7 Haziran 2007

Diley Diley


İngilizcenin sevdiğim özelliklerinden biri şu: Anadili İngilizce olan insanlar diyelim ki yeni bir buluş yapıyorlar, bir teknik geliştiriyorlar, bilmemne yapıyorlar; sonra da var olan bir sözcüğü alıp o tekniği de aynı sözcükle isimlendiriyorlar. Tabii her zaman böyle yapmıyorlar, bir sürü sözcük üretiyorlar, türetiyorlar; bunları da seviyoruz, hatta bunları çok seviyoruz. Ancak zaman zaman "Ne kasacam olm, hadi adı bu olsun işte." şeklinde kolaycılığa da kaçıyorlar, kaçsınlar. İki türlü de güzel.

Neyse, saçmalamayı kesip asıl konuya geleyim:

Delay, "gecikme" anlamına geldiği gibi ses kayıtlarında kullanılan bir tekniği de belirtiyor. Diyelim ki bir abi gitar çalıp kaydediyor, sonra sese onlarca ya da yüzlerce milisaniyelik bir gecikme vererek (yüzlerce deyince sanki çoook uzun bir süreden bahsediyormuşum gibi duruyor; ama sonuçta milisaniyeden bahsediyoruz, saniyenin binde biri arkadaşım) aynı sesin tekrarlanmasını sağlıyor. Delay mevzuu şurada gayet güzel bir şekilde uzun uzun açıklanmış.

Bu tekniğin özellikle vokallerde, sağ ve sol kanal olmak üzere kullanılışına bayılıyorum. Diyelim ki abimiz ya da ablamız şarkıyı söylüyor misler gibi. Sonra sevgili ses mühendisi ya da ses teknisyeni alıyor bu vokalleri, tamamına ya da bir kısmına, bir gecikme, bir delay veriyor. Sonrasında bir de sağ kanala delaysiz halini, sol kanala da küçük bir gecikmeli halini koydu muydu gayet güzel oluyor (isterseniz kanalları değiştirebilirsiniz, salladım ben öyle). Tekniğin özünde mühendis arkadaşımız şarkıcının sesini, ikincisinde çok minik bir gecikmeyle, kayıt cihazına iki kere göndermiş oluyor. Bu durum şarkıyı dinleyen mahlûkat üzerinde, sanki şarkıdaki vokaller üstüste iki kere kaydedilmişçesine bir etki yaratmış oluyor.

Kullanın, kullandırın.

(grafik)

6 Haziran 2007

Şarkı: The Who - Baba O'Riley (1971)

Baba N'aber?

The Who'nun 1971 tarihli Who's Next albümünde bulunan (ki bu albüm bence pek çoklarının düşündüğü gibi Who'nun en iyi albümü falan değil, mod müziğinden kopup fazla Hard Rock'laştıkları nokta -albüm hakkındaki görüşümü de belirtmeden duramıyorum; neyse, işte bu albümdeki) Baba O'Riley isimli şarkıyı etnik karadeniz müziği/laz müziği yapan birileri mutlaka kavırlamalı.

Şarkıyı başından sonuna kadar sürükleyen, synthesizer'ın arpejitör özelliği marifetiyle elde edilen o arpej, bildiğin kemençe neredeyse. Tonu da kemençeye benziyor; ama asıl, içerisindeki o enerji resmen kemençenin enerjisi. Kemençeyle çalınması handiyse gereklilik olan bir arpej, bir melodi. Hatta şarkının sonlarına doğru giren Balkan müziği esintili keman melodileri de, yapılacak olan kavır içerisinde Kafkas müziği tavrıyla yorumlandı mıydı, oldu bu iş derim.

Buyrun dinleyin:





1 Haziran 2007

Şimdi ve Burada (*)

Monterey Pop

Birçoğumuz festivalleri seviyor; hatta onlara bayılıyoruz. Bu yaz İstanbul’da düzenlenecek olan festivaller de Türkiye’yi bu açıdan cennete çevirecek gibi görünüyor. Gelen bütün müzisyenleri sevmek durumunda olmasak bile bunca ismi görebilecek şansa sahip olmak heyecan verici. Dünya üzerindeki ilk geniş kapsamlı popüler müzik festivalini ise bundan 40 yıl öncesine tarihliyoruz: 1967 yılında gerçekleştirilen Monterey Uluslararası Pop Festivali.

60’lı yıllar genç insanların müzikle dünyayı değiştirebileceklerine, dünyayı değiştiremeseler bile gidişatı müspet yöne çevirebileceklerine derinden inandıkları yıllardı. O dönem içerisinde bunun mümkün olmadığını düşünen, kimimizin “karamsar”, kimimizin “gerçekçi” olarak niteleyedurduğu insanlar da vardı; ama onları, en azından bu yazı içerisinde, görmezden gelirmiş gibi yapalım. Saçlarımızda çiçekler, üstümüzde başımızda rengarenk giysiler ve cozurdattığımız gitarlarımızla dört bir yana sevgiyi, aşkı, börtü böceği savuralım.

Kaliforniya’nın Monterey şehrinde 1958 yılından beri bir caz festivali düzenleniyordu. Caz müzik bir sanat akımı olarak kabul görmüştü artık. Pop müziğin de - özellikle Beatles’ın öncü işleriyle - bu yola girmekte olduğu görülüyor, 1967 yazının “çiçek çocuklar”ın etkisiyle bir sevgi ve aşk yazı olacağı hissediliyordu. Bu ortamda Dunhill Records prodüktörü Lou Adler, Monterey Caz Festivali’nden de ilham alarak bir pop müzik festivali düzenlemeye karar vermiş, yanına Mamas & the Papas’dan John Phillips’i alarak organizasyon işlerine girişmişti. Adler, bu fikrin ilk olarak Mama Cass Elliot, John Phillips ve Paul McCartney’le rock & roll müziğinin bir sanat biçimi olarak kabul görmeyişi üzerine yapılan bir sohbetten doğduğunu belirtiyor. Bu isimler rock müziği bir sanat biçimi olarak meşru kılmak için böyle bir festival düzenlemeye karar veriyorlar.

16-18 Haziran 1967’de, toplamda 200.000 kadar müzik dinleyicisinin katıldığı ve “Aşk Yazı”nın belki de doruk noktası olan Monterey Pop Festivali’nde müzisyenler herhangi bir ücret talep etmeksizin çalmıştı. Festival, gâvurun “charity” dediği olguyu müzikle bağdaştırmanın ilk örneklerinden biriydi. The Monterey Pop Foundation isimli bir dernek kurulmuş, festivalin tüm geliri bu derneğe bağışlanmıştı. Halen festivalle ilgili materyal satışından elde edilen gelir burada toplanıyor ve Los Angeles Free Clinic, LA Children’s Museum, UCLA Children’s Hospital gibi kurumlara maddi destek sağlanıyor.

Festivalde folk, caz, soul, R&B, blues, psychedelia, pop, rock ve hatta Hint müziği gibi pek çok alandan müzisyen bir araya getirilmişti. Janis Joplin’in kendini ciddi anlamda gösterdiği ilk yerdi burası. Jimi Hendrix aynı dönemde İngiltere’de oldukça meşhurdu; ancak Birleşik Devletler’de pek tanınmıyordu. Monterey - onu konser listesine dahil etmek için büyük çaba harcayan Paul McCartney’in de yardımıyla - ABD’yi Jimi Hendrix isimli bir gitaristin varlığından haberdar etti. Festival sayesinde The Who, ABD’deki ilk konserini verdi; Jefferson Airplane tüm ABD’de tanınır bir grup haline geldi. Otis Redding beyaz ağırlıklı bir dinleyici topluluğu önündeki ilk önemli konserini burada verdi ve geceden sonra büyük bir yıldızdı. Monterey farklı yerlerden gelen bu müzisyenlerin tanışmaları için önemli bir mekân işlevi gördü.

Konsere katılacak olup katılamayan isimler de en az orada bulunanlar kadar mühimdi: The Beatles’ın Monterey’de sahne alacağı söylentileri almış yürümüştü, her zaman olduğu gibi böyle bir konserin en büyük heveslisi Paul McCartney’di. Ancak bir yıl kadar önce konsere ve tura çıkmayı tamamen bırakma kararı alan Beatles’ın diğer üyeleri buna sıcak bakmadı. The Beach Boys’un performansı son anda iptal edilmişti. Buna sebep olarak gösterilen iki durum vardı: Birincisi, o tarihlerde Carl
Wilson
’ın “vicdani ret” davasının görülüyor olması, ikincisi ise Smile albümü henüz tamamlanamadığı için Brian Wilson’ın konsere çıkmak istemeyişiydi.


Donovan ve The Rolling Stones, uyuşturucu bulundurmaları sebebiyle İngiltere’de tutukluydular; vize almakta zorlandıkları için de ABD’ye girişlerde problem yaşıyorlardı. Smokey Robinson festivalin seçici kurulunda olmasına karşın Monterey’de sahne alamadı. Bunun sebebi Motown Records’un sahibi Berry Gordy’nin Motown’a bağlı hiçbir müzisyenin festivalde yer almasına izin vermiyor oluşuydu. Festivalin seçici kurulu tarafından Cream’e de bir teklif iletilmişti; ancak menajerleri bunu reddetmiş, üstelik gruba birkaç yıl boyunca bu tekliften söz etmemişti bile. Eric Clapton’ın bunu öğrendiğinde küplere bindiğini tahmin etmek zor olmasa gerek.

Festival, bir grubun doğuşuna, bir grubun da yok oluşuna tanık oldu. The Byrds üyesi David Crosby, Byrds’le beraber verdiği son konserlerden birine çıktı; aynı zamanda Buffalo Springfield’la da çaldı. Crosby’nin Buffalo Springfield’la çalması Crosby, Stills, Nash & Young’ın temellerini attı. Mamas & the Papas ise Monterey’de sondan bir önceki konserini verdi. Festival öncesinde The Who’nun Pete Townshend’i ve Jimi Hendrix arasında da ateşli bir tartışma yaşandı. Pete Townshend, Who’nun Jimi Hendrix’ten sonra sahne almasını istemiyordu, Jimi Hendrix de aynı şekilde Who’dan sonra çalmak istemiyordu. Organizatörlerden John Phillips konuyu yazı-tura atmak marifetiyle çözdü.

Rock müziğin gidişatının yön değiştirmesinde ve sanatsal yönünün gelişmesinde Monterey Pop Festivali önemli bir rol oynadı. Festivale katılan/katılmayan pek çok grup bu festival sayesinde artık daha özgürdü; çünkü Monterey, insanların popüler müziğe bakışının farklılaşmasında önemli bir rol oynamıştı. Popüler müzisyenler albüm kapaklarından prodüksiyonlarına, şarkılarından kullandıkları müzik aletlerine kadar pek çok konuda daha rahattılar.

Monterey sayesinde rock müzik yeni bir müzik aletiyle de tanıştı. 1966 yılında Robert Moog tarafından geliştirilen Moog synthesizerlar, elektronik müziğin öncülerinden Paul Beaver ve Bernie Krause tarafından tanıtılmak üzere Monterey’e getirildi. Monterey’deki pek çok grubun ilgisini çeken enstrüman kısa bir süre sonra bu gruplar tarafından kullanılmaya başlanarak müzik dünyasında tanındı. Moog günümüzde de birçok müzisyen tarafından kullanılan, özel takipçileri bulunan, efsane haline gelmiş bir çalgı.
Festival, müzik alanındaki ilklerin yanında sinema alanında da bir ilke şahit olmuştu. Özellikle belgesel filmlerine aşina olduğumuz yönetmen Don Alan Pennebaker, sinema tarihinin ilk konser filmini burada çekti. Monterey Pop gibi yaratıcı bir şekilde isimlendirilen filmin yönetmeni Pennebaker: “Monterey’den önce bir konser filminin ne demek olduğunu bilmezdim. Kimse bilmezdi. Böyle bir şey yoktu.” diyor ve ekliyor; “Monterey, Amerikan kültüründe olağandışı bir ana tekabül eder. Müziğe, uyuşturuculara ve her şeye yansıyan yeni bir özgürlük anlayışı havada dolaşıyordu; tıpkı yaklaşan bir kasırganın habercisi gibi.”

1 yıl kadar sonra Monterey Pop Festivali’nin ikincisi yapılmak istendi, şehrin yöneticileri buna izin vermedi. 1969 yılında ise Monterey’nin organizatörlerine festivali yeniden düzenlemeleri için bir teklif sunuldu, bu sefer de organizatörler kabul etmedi. 1967 yılındaki atmosfer kısa bir süre içerisinde değişmişti. En ufak bir olumsuzluğun, bir ölümün, yaralanmanın, tutuklanmanın, herhangi bir şiddet gösterisinin, hatta bir dozaşımı olayının bile yaşanmadığı Monterey’den sonra festival düzenlemenin bedelleri artmıştı. Güvenliği sağlamak eskisi kadar kolay değildi. 1967’nin naif ruhu uçup gitmişti artık, bundan sonraki başka hiçbir festival Monterey’ye benzeyemezdi.

Monterey Uluslararası Pop Festivali tüm rock müzik festivallerinin atası olmasına rağmen verdiği duygu bakımından diğerlerine göre epey farklıydı. İki yıl sonraki Woodstock, Monterey’nin aksine (her ne kadar “zorunlu kalınarak” ücretsiz olsa da) ticari amaçlarla gerçekleştirilmişti. Daha çok insana ve daha çok eğlenceye sahip olmasına karşın Monterey’deki huzuru, rahatlığı ve aile hissiyatını içerememişti. Yıllar sonra düzenlenen Live Aid, yardım amaçlı bir festival olsa bile Monterey’deki samimiyeti ve naifliği hissettirmekten çok uzaktı.

Hippilere her zaman sıcak bakamasam da Monterey panayır alanındaki insanların sevgiye, barışa ve çiçeklere olan saf inancı, içimdeki olumsuz fikirleri bir kenara atmamı sağlıyor ve o “aşk cemaati”ne okkalı bir selam çakmaktan kendimi alamıyorum. Zamanın ruhunu harikulade bir şekilde yansıtan Monterey, “Aşk Yazı”nın kırkıncı yıldönümünde “ruhu olan zamanlar”a her daim ihtiyaç duyduğumuzu hatırlatıyor.


(*) Bant, Haziran 2007

24 Mayıs 2007

The Autistics feat. The Spastics

Kimi şahane insanlar parmaklarında ne marifetler gizliyor. Klişe olayım; 10 parmağında 10 marifet. Aslında deminden beri Paint vasıtasiyle çizmeye çalışıyorum; ancak başaramadım, yamuk yumuk oldu. Şimdi başka programları da yüklemek etmek lazım, o yüzden sadece anlatmakla yetineceğim.

The Autistics güzel bir grup. Indie olsun, alternative olsun, ne bileyim psychedelic olsun, her tür müziği icra edebiliyorlar. Sağ elin baş parmağı davul çalıyor, işaret parmağı vokalist, orta parmak klavyeci, yüzük parmağı basçı (basist deyince daha artistik oluyor aslında), serçe parmak ise gitarist. Çoğu zaman The Spastics'le beraber çalıyorlar. The Spastics sol elim, güzel elim mantığıyla çalışıyor. Davulda baş parmak, basta işaret parmağı, piyano ve vokalde orta parmak, nefesli çalgılarda (oh, brass section) yüzük parmağı, yaylı çalgılarda ise (string section, suyundan da) serçe parmak dizilimiyle takılıyorlar. The Spastics'in müziğinde barok pop, çember pop etkileri oldukça yoğun; ancak The Autistics'le işbirliği yaptıklarında her türlü müziğe uyum sağlayabiliyorlar.

Çalışma prensibine gelince: Bu grupların sahibi insanımız hangi enstrümanların çalmasını istiyorsa çalgının sahibi olan parmağı düz bir şekilde tutuyor, çaldırmak istemediği enstrümanları ise aya tabir ettiğimiz avuç içine doğru kapatıyor. Görüldüğü üzre basit bir çalışma prensibi var. Seviyoruz bu parmakları, bayılıyoruz.

15 Mayıs 2007

Ne Kadar Da Göndermecisiniz Rüya Hanım

Bu sabah gördüğüm bir rüya kafamda sorumsu bir şey oluşmasına sebep oldu: İnsan bir süre önce bir rüya görmüş olsun; ancak o rüyayı hiçbir şekilde hatırlamıyor, daha önce de hiç hatırlamamış, gördüğünün farkına varmamış olsun. Aradan zaman geçtikten sonra başka bir rüya içerisinde eski rüyadan, o eski rüyada gerçekleşmiş bir olaydan (tabi ki gerçekmişçesine) bahsetsin. Uyandıktan sonra "Ahanda ben demin gördüğüm rüyada eski bir rüyamdan bahsettim ve o eski rüyayı şimdi hatırladım; şöyle şöyleydi böyle böyleydi." desin. Bu mümkün müdür?

Bu durum tamamen beynin rüyada kurguladığı bir rüyaya yada beynin rüyada kurguladığı bir olaya mı delalet eder, yoksa öyle bir rüya gerçekten görülmüş müdür?

Tabii ki yeni görülen rüya içerisinde, hatırlanan eski rüyadaki olayın bir rüya değil, gerçek olduğu düşünülüyor. "Rüyasal gerçek dünya" tabir ettiğimiz pek sevgili arkadaşımız kendisi.

Var mıdır böyle bir şey, rüya şeysi soruyorum hemen silicem.

1 Mayıs 2007

Albüm: The Apples in Stereo - New Magnetic Wonder

[Elephant 6; 2007]


Bize Beulah, Neutral Milk Hotel, The Essex Green, Of Montreal, Olivia Tremor Control, The Ladybug Transistor gibi isimleri tanıtan Elephant 6 kolektifini seviyoruz. Bu kolektifin indie müzik dünyasına kazandırdığı bir grup da The Apples in Stereo.

Elephant 6'teki diğer gruplar gibi The Apples in Stereo da Neo-Psychedelia olarak etiketlenebilecek bir müzik yapıyor. En önemli etkilenim kaynakları tabi ki The Zombies, The Beatles, The Beach Boys, The Kinks gibi 60'lı yıllarda psychedelia'ya bir şekilde bulaşmış olan gruplar. Bunun yanında Sonic Youth, My Bloody Valentine gibi grupların gürültüsünü de zaman zaman yanlarına alıyorlar, pek de iyi ediyorlar.

İlk albümlerinde biraz daha deneysel, biraz daha gürültülü takılan The Apples in Stereo, yıllar ilerledikçe yine o psychedelic damarı kaybetmeden - sadece bir miktar yönünü değiştirerek - daha yakalayıcı melodiler, daha "tatlı" şarkılar yapmaya başlamıştı. Bu yılın şubat ayında da yeni bir albüm yayımladılar: New Magnetic Wonder. Albümde yer alan 24 adet kayıt The Apples in Stereo'dan bekleyebileceğimiz şeyleri gayet de güzel bir şekilde karşılıyor; bol ışıklı pop melodileri, The Beach Boys etkilenimli armoni vokaller, zaman zaman eğlenceli enstrüman oyunları, bazı bazı Brian Wilson ve Van Dyke Parks etkilenimli düzenlemeler vesaire. Yine de bence en iyi albümleri hala Her Wallpaper Reverie.


Bu albümdeki favori şarkımsa Same Old Drag, dinleyin eğlenin:


27 Mart 2007

Grup/Müzisyen: The Left Banke

Bazı gruplar var, kendini hissettirmeden öyle bir dinletiyor ki ne kadar çok dinlemiş olduğuma ben de şaşırıyorum. The Left Banke bunlardan biri. Son hafta içerisinde sardırmadan evvel 280 küsur kez dinlemişim, last.fm sayfamda 27. sıradaymışlar. Sonra, "Allah allah" dedim, "ben ne ara bu kadar çok Left Banke dinlemişim ki?". Bunu fark ettikten sonra daha da çok dinledim tabii.


The Left Banke, Baroque Pop adı verilen türün handiyse ilk örneklerini vermiş olan bir grup. Esas oğlanları klavyeci Michael Brown; ve babasının bir kayıt stüdyosu var! 1965'in sonlarında grup kurulma aşamasındayken Mike Brown henüz 16 yaşında, vokalist Steve Martin Caro 18'lik. Yanlarına gitarda George Cameron'ı, basta Tom Finn'i alıyorlar. Davulcuları pek sık değişiyor, grup da zaten her zaman sabit bir dizilime sahip değil.

İlk başta bu dörtlü, yanlarında davulcu Warren David olmak üzere bir araya geliyor. Hepsi de The Beatles, The Zombies, The Kinks gibi grupları seviyor. Mike Brown'ın da babası sayesinde bir klasik müzik geçmişi var, barok müziği çok seviyor, Bach'a hasta oluyor vesair. İlk bir araya geldiklerinde Steve Martin ve George Cameron'ın elinde I Haven't Got the Nerve ve I've Got Something on My Mind gibi şahane parçalar hazır ve nazır durumda bile. Aslında bir grup olma planı yapmıyorlar ilk başta; ancak babaları stüdyosunda bunları duyunca "Lan oğlum sizde iş var, 45'lik falan çıkaralım, albüm yapalım, sizi meşhur edeyim." diyor. Çeşitli kayıtlar yapıyorlar ama bu kayıtlar plak şirketlerinin ilgisini çekmiyor. The Left Banke daha var olmadan dağılıyor.

En meşhur şarkıları Walk Away Renee'nin vokaller dışındaki kayıtları tamamlanmış vaziyette dururken, Mike Brown, davulcu Warren David'le California'ya taşınıyor. O arada grubun diğer üyeleri, hazır kayıtların üzerine pek güzel vokaller yapıyorlar ve sonunda Walk Away Renee bir 45'lik olarak Smash isimli bir plak şirketi tarafından yayımlanıyor. Listelerde 5 numaraya kadar tırmanıyor, grubun en büyük hiti de bu. Bunun üzerine Mike Brown New York'a dönüyor elbette, eşek değil ya! Sonra Pretty Ballerina'yı yapıyorlar, o da 15 numaraya kadar tırmanıp grubun ikinci hiti oluyor. Peşinden çok yaratıcı isimli bir albüm yayımlıyorlar: Walk Away Renee/Pretty Ballerina. Albümdeki şarkıların hepsi çok güzel, nefis barok pop örnekleri olarak dinlenmeyi bekliyorlar hala. Barok tatlarda salınan (aman allahım, "tatlarda salınmak") harpsichord'lar, nefis yaylı aranjmanları, kulak okşayan (kendimi aştım) piyanolar falan...



Yalnız bu arada "grup içi anlaşmazlıklar" büyüdükçe büyüyor, o buraya gidiyor, şu buraya geliyor, karman çorman şeyler oluyor. Mike Brown gruptaki elemanların hiçbiri olmadan, tamamen farklı elemanlarla ve Bert Sommer isimli bir vokalistle bir 45'lik kaydedip yayımlıyor; başarısız oluyor... 1967'nin sonuna doğru grubun esas oğlanları yeniden bir araya gelip Desiree 45'liğini yayımlıyorlar. Sonra Mike Brown yine sıyırıp ayrılıyor gruptan; sorunlu adam. Grubun ikinci albümü The Left Banke Too'nun (yine yaratıcılar albüm adı konusunda) çoğu Mike Brown'sız kaydediliyor. Mike Brown o arada Montage diye bir grup kuruyor, yine Left Banke tarzında. Mike Brown'a grubun diğer üyeleri, "Kurduğun gruba Montage denir, bu yaptığına şantaj denir." şeklinde sesleniyorlar (ya da ben öyle tahayyül ediyorum). 

Grubun basçısı Tom Finn, grubun son günlerini şöyle anlatıyor (az biraz serbest bir çeviriyle): "1969 yılında bu hayvan ve yeteneksiz San Francisco grupları* gelip de ortalığı işgal etmeden önce sofistike duruşumuz, pek güzel yaratıcılığımızla halen ayaktaydık. Bir öğleden sonra Donovan stüdyoya geldi ve Steve'e George Harrison'ın Walk Away Renee'yi pek çok pek çok sevdiğini söyledi; sonra ekledi: The Beatles dağılıyor. Bu bir işaret, bir alamet gibi göründü bize, ve dedik ki: 'Hadi bırakalım bu işleri.' Yapabileceğimizin en iyisini yapmıştık ve Beatles'sız bir dünyada var olmak istemiyorduk." Grup dağıldıktan sonra hepsi ayrı ayrı gruplar falan kurmuşlar, 1970'lerin sonunda yeniden bir araya gemişler; ama bu uzun sürmemiş.

Velhasıl, The Zombies'in müziğinin belki biraz daha neşeli ve orkestrasyonlu versiyonunu yapmış olan (dünyanın en yüzeysel tanımı) bu grubu pek kimse bilmiyor. Bilenler de genelde birkaç şarkıyla tanıyor. Bilenler bilmeyenlere anlatsın.

*Şu "hayvan ve yeteneksiz" San Francisco grupları hakkında Tom Finn'in söylediği şeylere de katılmamak mümkün değil. Hakikaten söz konusu grupların çoğu "sözde-psychedelic müzik" yapıyorlardı, ben kendimi bildim bileli San Francisco psychedelia'sına pek ısınamamışımdır. Aferin size, sofistike The Left Banke çocukları.

18 Mart 2007

Şarkı: The Beach Boys - God Only Knows (1966)

Orada, burada, her yerde 158 kere tekrarladığım bir şey var; yeniden tekrarlamaktan kendimi alıkoyamıyorum. Her nerede ve ne şekilde karşıma çıkarsa çıksın ilk notasından itibaren beni büyüleyen bir şarkı var, ve şu hayatta en çok sevdiğim şarkı o. Yıllardır böyle, ve sanıyorum bundan sonra ne dinlersem dinleyim her zaman öyle kalacak. The Beach Boys - God Only Knows. Böyle bir müzik olamaz!

Brian Wilson kendini spiritualizme vermeye başladığı dönemlerde yazmış bu şarkıyı. Akor dizilimine dair; "Bir ruhun cennete çıkışını tasvir etmek istedim." mealinde bir şeyler diyor. Paul McCartney'in de hayatında en sevdiği şarkı buymuş; sonradan öğrendim. Hatta çok ilginç bir şey de öğrendim: Bu şarkıyı henüz bilmiyorken dünyanın en güzel şarkısının Beatles'ın Here, There and Everywhere'i olduğunu düşünürdüm. "Aman allahım, insanlar bu şarkının güzelliğinin nasıl farkına varmazlar." diye hayıflanırdım. Paul McCartney God Only Knows'u duyduğu günün akşamı bestelemiş Here, There and Everywhere'i, o kadar güzel bir şarkı yazabilmek için. Neredeyse başarıyormuş!

Şarkı ABD'de yayımlandığında listelerde yalnızca 39. sıraya kadar yükselebilmiş. Bazı şeylerin değeri çok geç anlaşılıyor. Amerika'da pek çok radyo istasyonu bir pop şarkısının içerisinde "god" sözcüğünün geçmesine içerlemiş olacak ki bunu yayımlamayı reddetmiş. Amerikalılara tanrıdan akıl fikir diliyoruz ama yakın gelecekte pek mümkün görünmüyor bu.


Bütün Pet Sounds albümünde olduğu gibi bu şarkıda da davullar bir ritim aracı olarak değil başlı başına bir enstrüman olarak kullanılmış. Düzenlemelerdeki her şey o kadar yerli yerinde ve planlı ki. Bu bir şarkı değil, adeta bir dua; Brian Wilson da müzisyen değil peygamber. Şarkıdaki ana vokal Carl Wilson'a ait, o olağanüstü armoni vokallerde bütün plaj çocuklarını duyabiliyoruz.

Sen olmasaydın ne yapardık Brian Wilson, Allah biliyor vallahi.

Ben bu satırları yazarken de yukardan bir şey indi. Bir insan, komşuymuş. Aylardır ertelediği bir konuşmayı yapmak istiyormuş, basları çok açıyormuşum genelde, kısmam gerekiyormuş. Olur.

Baap bapaam baraaam huuuuu...

Mono miksi her yerde bulunan bu şarkının daha az bulunan stereo miksinin linkini vereyim de, dinleyin:



5 Mart 2007

Albüm: Yoko Ono - Yes I'm a Witch

[Astralwerks; 2007]

Oh, No!

Bir şekilde lafı geçtiğinde Beatles'ı dağıtan kadın olarak anılan, "Ne biçim cırlak bir sesi var" nidalarıyla yad edilen bir kadın Yoko Ono. Beatles'ı dağıtma mavralarını bir kenara koyacak olursak müzisyenliği de -diğer performans sanatlarındaki başarıları gibi- ne yazık ki fazla hafife alınıyor Ono'nun.

Sanıldığının aksine müzikle ilgilenmeye John Lennon'la olan beraberliğiyle birlikte başlamıyor Ono. Küçük yaşlarda klasik opera eğitimi almış, 1960'lardaki "happening"lerinde her daim kullanılacak müziklere önem vermiş, onlarla ilgilenmiş. İlk albümünü Lennon'la birlikte 1968'de yayımlıyor. Baştan aşağı deneysel ses kolajlarından oluşan bir albüm bu. 1970'lerden sonra da zaman zaman albümler yayımlaya devam ediyor Yoko Ono. İşte bu albümlerden bir tanesi daha geçtiğimiz ayın başında yayımlandı: Yes, I'm a Witch.


Daha albümün adıyla ve aynı isimli şarkının sözleriyle tokadını atıyor ve cevabını veriyor bizlere: "Yes, i'm a witch, i'm a bitch, i don't care what you say, my voice is real, my voice speaks truth, i don't fit in your ways." / "Evet, ben bir cadıyım, bir kaltağım, ne dediğiniz umrumda değil, sesim gerçek, sesim doğruyu söylüyor, size bol gelirim ben."

Bu albümde, son dönemlerde indie camiasında epey ses getiren müzisyenlerle çalışmış Ono: Le Tigre, The Apples in Stereo, Cat Power, Antony, Peaches, Polyphonic Spree... İşin içinde biraz daha eskilerden güzel isimler de var: The Flaming Lips, Porcupine Tree, Spiritualized, Craig Armstrong...

Albüm zaman zaman electronica, zaman zaman electroclash, zaman zaman neo-psychedelia ("yeni saykedelik akım" diye çevirmek istiyorum ben bunu), zaman zaman funktronica (bu tanımı da şimdi ben uydurdum; mutlaka kullanılmıştır bir yerlerde, birileri tarafından) sularında yüzüyor.

Her bir şarkı için farklı bir müzisyen ya da grupla ortak çalışan Ono, eski şarkılarının yeni hallerinin yanında, tamamen yeni şarkılar da yapmış. Electroclash'e oldukça uzak duran benim gibi bir insan bile Peaches'ın Kiss Kiss Kiss'e yaptığı düzenlemeyi duyduğunda hoşuna gidiyorsa bu işte bir iş vardır sanırım. Feminist kızlar Le Tigre, Sisters O Sisters'ı elden geçirmiş. Tıpkı Kiss Kiss Kiss gibi, John Lennon döneminden kalma bir şarkı olan Every Man Has a Woman Who Loves Him ("Her Erkek Onu Seven Bir Kadına Sahiptir") biraz şekil değiştirmiş; adı Everyman Everywoman olmuş, sözleri de "every man has a man who loves him"/"her erkek onu seven bir erkeğe sahiptir" ve "every woman has a woman who loves her"/"her kadın onu seven bir kadına sahiptir"e evrilmiş, pek de güzel olmuş. Hatta Yoko Ono'nun Blow Up'la beraber kotardığı bu kayıt albümdeki favorilerimden biri haline gelmiş. Cat Power'la (nam-ı diğer Chan Marshall) birlikte düet yaptıkları Revelations'da Chan Marshall'ın ses renginin aslında Yoko Ono'ya ne kadar benzediğini görüp şaşırmamak da elde değil.

Velhasıl, bıdı bıdı etmeyi kesip bir tracklist ve birkaç da download linki uzatalım burdan oraya; bir de utanmayıp her şarkıya puan vereceğim, tutmayın beni:

01 - Witch Shocktronica Intro [Feat. Hank Shocklee] 6,5/10
02 - Kiss Kiss Kiss [Feat. Peaches] 7,5/10
03 - O'Oh [Feat. Shitake Monkey] 9/10
04 - Everyman Everywoman [Feat. Blow Up] 9,5/10
05 - Sisters O Sisters [Feat. Le Tigre] 7,5/10
06 - Death of Samantha [Feat. Porcupine Tree] 5,5/10
07 - Rising [Feat. DJ Spooky] 7/10
08 - Nobody Sees Me Like You Do [Feat. The Apples in Stereo] 8,5/10
09 - Yes, I'm a Witch [Feat. The Brother Brothers] 8,5/10
10 - Revelations [Feat. Cat Power] 7,5/10
11 - You and I [Feat. Polyphonic Spree] 7,5/10
12 - Walking on Thin Ice [Feat. Spiritualized] 5/10
13 - Toy Boat [Feat. Antony with Hahn Rowe] 6,5/10
14 - Cambridge 1969-2007 [Feat. The Flaming Lips] 6/10
15 - I'm Moving On [Feat. The Sleepy Jackson] 6,5/10
16 - Witch Shocktronica Outro [Feat. Hank Shocklee] 6,5/10
17 - Shiranakatta (I Didn't Know) [Feat. Craig Armstrong] 8,5/10

Dinleyin.

3 Şubat 2007

Şarkı: The Byrds - Here Without You (1965)

Zaman zaman bir şarkıya aşık oluveriyorum. Daha önce bildiğim bir şarkı olsa bile bir anda aşık oluyorum o şarkıya. Bu akşam The Byrds'ün Here Without You'suna aşık oluvermişim.

Gene Clark 19 yaşındayken bestelemiş ve kaydetmiş bu şarkıyı; yıl 1965. Byrds'ün ilk albümü Mr. Tambourine Man'den.

Yine bir Byrds şarkısı olan I Knew I'd Want You'da bir nehir akar durur. Gitarlar çınladıkça sular taşlara vurur. Here Without You'da yine akan bir nehir var. Ama bu sefer sular taşlara vurmuyor, daha farklı bu. Şarkı bir nehir gibi akıyor. Dalgalı bir nehir, çok hırçın değil; ama çok sakin de değil. Gitarlar çınladıkça sular köpürüyor. "Oh i know this won't last, i'll see you someday" sözleriyle başlayan ara bölümde yağmur yağmaya başlıyor, bir rüzgâr kopuyor, sular yükseliyor. O kısım bitince rüzgâr duruyor; ama yağmur sakin sakin yağmaya, nehir tüm canlılığıyla akmaya devam ediyor.

Sözleri de şöyle:

Daytime just makes me feel lonely
At night I can only dream about you
Girl you're on my mind
Nearly all of the time
It's so hard being here without you.

Words in my head keep repeating
Things that you said when I was with you.
And I wonder is it true
Do you feel the same way too
It's so hard being here without you
Being here without you

Oh I know this won't last
I'll see you someday
It seems as though that day will come never
But there's one thing I'll swear
Though you're far away
I'll be thinking about you forever

Streets that I walk on depress me
Ones that were happy when I was with you
Still with all the friends I know
And with all the things I do
It's so hard being here without you
Being here without you.

Dinleyin:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...