21 Aralık 2006

Unsound Records


Size neredeyse kimsenin bilmediği bir indie plak şirketinden, Unsound Records'dan bahsetmek istiyorum.

Unsound Records asıl olarak bir Gabe Blair projesi. Zaten Unsound Records'un yayımladığı/yayımlayacağı (şimdilik) dört grubun ikisinde müzisyen olarak Gabe Blair'in de parmağı var.

The Pages
The Pages, Unsound Records'un üzerinde çalıştığı ilk proje/yayımladığı ilk grup. 15 Haziran 2005'te yayımlanan Creatures of the Earth adlı bir EP/Mini Album'leri var. The Pages'ın oldukça geçmişe referanslı bir müziği var. En harika şarkıları Creatures of the Earth. İki gitar, iki vokal, bir bas ve bir davuldan oluşan gayet klasik bir dizilimle nefis işler çıkarıyorlar. Garaj, Psychedelic ve Country/Folk etkiler had safhada. The Kinks'i, bayıldığım mod grup The Action'ı, zaman zaman Neil Young'ı andıran sada ve melodilerini çok güzel armoni vokallerle süslüyorlar. Sayfalarından üç tane şarkıları indirilebiliyor.

Bu adamların müziğini duyduğumda çok beğenip albümlerini getirtmiştim, çünkü dosya paylaşım programlarında bulunamıyorlar pek. En azından ben indirilebilen üç şarkısı dışında henüz rastlamadım. Söz konusu üç şarkıyı beğenenler başka şarkılarını da dinlemek isterse bir şekilde ulaştırabilirim, ya da üşenmezsem hepsini tek tek upload ederim bir yerlere. Bu adamların 2005'te yayımlanan en güzel müziklerden bir kısmını yaptığını rahatlıkla söyleyebilirim.

Ama kötü bir haber: Artık The Pages yok. The Pages'ın iki esas oğlanından biri olan Gabe Blair, kardeşi ve birkaç kişiyle birlikte Eaglekin diye bir grup kurdu, onlarla takılıyor. Diğer adam Grant Orsborn ise The Morning Pages adıyla yoluna devam ediyor.

Hanner
Hanner, Johanna Wright'ın tek kişilik projesi. Johanna Wright, yıllardır resimle uğraşıyormuş; müzik de yapabildiğini görünce müzik yapmaya karar vermiş. İyi ki de buna karar vermiş, bir gitar ve ukuleleyle gayet güzel işler çıkarıyor. New Weird America denen tarza yakın bir folk müzik yaptığı söylenebilir. The Pages gibi Hanner'ın müziği de bana aynı şeyi yaptırdı; hiçbir yerde bulamadığım için gittim CD'sini getirttim. Unsound Records'un sitesinden Hanner'ın üç şarkısı indirilebiliyor: Evidence, Mt. Saint Helens ve Psychic. Bunlar arasında özellikle Psychic ve Mt. Saint Helens gerçekten nefis.

Hanner'ın albümü No Guts, No Gravy 1 Kasım 2005'te yayımlanmış. Albümün bütün artworkJohanna Wright'ın elinden çıkmış. Zaten Unsound Records'un şu ana kadar yayımladığı tüm albümlerin artwork'leri ona ait. Çok güzel, çocuksu ve eğlenceli çizimleri var. Müzikleri de çok tatlı zaten.


The Diminisher
Daha birkaç hafta önce haberdar olduğum bir Unsound Records grubu. Asıl olarak David McDonnell'ın projesi. Snail Song'a aşık olduğumu söyleyebilirim. Elephant 6 gruplarına yakın bir müziği var The Diminisher'ın. Zaten işe ilk başladıklarında davulcuları Neutral Milk Hotel'in davulcusu Jeremy Barnes'mış. Tuşlu çalgılar (piyano, klavsen, org vs.), davul ve bastan oluşan müzikleri Neo-Psychedelia sularında yüzüyor. İlla benzetme yapmak gerekirse yeni dönemden Beulah, The Apples in Stereo, The Essex Green gibi gruplara; eskilerdense biraz Left Banke'e, biraz Love'a, biraz The Beatles'a, belki biraz da The Zombies'e benzetmek mümkün.

Daha yeni keşfettiğim için bende de siteden indirilebilen üç şarkı dışında herhangi bir şarkıları yok. Ama bu gidişle sanıyorum olacak. Diğer şarkıları da çok güzel ama özellikle Snail Song'a dikkat kesilmeli diyorum.

Eaglekin
Eaglekin, The Pages'dan Gabe Blair ve kardeşinin yeni projesi. Unsound Records'un sitesinde herhangi bir şarkıları yüklü değil henüz. Bir albümleri de yok. Ama myspace'leri var: http://www.myspace.com/eaglekin

Eaglekin'in de oldukça Psychedelic bir müzik yaptığını söyleyebilirim. Psychedelic ve Folk/Rock öğelerini Indie potasında güzelce birleştirmişler. The Pages'ın daha bir Indie yanında olan Gabe Blair'in Creatures of the Earth albümündeki Robot şarkısına yakın işleri var. Onlardan da yakında bir EP, bir albüm, ne bileyim bir şeyler bekliyorum işte.

The Morning Pages
Madem Unsound Records'dan ve The Pages'dan bu kadar övgüyle bahsettim, The Morning Pages'ın adını anmadan olmaz. The Pages'ın iki "ego"sundan biri olan Grant Orsborn'un The Pages dağıldıktan sonra kurduğu grup bu. Grubun Unsound Records'la herhangi bir organik bağı olmasa bile, The Pages bağlantısı ve yaptıkları müzik onlardan söz etmek için yeter de artar bile. The Pages'ın daha bir Folk/Rock tarafında olan Grant Orsborn'un The Morning Pages'la yaptığı müzik de o yönde seyrediyor. Psychedelic ve Indie süslü bir Folk/Rock. Bir Neil Young, bir Buffalo Springfield, bir The Flying Burrito Brothers havası almıyor değilim. Grant'in sesi Neil Young'a epey benziyormuş be... Onların da myspace'i var: http://www.myspace.com/themorningpages

Umarım Unsound Records'u ve bütün bu bahsettiğim grupları seversiniz.

The Pages - Creatures of the Earth
The Pages - Such a Beautiful Dream
The Pages - At the End of the Night
Hanner - Psychic
Hanner - Mt. Saint Helens
Hanner - Evidence
The Diminisher - Snail Song
The Diminisher - A Subtle Sign
The Diminisher - Trainstation





18 Aralık 2006

Albüm: Joanna Newsom - Ys

[Drag City; 2006]

Y(e)s!

Birisine Joanna Newsom dediğimde iki tarz tepki alıyorum; ya onu çok seviyorlar, ya da neredeyse nefret ediyorlar. Tabii üçüncü tip tepki olan “o kim?”in sözünü bile etmiyorum burada.


Joanna Newsom solo çalışmalarına başlamadan önce The Pleased’in klavyelerini çalıyormuş, bir dönem Golden Shoulders’la çalışmış, bir de Deerhoof’tan Greg Saunier ve Hella’dan Zach Hill’le birlikte Nervous Cop isimli bir projeye destek vermiş. Adını tek başına duyurması ise 2002 yılında yayımladığı Walnut Whales EP’sine denk geliyor. Bu EP’deki şarkıların çoğu 2004 tarihli Joanna Newsom ilkalbümü The Milk-Eyed Mender’da da (farklı düzenlemelerle) yer almıştı. The Milk-Eyed Mender, Joanna Newsom’ın ciddi anlamda tanınmasını ve insanların ya onu çok sevmesini ya da ona gıcık olmasını sağlayan kayıt.

İnsanlar onunla alay ettiği için çok uzun süre boyunca sesini kullanmaktan çekinen Joanna Newsom daha sonra bu kararını değiştirmiş; iyi ki de değiştirmiş. Newsom’ın sesi bir çocuk gibi çıkıyor; zaman zaman çığlığımsı, detone, kırık ve çatlak sesler çıkaran bir çocuk gibi. Bu durum özellikle ilk albüm The Milk-Eyed Mender ve daha öncesinde yayımladığı EP ve 45’liklerde çok belirgin. 13 Kasım 2006’da yayımlanan yeni albümü Ys’de ise (“ease” şeklinde telaffuz ediliyormuş) sesini daha kontrollü kullanmış, eskisi kadar çatlamıyor ve çınlamıyor. Ama bunu olumlu ya da olumsuz bir anlamda söylemiyorum, bana kalırsa sesinin her hali gayet güzel ve büyülü. Sesinin yanına ana enstrümanı olan arpın büyüsünü de kattığınızda acayip bir huzur hissiyatına büründürüyor insanı, ki ben bu hissiyata “vanilyalı çay hissiyatı” diyorum kendimce.


Joanna Newsom’ın ilk albümü The Milk-Eyed Mender’daki şarkıların melodik yapısı bildiğimiz popüler şarkı yapısına çok uygundu. Bu şarkılar; kıtaları, nakaratları, ara nağmeleri, süreleri vesaireleriyle pop şarkısı yapısındaydı. Albümün enstrümantal altyapısı ise oldukça sadeydi. Genellikle arpın, zaman zaman elektrikli piyano ya da klavsenlerin sürüklediği şarkılardı bunlar. Sanırım Peach, Plum, Pear hala en sevdiğim Joanna Newsom şarkısı.


Yeni albüm Ys ise ilk albüme oranla oldukça farklı. İlk albümdeki, süreleri 2 ila 6 dakika arasında değişen şarkılar yerlerini en kısası 7 dakika 17 saniye, en uzunu ise 16 dakika 53 saniye olan şarkılara bırakmış. Üstelik yanına Van Dyke Parks gibi bir deha ve ustayı almış JoannaVan Dyke Parks orkestrasyonları şarkılara farklı bir güzellik ve derinlik katmış. Bunun yanında albümün teknik ve müzikal altyapısında Steve Albini ve Jim O’Rourke gibi isimlerin de emeği var.


Joanna Newsom bize daha önceki çalışmalarında olduğu gibi yine öyküler, masallar anlatıyor. Ama bu sefer uzun uzun anlatıyor. Söz yazmadaki, sözcük oyunlarındaki ve alegorideki yeteneğini daha da ön plana çıkarıyor. Anlattığı hikayelerin yaşamından süzülen hikayeler olduğunu, albümün kayıtlarına başlamadan önceki son yılında çok önemli dört olay yaşadığını ve bunları daha kısa bir şekilde anlatamayacağını söylüyor kendisiyle yapılan bir söyleşide. Albümdeki şarkıların uzunluğunu buna bağlıyor. Tabii ki o masalımsı anlatımında bu gerçek hayat öykülerini bulmak bizim için o kadar da kolay olmuyor.

Şarkıların uzunluğu, Joanna Newsom’ın müziğinin melodik yapısını da yoğun bir şekilde etkilemiş. Kulağı yakalayan bir melodi üzerinde giderken, birdenbire uzaklara açılıveriyor, bizi farklı yerlere sürüklüyor. Derken bir anda yeniden asıl temaya dönüveriyor. Bu açılıma kemanların, akustik ve elektrik basların, orkestra flütlerinin etkisi de çok büyük.

Beş adet “masalsı şarkı”dan oluşan Ys, ve genel olarak Joanna Newsom’ın müziği, pek çok referans içerse de son derece kendine özgü. Bu kendine özgülük, 1982 doğumlu bu insandan daha yıllar boyu çok güzel şeyler dinleyeceğimizin de habercisi.


13 Aralık 2006

Determama

Sevgili günlük,

Sana bugün yaptığım bir salaklığı anlatmak geldi içimden. Salaklık yapmadığım bir gün olduğunu sanmıyorum; ama hepsini de seninle paylaşamam değil mi günlük?

Çamaşır makinem mutfakta duruyor. Hal böyle olunca mutfaktaki raflardan birinde de deterjan duruyor. Hemen önün üstündeki rafta da Köfte'nin maması (Köfte bizim kedimizdir -İbo "Asena bizim kedimizdir." der de ben böyle bir cümle kuramaz mıyım yani).

Bu akşam eve döndükten sonra şuna bir mama vereyim dedim. Gittim mutfağa, rafa uzandım, elime aldım mama sandığım şeyi. Mutfaktan çıkıp köftenin mama kabına doğru yöneldim, eğildim, paketin içindekini boşaltmak üzereydim ki elimdeki şeyin bildiğin Omo Matik paketi olduğunu fark ettim (sen iyi bilirsin günlük, o yüzden "bildiğin" dedim)... Zehirliycektim kediyi be.

Hamiş: Köfte'yi zehirleseydim beni döver miydin Gökçe?

6 Aralık 2006

Seven Kıskanır

Dünyanın en sıkıcı işi olan bankacılıktan biraz olsun zevk almak için maymunluklar yapmaya başladım.

Mesela bugün çocuğu için hesap açtırmaya bir kadın geldi: "Benim 15 yaşında bir oğlum var." dedi. Ben de "Benim de henüz üç yaşında bir kardeşim var, evet buyrun." dedim.

Eğleniyorum kendimce.

30 Kasım 2006

Payne Ailesi

Candie Payne iyi bir müzisyen. Hem 60'ların "Fransız popu" ruhuna sahip, hem de garaj ve saykedelya geleneğinden de oldukça sağlam beslenmiş. Liverpoollu kendisi, The Coral, The Zutons, The Little Flames, The Dead 60s gibi isimleri de barından Liverpoollu plak şirketi Deltasonic'le çalışıyor.

Bir de bunun ekürisi var Howie Payne diye. Howie amca da Liverpoollu, Candie Payne'in de bişeysi ama nesi olduğunu çıkaramadım. Kardeşler mi, evliler mi, nedir ne değildir bilemiyorum. Yakında öğreniriz gerçi.

Howie Payne de güzel Folk-Rock yapıyor. Myspace'te üç şarkısı var. A Long Time Away neredeyse bir Neil Young şarkısı gibi. Neil Young'ın Harvest dönemi falan, Heart of Gold vs. Akıp giden akustik gitarlar, sakin davul ve bas... Walk by My Side da güzel şarkı. Biraz Nick Drake'i, biraz Bob Dylan'ı, biraz The Byrds'ün country-rock dönemlerini anımsatıyor. Howie Payne'in en rakınrol şarkısı ise Who Else Gonna Save You. Şarkının sadasında yine Neil Young'lık var, ama biraz daha erken Neil Young, Buffalo Springfield'le çaldığı dönemler belki. Ama onlardan daha fazla rakınrol bir hava. Eğlenceli şarkı. İşin içine Hammond falan girmiş, cowbell'ler coşturuyor şarkıyı.

Bu Payne'ler güzel insanlar. Biraz daha merak ededuralım biz bu Liverpoollu çocukları.


Liverpool'dan pek boş şey çıkmıyor; şimdi kalkıp Atomic Kitten demeyin bana, döverim.

27 Kasım 2006

Kinks'im Ağrıyor


Geçen gün bankada, günde ancak 1 ya da 2 kez verebildiği 5 dakikalık sigara molalarından birinde kendi kendine konuşurken yakaladım Tolga'yı. (Yine mi kendime başkası gibi seslendim yoksa).

"Başım ağrıyor." diyordum. Ama başım falan ağrımıyordu. Kendimi başımın ağrıdığına inandırmaya çalışıyordum, bahane arıyordum belki de. Başımın ağrıdığına ilk başta kendim bile inanıyordum ki, "Oğlum, saçmalama." dedim, "başının falan ağrıdığı yok." En azından o anda ağrımıyordu işte. İlginç bir psikoloji olduğunu düşündüm.

Ancak ne bahanesi bulursam bulayım akşam en az 6-7'ye kadar işyerinde olmam gerektiği gerçeği ise ayrı bir şeydi, değinmek bile istemiyorum.

Ama akşam olup da evde The Kinks dinlemeye başlayınca geçti hepsi be. Acayip bir grup bu Kinks. Her türlü ruh halinde birebir. Hele ki 70'lerde saçmalamaya başlamadan önce 60'ların ortasından sonuna kadar yaptıkları müzikler yok mu. Var, iyi ki var.

'Cause he's oh, so good,
and he's oh, so fine,
and he's oh, so healthy,
in his body and his mind.

He's a well respected man about town,
doing the best things so conservatively.

İronik çocuklar sizi.

***

Bir de not düşmek istiyorum: Holly Golightly Kinksvari müzikler yapıyor, dinlemek lazım. (Lan, Mehmet Ali Kışlalı denen nefret ettiğim adam gibi hissettim birden, araya yıldız koyup not düştüm ya allah belamı versin, onun spor notları meşhurdur, ben de vereceğim bir tane).

***

SPOR NOTU: Cıvık mantarlar nemli ortamda yaşayıp saprofit olarak besleniyorlarmış. Geçen gün dikkatimi çekti. Sporla üreyen bu cıvık mantarların sporları da sert bir çeperle örtülü. Misroskopla inceleyin.

***

Tiksindim kendimden.

23 Kasım 2006

Let's Love Something


The Dears'ın There Is No Such Thing As Love'ının girişi ve bazı bölümleri The Beatles'ın Something'ine ne kadar da benziyor. Akor dizilimi, klavyeler ve bas yürüyüşleri... İki şarkıyı da baştan sona dinlerseniz anlarsınız, sizde o ışığı görüyorum ben.

Güzel bir benzerlik olmuş.

21 Kasım 2006

Albüm: Art Brut - Bang Bang Rock & Roll

[Fierce Panda; 2005]

Art Brut”, toplumdan bir şekilde dışlanmış ya da kendini bilinçli olarak toplum dışına atmış olan insanların elinden çıkan yapıtları içeren bir sanat akımı. Aslına bakılırsa tam anlamıyla bir akım bile sayılmaz; Fransız ressam Jean Dubuffet 1947 yılından itibaren akıl hastalarının, mahkûmların, sağır ve dilsiz insanların, körlerin eserlerinin koleksiyonunu yapmaya başlıyor ve bu eserlere dair bir tanım olarak da “Art Brut”yu getiriyor. Türkçeye “ham sanat” olarak çevirebileceğimiz bu isim 2004 yılında Londra’nın güneyinde yaşayan 5 insana ilham veriyor.

“Grup kurduk, bir grup kurduk!” diye bas bas bağıran Art Brut, İsrail ve Filistin arasında barışı sağlayacak şarkılar yazmak istiyormuş; bunu albümün açılış şarkısı Formed a Band sayesinde öğreniyoruz. Bu çocuklar, eğlenceli; eğlenceli olduğu kadar da haysiyetli bir punk icra ediyor. Müzik yaparken eğlendiklerini de dinleyiciye çok samimi bir şekilde aktarabiliyorlar.

Vokalist Eddie Argos zaman zaman (hatta çoğu zaman) konuşur gibi söylüyor şarkılarını. Ki daha ilk şarkıdayken bu konuda bizi uyarıyor zaten: “Evet, ben bu şekilde şarkı söylüyorum, ironi değil bu, rock and roll hiç değil.”

Sözleri her daim çok ilgi çekici ve çok eğlenceli: My Little Brother’da “sadece” 22 yaşında olan ve Rock and Roll’u henüz keşfetmiş olan erkek kardeşinden, Emily Kane’de 10 yıl, 9 ay, 3 hafta, 4 gün, 6 saat, 13 dakika ve 5 saniye önce ayrıldığı sevgilisinden, Modern Art’ta modern sanatın üzerindeki etkilerinden, Good Weekend’de (Emily Kane’in etkisinden kurtulmuş olsa gerek ki) yeni sevgilisiyle neler yapmak istediğinden ve onu “tam iki kere!” evet evet, “tam iki kere!” çıplak gördüğünden bahsediyor vokalistimiz.

Bang Bang Rock & Roll’da seksten, uyuşturuculardan ve rock’n’roll’dan iştiyakla bahsederlerken, araya Velvet Underground şarkılarına katlanamadıklarını ve bunun yanında seksten, uyuşturuculardan ve rock’n’roll’dan bahseden şarkıları çok sıkıcı bulduklarını sıkıştırıveriyorlar. Fight’ta “hadi hadi, gel gel!” çekiyor bize Art Brut: “Gel de kavga edelim, hadi!”
Moving to L.A.’de mümkün olabilecek tüm klişeleri kullanarak Los Angeles’a yerleşmekten bahsediyorlar: “Axl Rose’la takılayım, kendime yeni giysiler alayım, ‘belden üstüm çıplak olmak suretiyle’, Harley Davidson’ımla yollarda süzüleyim; hatta bir dövme yaptırayım. Dertlerimden uzakta, Morrissey’le Hennessy içeyim.” ve devamı... Müzik ikonlarıyla olduğu kadar müzik basınıyla da dalga geçmeyi çok iyi biliyor bu çocuklar: Bad Weekend’de “Uzun zamandır NME okumadım, ne tür müzik yaptığımızı bilmiyorum” diyorlar. Şarkı sözlerindeki popüler kültür ve Top of the Pops takıntısı da dikkatlerden kaçmıyor elbette. Albümün son iki şarkısı olan Stand Down ve 18.000 Lira’da ise bir İtalyan mafyası karakteri "uydurup", ondan bahsediyorlar.1976 yılında İngiltere’de yaşanan “punk patlaması” sırasında muhtemelen hayatta bile olmayan bu çocuklar söz konusu punk ruhunu çok başarılı bir şekilde içselleştirmeyi başarmışlar. Müziklerinde Television Personalities’den Buzzcocks’a, The Fall’dan Wire’a, Supergrass’ten Pulp’a kadar pek çok güzel grubun etkisini gözlemek mümkün.

Art Brut’nun müziğe yaklaşımının The BeatlesBuzzcocksSupergrass çizgisinde gittiğini söyleyebilirim. “Nasıl yani?” diyecek olanlara ise “müzik yaparken çok eğlenmek, müziğin kendisi dışındaki etmenleri çok da fazla önemsememek” gibi şeylerden bahsedebilirim. Kanımca 90’lı yıllarda Britanya’nın gördüğü en samimi, en eğlenceli ve (çok iddialı görünse bile) belki de en önemli grup olan Supergrass’ın geçirdiği evrime benzer bir evrim geçirmesini bekliyorum Art Brut’nun.

Bang Bang Rock & Roll 2005 yılı içinde yayımlanmış en önemli birkaç albümden biri.


11 Kasım 2006

Her Şey Uçsun


Bazen bir zaman/mekân düşlüyorum. Müziğin kitlelere dinletilmek ya da albüm satmak/konser vermek için yapılmadığı, öykülerin yazıya dökülmediği, her şeyin o an için yaşandığı ve o andan sonra uçup gittiği, hiçbir şeyin kaydedilemediği bir yer. Teknoloji diye bir şeyin olmadığı, belki tamamen pastoral bir mekân.

Bunları söyleyince hemen aklıma The Beatles'ın Mother Nature's Son'ı ve Mazhar Fuat Özkan'ın Sanatçının Öyküsü'sü (ekleri sorunlu Türkçem) geldi. Bilmiyorum anlatmak istediğim o tip bir şey miydi? Aslında tam da değil. Zihnimdeki bu imgeyle ilgili o huzur hissini sözcüklere dökemiyorum pek.

Yanındaki insana/insanlara bütün gün şarkılar çal, söyle; o/onlar çalsın söylesin. Öyküler anlatılsın. Ama bunların tümü muhteşem şeyler olsun, muhteşem şeyler olmasına karşın hepsi yok olup gitsin, uçsun. Çünkü o muhteşemliğin ucu bucağı olmasın, her zaman o güzellikteki şeyler ortaya çıkacak olsun. Konfor olmasın, yalnızca huzur ve sakinlik olsun.

Bu tip bir yaşamın eski dönemlerde yaşandığını söyleyecek olanlar çıkabilir. Hayır ama, bu bir ütopya; ne geçmişte oldu, ne de gelecekte olacak. Aslında bu, insanların teknoloji ya da bilimle ilgili her şeyin farkında olduğu ve işte tam da bu farkındalık yüzünden bütün bunları kenara attığı bir zaman ve mekâna dair bir ütopya.

Bu ütopya kimilerine son derece distopik ve sıkıcı gelecektir, farkındayım. Zaten ben böyle bir ütopyayı yaşarsam hiç mi sıkılmayacağım, "kuşlar, böcekler, lay lay" diyerek her daim huzurlu mu olacağım? Yok böyle bir şey tabii ki. Yine de zaman zaman ihtiyaç duyulabiliyor buna yakın şeylere. Son zamanlarda bu tip bir dönem yaşıyorum, hepsi bu sanırım.

Bugün de bir korudan geçtim zaten, kulağımda güzel ve sakin bir müzikle, çimlere uzanasım geldi; ama işim vardı, şehre inmek durumundaydım, girdim hengâmeye yeniden. O hengâme de güzel.

9 Kasım 2006

Ölü Olarak Doğduktan 34 Yıl Sonra Dirilenler

Geçenlerde "kayıp" bir grubun varlığından haberdar oldum: The Aerovons.


1966'da ABD, St. Louis'de kurulan grup 1968'de kapağı İngiltere'ye atmış, 1969'da ise Abbey Road stüdyolarında sınırlı sayıda basılan bir 45'lik ve hiç yayımlanmayan bir albüm kaydetmiş. Albümün bize ulaşması 2003 yılını bulmuş. The Aerovons'un esas oğlanı Tom Hartman 1969 yılında yalnızca 17 yaşındaymış. Aerovons şarkılarında rastladığımız birebir The Beatles melodilerini bu 17 yaş halet-i ruhiyesine yoruyorum ben. Üstelik bu alıntılanan şarkıların bir kısmı Beatles henüz onları yayımlamadan Aerovons repertuarına melodi kontenjanından girmiş. Mesela Say Georgia'nın başındaki birebir "Oh! Darling" melodisi ("Say Georgia" şeklinde söylenecek). Resurrection'da da şarkı boyunca, zaman zaman It's Only Love'ın gitar ritmini de yanına katarak, Across the Universe melodileri uçuşup duruyor. Bütün bunlar Aerovons'a kötü demek için yeterli mi? Bence değil.

The Aevorons'un müziği tam anlamıyla bir "dönem" müziği aslında. Beatles'ınki gibi zamansız ve her dem taze bir müzik değil. Genel sada olarak da The Beatles'tan ziyade The Hollies'in ya da Bee Gees'in 1960'ların sonunda yaptıkları işleri andırıyor (bu grupların yanına Badfinger da eklenebilir). Ayrıca bütün bu şarkıları yapan adam, bunları kaydedip söylerken henüz 17 yaşında. World of You gibi bir güzelliği yaratmış olması bile saygı duymak için yeterli bir sebep.



Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...