündüm bir müddet. Artık böyle düşünmüyorum, Kahne ile çalışması daha iyi olmuş. Chaos and Creation in the Backyard çok güzel bir albümdü, evet. Ancak albümü dinlerken bile Paul McCartney ve Nigel Godrich'in egolarının çatışmasını hissedebiliyordunuz. Memory Almost Full'da açık bir Paul McCartney baskınlığı ve saf Paul McCartney popu var. Öyle böyle değil, bu pop kendini delice özletmeye ve dinletmeye kâdir bir pop. 

Şimdi, bu albümde ilgili pek çok yerde yine The Beatles benzetmeleri falan yapılmış. 6 yaşımdan beri Beatles dinliyorum; albümde melodik anlamda "Beatles tarzı" diyebileceğimiz herhangi bir şarkı yok. Evet bazı noktalardaki düzenlemeler, ufak tefek oyunlar falan Beatles'ı anımsatıyor olabilir; ancak müzikal anlamda bir Beatles göndermesi yapmak pek de mümkün değil. Zaten hiçbir Beatle, solo albümlerinde Beatles'a dair bir ışık yakalayabilmiş değildi. Hepsinin çok güzel, şahane solo işleri de var; ama hayır, Beatles ayrı bir büyüydü, o hissi hiçbir şey veremiyor doğal olarak.

Albüme dair Beatles referansı veremiyoruz, peki. Ama Paul'un Beatles sonrası işlerine yönelik pek çok referans da verebiliyoruz. Ever Present Past, Only Mama Knows, Vintage Clothes, That Was Me gibi şarkılar adeta 70'lerde yapılmış Wings şarkıları gibi tınlıyor. Albümün bütünündeki geri vokaller de Wings vokalleri gibi. Denny Laine gelmiş de geri vokal yapmış sanki. Albümden yayımlanan ilk 45'lik Dance Tonight müzikal açıdan 2001 tarihli Paul McCartney 45'liği Freedom havasında. Müzikal açıdan tamam da, şükürler olsun sözler bakımından hiçbir benzerlik yok. See Your Sunshine 1989 model Paul McCartney'i anımsattı bana. Flowers in the Dirt albümündeki gibi sanki yanına Elvis Costello gelmiş de beraber takılmışlar gibi bir durum. Gratitude, Paul'un 93'ten 2001'e kadar yaptığı albümlerdeki havayı takip ediyor. You Tell Me, belki de albümdeki en zamansız ve en klasik Paul McCartney baladı. Ağırlıklı olarak akustik gitarların sürüklediği, melodisiyle kalp acıtan bir şarkı. Her albümüne en az birkaç tane serpiştirirdi Paul bunlardan; bu sefer daha ekonomik davranmış. 

Birbirine bağlanarak albümü kapatan son 4 şarkıyı (Feet in the Clouds, House of Wax, End of the End, Nod Your Head) The Beatles'ın Abbey Road albümünün B yüzündeki meşhur medley'e benzeten terbiyesizleri buradan kınıyorum. Tamam hoş şarkılar; ama sırf albümü kapatıyor ve birbirine bir medley misali bağlanıyorlar diye bunları kalkıp da müzik tarihinin en muhteşem, en yüksek, en yüce, en ulaşılmaz noktalarından biri (belki de birincisi olan) "Abbey Road'un B yüzü"ne benzetmek de ne oluyor? Bu son 4 şarkıdan en başarılıları 1971 tarihli Wings albümü Ram'deki işlere benzeyen Feet in the Clouds ve acayip derecede Live and Let Die'ı anımsatarak albümün kapanışını yapan Nod Your Head. Bu 4 şarkının ve kanımca albümün de en başarısız şarkısı ise House of Wax. Tamam belki bugün yapılan bir sürü albümdeki en güzel şarkı bile House of Wax'ten daha kötü olabilir; ancak konu başlığımız Paul McCartney olunca "Abi be, öyle gitar sololarıyla, bilmemnelerle uzatmayaydın ya bu şarkıyı. Ne o, David Gilmour albümü mü dinliyoruz." demeden de duramıyorum. 

Yazının başından beri "Beatle'ların sololarında The Beatles referanslarına hayır!" diye slogan atıp duruyorum (ki aslında böyle bir şey dediğim yok); ancak geldik Mister Bellamy'ye. Direkt bir Beatles göndermesi yapmayacağım, yanılıyorsunuz. Yalnız şöyle bir durum var ki, Mister Bellamy, deneysellik açısından (dikkat edin, sadece "deneysellik açısından" dedim) bir Beatles şarkısıymışçasına ilerliyor ve bence albümün en güzel ve en başarılı şarkısı. Hani Paul'un her yeni albümünü ilk defa dinlerken bir beklentiye girdiğimden bahsetmiştim ya; Mister Bellamy bu beklentiyi fazlasıyla karşılayan bir şarkı. Şahanesin Paul.

"Şu şöyle olmuş, bu böyle olmuş" diye yazıp durdum; fakat bu yazdıklarımdan albümün kötü olduğu gibi bir çıkarıma varanı da dövmeyi kendime borç bilirim. Paul McCartney ki, şu dünyada en çok takdir ettiğim müzisyendir. İnsan bir müzisyeni bu kadar sevince hep daha fazlasını bekliyor ister istemez. Paul yarın bana ağzında tuttuğu kuşla beraber gelse, kalkıp ona "Ah be Paul'cuğum, ellerine sağlık da baksana kuşun tüylerinden bir tanesini koparayazmışsın." falan diyeceğimden korkuyorum. O yüzden beni çok da ciddiye almayın. 

Gayet güzel, gayet mis, oturup defalarca dinlenebilirliği olan bir albüm. Hayatımın sonuna kadar - diğer Paul McCartney albümleri gibi - bunu da kimbilir kaç kere dinleyeceğim, tanrı bilir.

30 Haziran 2007

Şarkı: Architecture in Helsinki - Heart It Races (2007)

2004 tarihli ilkalbümleri Fingers Crossed'la "Hmm"lattıran, hemen ertesi yıl yayımladıkları In Case We Die'la da "Vay canına! Bunlar harika!" tepkisini vermemize sebep olan Architecture in Helsinki'nin yeni albümü Places Like This CD formatında 13 Ağustos'ta yayımlanıyormuş; ancak online olarak satıştaymış. İlk 45'lik Heart It Races ise 5 Haziran'da piyasaya sürülmüş.


Heart It Races'in, daha önceki Architecture in Helsinki albümlerindeki şarkılarla benzeştiği yönler olsa da, bu 45'lik grubun diğer şarkılarına göre oldukça farklı özellikler taşıyor. Architecture in Helsinki'nin daha önceki şarkılarındaki çalgısal çok katmanlılık ve orkestrasyona burada rastlayamıyoruz. Elbet yine değişik değişik aletler ve sesler kullanmış bu abiler/ablalar; ancak şarkı, diğer Architecture in Helsinki işlerine göre daha düz, daha vektörel işliyor ve Architecture in Helsinki'nin diğer şarkılarında rastladığımız değişkenlik burada söz konusu değil. Buradaki katmanlılık, orkestrasyondan ziyade, saniyeler ilerledikçe şarkıya eklemlenen seslerin devamlılığıyla sağlanmış.

Şarkıyı yoğun olarak Karayip ritimleri ve Afrika çalgıları sürüklüyor. Daha önceki işlerinde de elektronik seslere oldukça önemli bir yer veren Architecture in Helsinki, burada şarkıyı bazı vurmalı çalgılar dışında tamamen elektronik seslerle oluşturmuş. Heart It Races, belki de daha önceki Architecture in Helsinki çalışmalarına nazaran sıradan dinleyici için daha rahat nüfuz edilebilir bir şarkı olmuş.

Bahsettiğim bütün bu farklılıklara direkt olumsuz bir anlam yüklediğim düşünülmesin. Yalnızca yeni 45'liğin grubun daha önce yaptıklarından daha farklı olduğunu belirtme ihtiyacımdan kaynaklanıyor bu kadar bıdı bıdı. Yine de yeni albümün tamamı bu yönde ilerliyorsa eski Architecture in Helsinki'yi özleyeceğim demektir; fakat bu albümün daha önceki albümlerde olduğu gibi epey bir çeşitlilik içereceğini düşünüyor, Places Like This'i de diğer Architecture in Helsinki albümleri kadar seveceğimi varsayıyorum. Şimdilik. Dinleyene kadar.

Şarkının videosunun uzun hali şu:



Bir de kısa versiyonu var, sanıyorum müzik kanallarında da bu kısa versiyon çalınıyor:

29 Haziran 2007

Şarkı: The Coral - Who's Gonna Find Me (2007)

Bilmiyorum daha önce 90'lı yıllarda Britanya'dan çıkan en iyi, en güzel grubun bana göre Supergrass olduğunu söylemiş miydim; söylemediysem söyleyeyim. Madem bunu söyledim, 2000'lerdeki Britanyalı favorimin de The Coral olduğunu belirtmeden geçmeyeyim.

Liverpoollu grup The Coral, 2001 tarihli ilk 45'likleri Shadows Fall ve 2002 tarihli ilk albümleri The Coral'dan bu yana "yeni psychedelic akım"a dair mis gibi örnekler sunmakta (örnek sunmak da ne demekse; şarkı yapıyor, albüm yapıyor işte arkadaşım).

2002 tarihli ilk albümlerinden sonra her yıl bir albüm yaparak (gerçi 2004'ü bir "mini albüm"le geçiştirdiler; ama olsun) bizi mutluluğa sürüklüyorlardı. 2006'da bir ara verdiler, o yıl albüm malbüm yayımlamadılar; fakat 2007'yi boş geçemezlerdi. Yeni albümleri Roots and Echoes Ağustos ayının 6'sında yayımlanıyor. Albümün ilk 45'liği Who's Gonna Find Me ise dijital ortamda 23 Temmuz'da, basılı olarak 30 Temmuz'da piyasada. Videosu şimdiden ortalıkta:





İlk albümlerinden bu yana 60'lı yıllar estetiğine "modern tatlar katarak", zaman zaman The Byrds artistlikleri, zaman zaman The Zombies esintileri, zaman zaman The Clash hırçınlığıyla bizi bizden alıyorlardı. Etkilenim kaynaklarının 60'lar başı Merseybeat müziği, 60'lı yıllar Ska'sı, psychedelic/acid rock, Ennio Morricone tarzı hareketler, The Beach Boys tarzı armoniler, Strawberry Alarm Clock tarzı klavyeler, The Beatles tarzı melodiler, Love tarzı güzellikler, Frank Zappa tarzı sapkınlıklar falan olduğu da sen ben tarafından anlaşılıyordu.


Roots and Echoes'dan yayımlanacak ilk 45'lik de grubun bu tip davranışlarının sürdüğünü gösteriyor. Bu davranışları konser alanlarında görmek istiyoruz tabii. Albüm kapağındaki grup da sanki The Coral değil, 60'larda kalmış bir Folk/Rock grubu falan gibi görünüyor. Daha önceki The Coral albüm ve 45'lik kapaklarında rastladığımız Psychedelic dalgalar yerini böyle bir şeye bırakmış. İlk 45'lik ve kapaktan aldığım izlenime göre de albüm, Folk/Rock süslü bir Neo-Psychedelia albümü olacağa benziyor.

Albüm ilk işlerinden bu yana The Coral'la çalışan, Shack grubunun davulcusu Alan Wills'in plak şirketi Deltasonic'ten yayımlanıyor. Deltasonic de ayrıca incelenmesi gereken bir plak şirketi aslında. 2000'lerde Liverpool'dan çıkan pek çok harika şey bize bu kanaldan ulaşmış.

Neyse, biz albümü bekleyedururken şimdilik elimizdeki şarkıyla yetinelim.

18 Haziran 2007

Şarkı: Mika - Relax (Take It Easy) (2007)


Mika ilginç bir adam. Albümü o kadar eklektik ki içinde her tarz müziğe rastlayabiliyoruz. Bu yaz, 80'li yıllar, Relax (Take It Easy)'yle birlikte 2007'ye taşınacakmış gibi görünüyor. Cutting Crew'ün meşhur 80'ler parçası (I Just) Died in Your Arms Tonight'ın akorları üzerinde yürüyen şarkı, bir yandan Erasure'ın nefis synthesizer popunu da anımsatıyor. 80'lerin bu tarz şarkıları, neşeli olmasının yanında nedense bana hep melankolik bir duygu da verir. Synthesizer'ların o soğuk tonları yüzünden mi desem, ne desem bilemiyorum. Haydi Mika, söyle yavrum.

Video:

17 Haziran 2007

Albüm: Amy Winehouse - Back to Black

[Republic; 2006]

Son zamanlarda R&B’nin en güzel örneklerinin önemli bir kısmı Birleşik Krallık’tan çıkıyor. Bunu rahatlıkla söyleyebilirim. Corinne Bailey Rae buna güzel bir örnekse Amy Winehouse da başka bir örnek. Hatta -kanımca- daha güzel bir örnek.

1983 doğumlu Amy Winehouse, taksi şoförü bir baba ve eczacı bir annenin çocuğu. Amcalarının çoğu ve anne tarafının neredeyse tamamı profesyonel caz müzisyenlerinden mürekkep. Çocukluğunda Ella Fitzgerald, Dinah Washington gibi popüler caz vokalistlerini dinleyip durmuş. Sonra sonra Amerikan R&B ve Hip-Hop’ına merak salmış.

İlk albümü Frank’i 2003 yılında yayımlayan Amy Winehouse, platin seviyesinde satılan bu albüm sayesinde özellikle kendi memleketinde çok popüler bir isim olmuş. Frank’te caz tınılarını pop ve R&B’yle gayet güzel bir şekilde sentezleyen Winehouse önemli bir şöhret kazanınca magazin basını da kendisiyle sürekli uğraşıp durmuş. “Acaba medyanın bu tutumu Amy Winehouse’un ağzına sıçacak mı?” şeklinde endişelere gark olan dinleyiciler 2006'nın sonunda yayımlanan Back to Black'le birlikte rahatlamış.


Back to Black’e kadar bu insandan haberim bile yoktu. Birkaç ay önce Ayça tarafından “Bak, Amy Winehouse; dinle!” şeklinde dürtülmemle beraber tanıdım bu kadını. Önce Back to Black’i dinledim ve “Vay be, kadın 60’ların R&B’sini nasıl da modernize etmiş, nasıl da güzel şarkılar yapmış yahu!” dedim içimden. Sonra Frank’i dinledim, Back to Black kadar beğenmemekle birlikte gayet başarılı bir albüm olduğunu da kabul ettim.

Amy Winehouse, Back to Black’te caz tınılarından vazgeçip kendini olduğu gibi geçmiş zaman R&B’sine ve Soul’a vermiş; tabii ki modern R&B dokunuşlarıyla cilalayarak. Bu değişimde ilk albümdeki prodüktör Salaam Remi’nin, yerini Mark Ronson’a bırakmasının da etkisi büyük. Berry Gordy’nin kulakları çınlasın, Winehouse o dönemlerde ortaya çıksaydı anında Motown Records’la sözleşme imzalardı.

Back to Black, Rehab’le açılıyor ve sözleriyle ilk referansı da veriyor: "They tried to make me go to rehab I won't go go go, I'd rather be at home with Ray." Ray dediği, bizim Ray. Charles olan hani. Şarkıdaki piyano riff’i de 50’lerin Doo Wop melodilerine sağlam bir selam. Albümde Doo Wop’a başka bir selam da Wake Up Alone’da çakılıyor.

You Know I’m No Good albümden yayımlanan ilk 45’likti. Gerçekten nefis bir seçim. Şarkının ana yapısı 60’lar sonu Motown Sound’una nefis bir funky (kıvrak desek?) ritim verilerek oluşturulmuş. Gitarların kırık ve eski tınlayan tonu da ayrı bir güzellik. Me & Mr. Jones (Fuckery) handiyse Clyde McPhatter dinlermiş gibi hissettiriyor. 50’ler sonu R&B’si bu kadar mı güzel modernleştirilir be kadın!

Amy Winehouse, Just Friends’de “Ben Karayip müziğinden de anlarım arkadaş.” diyor ve erken dönem Ska müziği ritminin üzerine güzel güzel şakıyor. He Can Only Hold Her de Karayip referanslı olmakla birlikte, nakaratla beraber yürüyen “da-da-da-da-huu” şeklindeki geri vokaller ve o sırada üflenen nefesliler Motown’ın en önemli artistlerinden biri olan Smokey Robinson’ın müziğini anımsatıyor. Davulun sağladığı modern R&B sadası da “‘Olmuş’ bu sentez, arkadaş.” dedirtiyor içten içe.

Albümün de adını aldığı şarkı olan Back to Black, Amy Winehouse’un 60’ların kız gruplarının müziğine ve Phil Spector tarzı “Brill Building Pop” işlerine de hiç yabancı olmadığını gösteriyor bize. Bu kadının The Shangri-Las’ı ve The Ronettes’i çok sevdiğine dair bahse girmeye hazırım.

Uzunçalardaki Motown Sound referansları da bitmek bilmiyor bir yandan: Bir Smokey Robinson baladıymışçasına akıp giden Love Is a Losing Game bunlara bir örnek. Albümü kapatan Addicted da neredeyse 1968 yılına ait bir Marvin Gaye şarkısı. Utanmasam albüm adı verip You’re All I Need falan da diyeceğim (utanmamışım, evet). Tears Dry on Their Own ise albümdeki en açık göndermeyi içeriyor: 1967 tarihli Marvin Gaye hiti Ain’t No Mountain High’ın düzenlemesiyle açılıyor şarkı. Vokal melodisi dışındaki her şey Ain’t No Mountain High Enough’la birebir. Bir süre sonra şarkı biraz daha farklı bir yere de gidiyor doğal olarak; ama bir bütün olarak bakacak olursak Tears Dry on Their Own baştan aşağı Ain’t No Mountain High Enough’ın altyapısı üzerinde şekilleniyor.

Konu R&B olunca sürekli bir yerlere referans vermeden duramadığımın farkındayım. Zaman zaman bana da itici gelebiliyor bu habire referans verme durumu; ama ne olursa olsun kökenler her zaman önemli. Söz konusu müzikler yapılmasaydı ortada Back to Black gibi güzel bir albüm olmazdı. Her şeyin ötesinde Amy Winehouse bu referansları şarkılarının içinde kendisi bile verirken (en güzel örnek Tears Dry on Their Own) ben vermeyip de ne yapayım.

Back to Black su gibi akan bir albüm. Kıvrak davul ritimleri, güçlü ve sağlam baslar, her saniye kulaklarımızı şenlendiren bakır üflemeler, özlem duyduğumuz geri vokaller falan; hayat ne tuhaf...

14 Haziran 2007

Şarkı: Shout Out Louds - Tonight I Have to Leave It (2007)

Sisli, yağmurlu ve olabildiğince az güneşli kuzey ikliminin görüldüğü İsveç'te yetişen bandolarımızdan biri olan Shout Out Louds'un ilkalbümü Howl Howl Gaff Gaff'i sevmiş; zamanında epey döndürmüş idik. Özellikle Please Please Please, The Comeback ve Oh, Sweetheart kendini bolca dinletmişti.

Indie Pop'u 60'lı yıllar estetiğiyle harmanlayıp içine bir miktar çember pop baharatı ekleyen grubun ikinci albümü Our Ill Wills 30 Nisan'da sessiz sedasız yayımlanmış bile (en azından benim için sessiz sedasız oldu; çünkü yeni haberim oldu). Albümün ilk 45'liği Tonight I Have to Leave It bana The Cure'un neşeli şarkılarını anımsattı. Hoş olmuş, tebrik ediyoruz.

Video:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...