Indie Pop yapan Bears isimli utanmaz grubun bir şarkısı var: Still Alright. Bears'in kendine müzisyen diyen üyeleri, şarkılarındaki giriş melodisini, yüzyıllar boyunca Anadolu'da kâh acıyla kâh neşeyle, yaşayarak damıttığımız, benliğimizle yoğurduğumuz türkülerimizden biri olan Zeytinyağlı Yiyemem Aman'ın nakarat kısmından apartıvermiş. Buyrun belgeler:
Bazı albümlere bakıyorum, albümün belli bir noktaya kadar olan gidişatında "hareketli çalışma"lar ve "slow çalışma"lar gayet dengeli giderken; hatta hareketli çalışmaların belirgin bir üstünlüğü varken, son 3-4 şarkıya geldiğimizde baştan aşağı slow, hatta slow-ötesi/bayık "çalışma"lar sarıyor albümü. Ha, baştan aşağı slow çalışmalardan mürekkep albümlere sözüm yok, onların misyonu o. Fakat belli bir noktaya kadar hareketli ve slow çalışmaların dengesi gayet güzel bir şekilde ayarlanmışken albümün sonlarındaki bir sürü şarkının bu kadar slow olmasına karşıyım. Arka arkaya bir sürü şarkının hareketli, bir sürü şarkının slow olmasına da karşıyım. Dengeli dağıtın arkadaşım. Sponsored by Kral TV.
Konu nerden ve nasıl gelişti hatırlamıyorum da, geçen günAyça'yla ev ekonomisi mevzuuna dalıvermişiz. Üniversitelerin (sanıyorum sadece Açıköğretim Fakültesi'nde var?) Ev Ekonomisi bölümünden mezun olmanın nasıl bir şey olduğuna dair konuşurken, ev ekonomisi denen nanenin kendisinin nasıl bir şey olduğuna giriverdik.
Vardığımız sonuç şu: İyi bir "ev ekonomisti" markette dolaşırken birdenbire mum boyaydı, pipetti, bu tip şeyleri satın almaz. Biz ev ekonomisinden anlamıyoruz, evet.
Paul McCartney'in her yeni albümünü ilk dinleyişimdebüyük bir hayalkırıklığı yaşıyorum. Hayır, bunun sebebiPaul'un kötü müzik yapmış olması değil, benim beklentilerim. Klasik müzikle, avant-garde müzikle, elektronik müzikle derin bir şekilde ilgilenenPaul McCartney'den popüler kayıtlarında da her seferinde inanılmaz bir derinlik bekliyorum. HalbukiMacca, klasik müzikti, elektronik müzikti; bu tip çalışmalarını bir yandan ayrıca yapıp yayımlıyor. Popüler albüm kayıtlarının da saf "pop" olmasına özen gösteriyor, durum bundan ibaret. Sonra sonra albümleri dinledikçe, "Evet ya." diyorum, "Böyle olması daha güzel."
5 Haziran 2007'de yayımlananMemory Almost Full,Paul'unWingskariyeri de dahil olmak üzere 21. solo albümü. Tabii işin içine film müziklerini, klasik müzik albümlerini, elektronik/deneysel işlerini, canlı albümlerini falan katarsak 40'ları buluyoruz, katmayalım; onları ayrı bir kategoride değerlendirelim.
Starbucks'ınHear Musicşirketinin yayımladığı ilk albüm olanMemory Almost Full'u herStarbucksşubesinden satın alabiliyoruz, satın almak istemiyorsak oturup bir kahve içip dinliyoruz falan. Tabii bunlar işin magazin yanı. İyi mi olmuş, kötü mü olmuş çok da düşünmek istemiyorum.Paulher zaman bu tip şeyler yapıyor zaten, biz onu öyle seviyoruz. Peki, albüm müzikal anlamda nasıl?
Paul McCartneybu albümde prodüktör olarakDavid Kahneile çalışmış. Albümü ilk dinlediğimde yaşadığım hayalkırıklığından sonra "KeşkeChaos and Creation in the Backyard'da olduğu gibiNigel Godrich'le mi çalışsaydı acaba?" diye düşündüm bir müddet. Artık böyle düşünmüyorum,Kahneile çalışması daha iyi olmuş.Chaos and Creation in the Backyardçok güzel bir albümdü, evet. Ancak albümü dinlerken bilePaul McCartneyveNigel Godrich'in egolarının çatışmasını hissedebiliyordunuz.Memory Almost Full'da açık birPaul McCartneybaskınlığı ve safPaul McCartneypopu var. Öyle böyle değil, bu pop kendini delice özletmeye ve dinletmeye kâdir bir pop.
Şimdi, bu albümde ilgili pek çok yerde yineThe Beatlesbenzetmeleri falan yapılmış. 6 yaşımdan beriBeatlesdinliyorum; albümde melodik anlamda "Beatlestarzı" diyebileceğimiz herhangi bir şarkı yok. Evet bazı noktalardaki düzenlemeler, ufak tefek oyunlar falanBeatles'ı anımsatıyor olabilir; ancak müzikal anlamda birBeatlesgöndermesi yapmak pek de mümkün değil. Zaten hiçbirBeatle, solo albümlerindeBeatles'a dair bir ışık yakalayabilmiş değildi. Hepsinin çok güzel, şahane solo işleri de var; ama hayır,Beatlesayrı bir büyüydü, o hissi hiçbir şey veremiyor doğal olarak.
Albüme dairBeatlesreferansı veremiyoruz, peki. AmaPaul'unBeatlessonrası işlerine yönelik pek çok referans da verebiliyoruz.Ever Present Past,Only Mama Knows,Vintage Clothes,That Was Megibi şarkılar adeta 70'lerde yapılmışWingsşarkıları gibi tınlıyor. Albümün bütünündeki geri vokaller deWingsvokalleri gibi.Denny Lainegelmiş de geri vokal yapmış sanki. Albümden yayımlanan ilk 45'likDance Tonightmüzikal açıdan 2001 tarihliPaul McCartney45'liğiFreedomhavasında. Müzikal açıdan tamam da, şükürler olsun sözler bakımından hiçbir benzerlik yok.See Your Sunshine1989 model Paul McCartney'i anımsattı bana.Flowers in the Dirtalbümündeki gibi sanki yanınaElvis Costellogelmiş de beraber takılmışlar gibi bir durum.Gratitude,Paul'un 93'ten 2001'e kadar yaptığı albümlerdeki havayı takip ediyor.You Tell Me, belki de albümdeki en zamansız ve en klasikPaul McCartneybaladı. Ağırlıklı olarak akustik gitarların sürüklediği, melodisiyle kalp acıtan bir şarkı. Her albümüne en az birkaç tane serpiştirirdiPaulbunlardan; bu sefer daha ekonomik davranmış.
Birbirine bağlanarak albümü kapatan son 4 şarkıyı (Feet in the Clouds,House of Wax,End of the End,Nod Your Head)The Beatles'ınAbbey Roadalbümünün B yüzündeki meşhurmedley'e benzeten terbiyesizleri buradan kınıyorum. Tamam hoş şarkılar; ama sırf albümü kapatıyor ve birbirine birmedleymisali bağlanıyorlar diye bunları kalkıp da müzik tarihinin en muhteşem, en yüksek, en yüce, en ulaşılmaz noktalarından biri (belki de birincisi olan) "Abbey Road'un B yüzü"ne benzetmek de ne oluyor? Bu son 4 şarkıdan en başarılıları 1971 tarihliWingsalbümüRam'deki işlere benzeyenFeet in the Cloudsve acayip derecedeLive and Let Die'ı anımsatarak albümün kapanışını yapanNod Your Head. Bu 4 şarkının ve kanımca albümün de en başarısız şarkısı iseHouse of Wax. Tamam belki bugün yapılan bir sürü albümdeki en güzel şarkı bileHouse of Wax'ten daha kötü olabilir; ancak konu başlığımızPaul McCartneyolunca "Abi be, öyle gitar sololarıyla, bilmemnelerle uzatmayaydın ya bu şarkıyı. Ne o,David Gilmouralbümü mü dinliyoruz." demeden de duramıyorum.
Yazının başından beri "Beatle'ların sololarındaThe Beatlesreferanslarına hayır!" diye slogan atıp duruyorum (ki aslında böyle bir şey dediğim yok); ancak geldikMister Bellamy'ye. Direkt birBeatlesgöndermesi yapmayacağım, yanılıyorsunuz. Yalnız şöyle bir durum var ki,Mister Bellamy, deneysellik açısından (dikkat edin, sadece "deneysellik açısından" dedim) birBeatlesşarkısıymışçasına ilerliyor ve bence albümün en güzel ve en başarılı şarkısı. HaniPaul'un her yeni albümünü ilk defa dinlerken bir beklentiye girdiğimden bahsetmiştim ya;Mister Bellamybu beklentiyi fazlasıyla karşılayan bir şarkı. ŞahanesinPaul.
"Şu şöyle olmuş, bu böyle olmuş" diye yazıp durdum; fakat bu yazdıklarımdan albümün kötü olduğu gibi bir çıkarıma varanı da dövmeyi kendime borç bilirim.Paul McCartneyki, şu dünyada en çok takdir ettiğim müzisyendir. İnsan bir müzisyeni bu kadar sevince hep daha fazlasını bekliyor ister istemez.Paulyarın bana ağzında tuttuğu kuşla beraber gelse, kalkıp ona "Ah bePaul'cuğum, ellerine sağlık da baksana kuşun tüylerinden bir tanesini koparayazmışsın." falan diyeceğimden korkuyorum. O yüzden beni çok da ciddiye almayın.
Gayet güzel, gayet mis, oturup defalarca dinlenebilirliği olan bir albüm. Hayatımın sonuna kadar - diğerPaul McCartneyalbümleri gibi - bunu da kimbilir kaç kere dinleyeceğim, tanrı bilir.
2004 tarihli ilkalbümleriFingers Crossed'la "Hmm"lattıran, hemen ertesi yıl yayımladıklarıIn Case We Die'la da "Vay canına! Bunlar harika!" tepkisini vermemize sebep olanArchitecture in Helsinki'nin yeni albümüPlaces Like ThisCD formatında 13 Ağustos'ta yayımlanıyormuş; ancak online olarak satıştaymış. İlk 45'likHeart It Racesise 5 Haziran'da piyasaya sürülmüş.
Heart It Races'in, daha öncekiArchitecture in Helsinkialbümlerindeki şarkılarla benzeştiği yönler olsa da, bu 45'lik grubun diğer şarkılarına göre oldukça farklı özellikler taşıyor.Architecture in Helsinki'nin daha önceki şarkılarındaki çalgısal çok katmanlılık ve orkestrasyona burada rastlayamıyoruz. Elbet yine değişik değişik aletler ve sesler kullanmış bu abiler/ablalar; ancak şarkı, diğerArchitecture in Helsinkiişlerine göre daha düz, daha vektörel işliyor veArchitecture in Helsinki'nin diğer şarkılarında rastladığımız değişkenlik burada söz konusu değil. Buradaki katmanlılık, orkestrasyondan ziyade, saniyeler ilerledikçe şarkıya eklemlenen seslerin devamlılığıyla sağlanmış.
Şarkıyı yoğun olarak Karayip ritimleri ve Afrika çalgıları sürüklüyor. Daha önceki işlerinde de elektronik seslere oldukça önemli bir yer verenArchitecture in Helsinki, burada şarkıyı bazı vurmalı çalgılar dışında tamamen elektronik seslerle oluşturmuş.Heart It Races, belki de daha öncekiArchitecture in Helsinkiçalışmalarına nazaran sıradan dinleyici için daha rahat nüfuz edilebilir bir şarkı olmuş.
Bahsettiğim bütün bu farklılıklara direkt olumsuz bir anlam yüklediğim düşünülmesin. Yalnızca yeni 45'liğin grubun daha önce yaptıklarından daha farklı olduğunu belirtme ihtiyacımdan kaynaklanıyor bu kadar bıdı bıdı. Yine de yeni albümün tamamı bu yönde ilerliyorsa eskiArchitecture in Helsinki'yi özleyeceğim demektir; fakat bu albümün daha önceki albümlerde olduğu gibi epey bir çeşitlilik içereceğini düşünüyor,Places Like This'i de diğerArchitecture in Helsinkialbümleri kadar seveceğimi varsayıyorum. Şimdilik. Dinleyene kadar.
Şarkının videosunun uzun hali şu:
Bir de kısa versiyonu var, sanıyorum müzik kanallarında da bu kısa versiyon çalınıyor:
Bilmiyorum daha önce 90'lı yıllarda Britanya'dan çıkan en iyi, en güzel grubun bana göreSupergrassolduğunu söylemiş miydim; söylemediysem söyleyeyim. Madem bunu söyledim, 2000'lerdeki Britanyalı favorimin deThe Coralolduğunu belirtmeden geçmeyeyim.
Liverpoollu grupThe Coral, 2001 tarihli ilk 45'likleriShadows Fallve 2002 tarihli ilk albümleriThe Coral'dan bu yana"yeni psychedelic akım"a dair mis gibi örnekler sunmakta (örnek sunmak da ne demekse; şarkı yapıyor, albüm yapıyor işte arkadaşım).
2002 tarihli ilk albümlerinden sonra her yıl bir albüm yaparak (gerçi 2004'ü bir "mini albüm"le geçiştirdiler; ama olsun) bizi mutluluğa sürüklüyorlardı. 2006'da bir ara verdiler, o yıl albüm malbüm yayımlamadılar; fakat 2007'yi boş geçemezlerdi. Yeni albümleriRoots and EchoesAğustos ayının 6'sında yayımlanıyor. Albümün ilk 45'liğiWho's Gonna Find Meise dijital ortamda 23 Temmuz'da, basılı olarak 30 Temmuz'da piyasada. Videosu şimdiden ortalıkta:
İlk albümlerinden bu yana 60'lı yıllar estetiğine "modern tatlar katarak", zaman zamanThe Byrdsartistlikleri, zaman zamanThe Zombiesesintileri, zaman zamanThe Clashhırçınlığıyla bizi bizden alıyorlardı. Etkilenim kaynaklarının 60'lar başıMerseybeatmüziği, 60'lı yıllarSka'sı,psychedelic/acid rock,Ennio Morriconetarzı hareketler,The Beach Boystarzı armoniler,Strawberry Alarm Clocktarzı klavyeler,The Beatlestarzı melodiler,Lovetarzı güzellikler,Frank Zappatarzı sapkınlıklar falan olduğu da sen ben tarafından anlaşılıyordu.
Roots and Echoes'dan yayımlanacak ilk 45'lik de grubun bu tip davranışlarının sürdüğünü gösteriyor. Bu davranışları konser alanlarında görmek istiyoruz tabii. Albüm kapağındaki grup da sankiThe Coraldeğil, 60'larda kalmış birFolk/Rockgrubu falan gibi görünüyor. Daha öncekiThe Coralalbüm ve 45'lik kapaklarında rastladığımızPsychedelicdalgalar yerini böyle bir şeye bırakmış. İlk 45'lik ve kapaktan aldığım izlenime göre de albüm,Folk/Rocksüslü birNeo-Psychedeliaalbümü olacağa benziyor.
Albüm ilk işlerinden bu yanaThe Coral'la çalışan,Shackgrubunun davulcusuAlan Wills'in plak şirketiDeltasonic'ten yayımlanıyor.Deltasonicde ayrıca incelenmesi gereken bir plak şirketi aslında. 2000'lerdeLiverpool'dan çıkan pek çok harika şey bize bu kanaldan ulaşmış.
Neyse, biz albümü bekleyedururken şimdilik elimizdeki şarkıyla yetinelim.
Mika ilginç bir adam. Albümü o kadar eklektik ki içinde her tarz müziğe rastlayabiliyoruz. Bu yaz, 80'li yıllar, Relax (Take It Easy)'yle birlikte 2007'ye taşınacakmış gibi görünüyor. Cutting Crew'ün meşhur 80'ler parçası (I Just) Died in Your Arms Tonight'ın akorları üzerinde yürüyen şarkı, bir yandan Erasure'ın nefis synthesizer popunu da anımsatıyor. 80'lerin bu tarz şarkıları, neşeli olmasının yanında nedense bana hep melankolik bir duygu da verir. Synthesizer'ların o soğuk tonları yüzünden mi desem, ne desem bilemiyorum. Haydi Mika, söyle yavrum.
Son zamanlardaR&B’nin en güzel örneklerinin önemli bir kısmı Birleşik Krallık’tan çıkıyor. Bunu rahatlıkla söyleyebilirim.Corinne Bailey Raebuna güzel bir örnekseAmy Winehouseda başka bir örnek. Hatta -kanımca- daha güzel bir örnek.
1983 doğumluAmy Winehouse, taksi şoförü bir baba ve eczacı bir annenin çocuğu. Amcalarının çoğu ve anne tarafının neredeyse tamamı profesyonel caz müzisyenlerinden mürekkep. ÇocukluğundaElla Fitzgerald,Dinah Washingtongibi popüler caz vokalistlerini dinleyip durmuş. Sonra sonra AmerikanR&BveHip-Hop’ına merak salmış.
İlk albümüFrank’i 2003 yılında yayımlayanAmy Winehouse, platin seviyesinde satılan bu albüm sayesinde özellikle kendi memleketinde çok popüler bir isim olmuş.Frank’te caz tınılarını pop veR&B’yle gayet güzel bir şekilde sentezleyenWinehouseönemli bir şöhret kazanınca magazin basını da kendisiyle sürekli uğraşıp durmuş. “Acaba medyanın bu tutumuAmy Winehouse’un ağzına sıçacak mı?” şeklinde endişelere gark olan dinleyiciler 2006'nın sonunda yayımlananBack to Black'le birlikte rahatlamış.
Back to Black’e kadar bu insandan haberim bile yoktu. Birkaç ay önceAyçatarafından “Bak,Amy Winehouse; dinle!” şeklinde dürtülmemle beraber tanıdım bu kadını. ÖnceBack to Black’i dinledim ve “Vay be, kadın 60’larınR&B’sini nasıl da modernize etmiş, nasıl da güzel şarkılar yapmış yahu!” dedim içimden. SonraFrank’i dinledim,Back to Blackkadar beğenmemekle birlikte gayet başarılı bir albüm olduğunu da kabul ettim.
Amy Winehouse,Back to Black’te caz tınılarından vazgeçip kendini olduğu gibi geçmiş zamanR&B’sine veSoul’a vermiş; tabii ki modernR&Bdokunuşlarıyla cilalayarak. Bu değişimde ilk albümdeki prodüktörSalaam Remi’nin, yeriniMark Ronson’a bırakmasının da etkisi büyük.Berry Gordy’nin kulakları çınlasın,Winehouseo dönemlerde ortaya çıksaydı anındaMotown Records’la sözleşme imzalardı.
Back to Black,Rehab’le açılıyor ve sözleriyle ilk referansı da veriyor:"They tried to make me go to rehab I won't go go go, I'd rather be at home withRay."Raydediği, bizimRay.Charlesolan hani. Şarkıdaki piyanoriff’i de 50’lerinDoo Wopmelodilerine sağlam bir selam. AlbümdeDoo Wop’a başka bir selam daWake Up Alone’da çakılıyor.
You Know I’m No Goodalbümden yayımlanan ilk 45’likti. Gerçekten nefis bir seçim. Şarkının ana yapısı 60’lar sonuMotown Sound’una nefis birfunky(kıvrak desek?) ritim verilerek oluşturulmuş. Gitarların kırık ve eski tınlayan tonu da ayrı bir güzellik.Me & Mr. Jones (Fuckery)handiyseClyde McPhatterdinlermiş gibi hissettiriyor. 50’ler sonuR&B’si bu kadar mı güzel modernleştirilir be kadın!
Amy Winehouse,Just Friends’de “Ben Karayip müziğinden de anlarım arkadaş.” diyor ve erken dönem Ska müziği ritminin üzerine güzel güzel şakıyor.He Can Only Hold Herde Karayip referanslı olmakla birlikte, nakaratla beraber yürüyen “da-da-da-da-huu” şeklindeki geri vokaller ve o sırada üflenen nefeslilerMotown’ın en önemli artistlerinden biri olanSmokey Robinson’ın müziğini anımsatıyor. Davulun sağladığı modernR&Bsadası da “‘Olmuş’ bu sentez, arkadaş.” dedirtiyor içten içe.
Albümün de adını aldığı şarkı olanBack to Black,Amy Winehouse’un 60’ların kız gruplarının müziğine vePhil Spectortarzı “Brill Building Pop” işlerine de hiç yabancı olmadığını gösteriyor bize. Bu kadınınThe Shangri-Las’ı veThe Ronettes’i çok sevdiğine dair bahse girmeye hazırım.
UzunçalardakiMotown Soundreferansları da bitmek bilmiyor bir yandan: BirSmokey Robinsonbaladıymışçasına akıp gidenLove Is a Losing Gamebunlara bir örnek. Albümü kapatanAddictedda neredeyse 1968 yılına ait birMarvin Gayeşarkısı. Utanmasam albüm adı veripYou’re All I Needfalan da diyeceğim (utanmamışım, evet).Tears Dry on Their Ownise albümdeki en açık göndermeyi içeriyor: 1967 tarihliMarvin GayehitiAin’t No Mountain High’ın düzenlemesiyle açılıyor şarkı. Vokal melodisi dışındaki her şeyAin’t No Mountain High Enough’la birebir. Bir süre sonra şarkı biraz daha farklı bir yere de gidiyor doğal olarak; ama bir bütün olarak bakacak olursakTears Dry on Their Ownbaştan aşağıAin’t No Mountain High Enough’ın altyapısı üzerinde şekilleniyor.
KonuR&Bolunca sürekli bir yerlere referans vermeden duramadığımın farkındayım. Zaman zaman bana da itici gelebiliyor bu habire referans verme durumu; ama ne olursa olsun kökenler her zaman önemli. Söz konusu müzikler yapılmasaydı ortadaBack to Blackgibi güzel bir albüm olmazdı. Her şeyin ötesindeAmy Winehousebu referansları şarkılarının içinde kendisi bile verirken (en güzel örnekTears Dry on Their Own) ben vermeyip de ne yapayım.
Back to Blacksu gibi akan bir albüm. Kıvrak davul ritimleri, güçlü ve sağlam baslar, her saniye kulaklarımızı şenlendiren bakır üflemeler, özlem duyduğumuz geri vokaller falan; hayat ne tuhaf...
Sisli, yağmurlu ve olabildiğince az güneşli kuzey ikliminin görüldüğü İsveç'te yetişen bandolarımızdan biri olan Shout Out Louds'un ilkalbümü Howl Howl Gaff Gaff'i sevmiş; zamanında epey döndürmüş idik. Özellikle Please Please Please, The Comeback ve Oh, Sweetheart kendini bolca dinletmişti.
Indie Pop'u 60'lı yıllar estetiğiyle harmanlayıp içine bir miktar çember pop baharatı ekleyen grubun ikinci albümü Our Ill Wills 30 Nisan'da sessiz sedasız yayımlanmış bile (en azından benim için sessiz sedasız oldu; çünkü yeni haberim oldu). Albümün ilk 45'liği Tonight I Have to Leave It bana The Cure'un neşeli şarkılarını anımsattı. Hoş olmuş, tebrik ediyoruz.