30 Kasım 2006

Payne Ailesi

Candie Payne iyi bir müzisyen. Hem 60'ların "Fransız popu" ruhuna sahip, hem de garaj ve saykedelya geleneğinden de oldukça sağlam beslenmiş. Liverpoollu kendisi, The Coral, The Zutons, The Little Flames, The Dead 60s gibi isimleri de barından Liverpoollu plak şirketi Deltasonic'le çalışıyor.

Bir de bunun ekürisi var Howie Payne diye. Howie amca da Liverpoollu, Candie Payne'in de bişeysi ama nesi olduğunu çıkaramadım. Kardeşler mi, evliler mi, nedir ne değildir bilemiyorum. Yakında öğreniriz gerçi.

Howie Payne de güzel Folk-Rock yapıyor. Myspace'te üç şarkısı var. A Long Time Away neredeyse bir Neil Young şarkısı gibi. Neil Young'ın Harvest dönemi falan, Heart of Gold vs. Akıp giden akustik gitarlar, sakin davul ve bas... Walk by My Side da güzel şarkı. Biraz Nick Drake'i, biraz Bob Dylan'ı, biraz The Byrds'ün country-rock dönemlerini anımsatıyor. Howie Payne'in en rakınrol şarkısı ise Who Else Gonna Save You. Şarkının sadasında yine Neil Young'lık var, ama biraz daha erken Neil Young, Buffalo Springfield'le çaldığı dönemler belki. Ama onlardan daha fazla rakınrol bir hava. Eğlenceli şarkı. İşin içine Hammond falan girmiş, cowbell'ler coşturuyor şarkıyı.

Bu Payne'ler güzel insanlar. Biraz daha merak ededuralım biz bu Liverpoollu çocukları.


Liverpool'dan pek boş şey çıkmıyor; şimdi kalkıp Atomic Kitten demeyin bana, döverim.

27 Kasım 2006

Kinks'im Ağrıyor


Geçen gün bankada, günde ancak 1 ya da 2 kez verebildiği 5 dakikalık sigara molalarından birinde kendi kendine konuşurken yakaladım Tolga'yı. (Yine mi kendime başkası gibi seslendim yoksa).

"Başım ağrıyor." diyordum. Ama başım falan ağrımıyordu. Kendimi başımın ağrıdığına inandırmaya çalışıyordum, bahane arıyordum belki de. Başımın ağrıdığına ilk başta kendim bile inanıyordum ki, "Oğlum, saçmalama." dedim, "başının falan ağrıdığı yok." En azından o anda ağrımıyordu işte. İlginç bir psikoloji olduğunu düşündüm.

Ancak ne bahanesi bulursam bulayım akşam en az 6-7'ye kadar işyerinde olmam gerektiği gerçeği ise ayrı bir şeydi, değinmek bile istemiyorum.

Ama akşam olup da evde The Kinks dinlemeye başlayınca geçti hepsi be. Acayip bir grup bu Kinks. Her türlü ruh halinde birebir. Hele ki 70'lerde saçmalamaya başlamadan önce 60'ların ortasından sonuna kadar yaptıkları müzikler yok mu. Var, iyi ki var.

'Cause he's oh, so good,
and he's oh, so fine,
and he's oh, so healthy,
in his body and his mind.

He's a well respected man about town,
doing the best things so conservatively.

İronik çocuklar sizi.

***

Bir de not düşmek istiyorum: Holly Golightly Kinksvari müzikler yapıyor, dinlemek lazım. (Lan, Mehmet Ali Kışlalı denen nefret ettiğim adam gibi hissettim birden, araya yıldız koyup not düştüm ya allah belamı versin, onun spor notları meşhurdur, ben de vereceğim bir tane).

***

SPOR NOTU: Cıvık mantarlar nemli ortamda yaşayıp saprofit olarak besleniyorlarmış. Geçen gün dikkatimi çekti. Sporla üreyen bu cıvık mantarların sporları da sert bir çeperle örtülü. Misroskopla inceleyin.

***

Tiksindim kendimden.

23 Kasım 2006

Let's Love Something


The Dears'ın There Is No Such Thing As Love'ının girişi ve bazı bölümleri The Beatles'ın Something'ine ne kadar da benziyor. Akor dizilimi, klavyeler ve bas yürüyüşleri... İki şarkıyı da baştan sona dinlerseniz anlarsınız, sizde o ışığı görüyorum ben.

Güzel bir benzerlik olmuş.

21 Kasım 2006

Albüm: Art Brut - Bang Bang Rock & Roll

[Fierce Panda; 2005]

Art Brut”, toplumdan bir şekilde dışlanmış ya da kendini bilinçli olarak toplum dışına atmış olan insanların elinden çıkan yapıtları içeren bir sanat akımı. Aslına bakılırsa tam anlamıyla bir akım bile sayılmaz; Fransız ressam Jean Dubuffet 1947 yılından itibaren akıl hastalarının, mahkûmların, sağır ve dilsiz insanların, körlerin eserlerinin koleksiyonunu yapmaya başlıyor ve bu eserlere dair bir tanım olarak da “Art Brut”yu getiriyor. Türkçeye “ham sanat” olarak çevirebileceğimiz bu isim 2004 yılında Londra’nın güneyinde yaşayan 5 insana ilham veriyor.

“Grup kurduk, bir grup kurduk!” diye bas bas bağıran Art Brut, İsrail ve Filistin arasında barışı sağlayacak şarkılar yazmak istiyormuş; bunu albümün açılış şarkısı Formed a Band sayesinde öğreniyoruz. Bu çocuklar, eğlenceli; eğlenceli olduğu kadar da haysiyetli bir punk icra ediyor. Müzik yaparken eğlendiklerini de dinleyiciye çok samimi bir şekilde aktarabiliyorlar.

Vokalist Eddie Argos zaman zaman (hatta çoğu zaman) konuşur gibi söylüyor şarkılarını. Ki daha ilk şarkıdayken bu konuda bizi uyarıyor zaten: “Evet, ben bu şekilde şarkı söylüyorum, ironi değil bu, rock and roll hiç değil.”

Sözleri her daim çok ilgi çekici ve çok eğlenceli: My Little Brother’da “sadece” 22 yaşında olan ve Rock and Roll’u henüz keşfetmiş olan erkek kardeşinden, Emily Kane’de 10 yıl, 9 ay, 3 hafta, 4 gün, 6 saat, 13 dakika ve 5 saniye önce ayrıldığı sevgilisinden, Modern Art’ta modern sanatın üzerindeki etkilerinden, Good Weekend’de (Emily Kane’in etkisinden kurtulmuş olsa gerek ki) yeni sevgilisiyle neler yapmak istediğinden ve onu “tam iki kere!” evet evet, “tam iki kere!” çıplak gördüğünden bahsediyor vokalistimiz.

Bang Bang Rock & Roll’da seksten, uyuşturuculardan ve rock’n’roll’dan iştiyakla bahsederlerken, araya Velvet Underground şarkılarına katlanamadıklarını ve bunun yanında seksten, uyuşturuculardan ve rock’n’roll’dan bahseden şarkıları çok sıkıcı bulduklarını sıkıştırıveriyorlar. Fight’ta “hadi hadi, gel gel!” çekiyor bize Art Brut: “Gel de kavga edelim, hadi!”
Moving to L.A.’de mümkün olabilecek tüm klişeleri kullanarak Los Angeles’a yerleşmekten bahsediyorlar: “Axl Rose’la takılayım, kendime yeni giysiler alayım, ‘belden üstüm çıplak olmak suretiyle’, Harley Davidson’ımla yollarda süzüleyim; hatta bir dövme yaptırayım. Dertlerimden uzakta, Morrissey’le Hennessy içeyim.” ve devamı... Müzik ikonlarıyla olduğu kadar müzik basınıyla da dalga geçmeyi çok iyi biliyor bu çocuklar: Bad Weekend’de “Uzun zamandır NME okumadım, ne tür müzik yaptığımızı bilmiyorum” diyorlar. Şarkı sözlerindeki popüler kültür ve Top of the Pops takıntısı da dikkatlerden kaçmıyor elbette. Albümün son iki şarkısı olan Stand Down ve 18.000 Lira’da ise bir İtalyan mafyası karakteri "uydurup", ondan bahsediyorlar.1976 yılında İngiltere’de yaşanan “punk patlaması” sırasında muhtemelen hayatta bile olmayan bu çocuklar söz konusu punk ruhunu çok başarılı bir şekilde içselleştirmeyi başarmışlar. Müziklerinde Television Personalities’den Buzzcocks’a, The Fall’dan Wire’a, Supergrass’ten Pulp’a kadar pek çok güzel grubun etkisini gözlemek mümkün.

Art Brut’nun müziğe yaklaşımının The BeatlesBuzzcocksSupergrass çizgisinde gittiğini söyleyebilirim. “Nasıl yani?” diyecek olanlara ise “müzik yaparken çok eğlenmek, müziğin kendisi dışındaki etmenleri çok da fazla önemsememek” gibi şeylerden bahsedebilirim. Kanımca 90’lı yıllarda Britanya’nın gördüğü en samimi, en eğlenceli ve (çok iddialı görünse bile) belki de en önemli grup olan Supergrass’ın geçirdiği evrime benzer bir evrim geçirmesini bekliyorum Art Brut’nun.

Bang Bang Rock & Roll 2005 yılı içinde yayımlanmış en önemli birkaç albümden biri.


11 Kasım 2006

Her Şey Uçsun


Bazen bir zaman/mekân düşlüyorum. Müziğin kitlelere dinletilmek ya da albüm satmak/konser vermek için yapılmadığı, öykülerin yazıya dökülmediği, her şeyin o an için yaşandığı ve o andan sonra uçup gittiği, hiçbir şeyin kaydedilemediği bir yer. Teknoloji diye bir şeyin olmadığı, belki tamamen pastoral bir mekân.

Bunları söyleyince hemen aklıma The Beatles'ın Mother Nature's Son'ı ve Mazhar Fuat Özkan'ın Sanatçının Öyküsü'sü (ekleri sorunlu Türkçem) geldi. Bilmiyorum anlatmak istediğim o tip bir şey miydi? Aslında tam da değil. Zihnimdeki bu imgeyle ilgili o huzur hissini sözcüklere dökemiyorum pek.

Yanındaki insana/insanlara bütün gün şarkılar çal, söyle; o/onlar çalsın söylesin. Öyküler anlatılsın. Ama bunların tümü muhteşem şeyler olsun, muhteşem şeyler olmasına karşın hepsi yok olup gitsin, uçsun. Çünkü o muhteşemliğin ucu bucağı olmasın, her zaman o güzellikteki şeyler ortaya çıkacak olsun. Konfor olmasın, yalnızca huzur ve sakinlik olsun.

Bu tip bir yaşamın eski dönemlerde yaşandığını söyleyecek olanlar çıkabilir. Hayır ama, bu bir ütopya; ne geçmişte oldu, ne de gelecekte olacak. Aslında bu, insanların teknoloji ya da bilimle ilgili her şeyin farkında olduğu ve işte tam da bu farkındalık yüzünden bütün bunları kenara attığı bir zaman ve mekâna dair bir ütopya.

Bu ütopya kimilerine son derece distopik ve sıkıcı gelecektir, farkındayım. Zaten ben böyle bir ütopyayı yaşarsam hiç mi sıkılmayacağım, "kuşlar, böcekler, lay lay" diyerek her daim huzurlu mu olacağım? Yok böyle bir şey tabii ki. Yine de zaman zaman ihtiyaç duyulabiliyor buna yakın şeylere. Son zamanlarda bu tip bir dönem yaşıyorum, hepsi bu sanırım.

Bugün de bir korudan geçtim zaten, kulağımda güzel ve sakin bir müzikle, çimlere uzanasım geldi; ama işim vardı, şehre inmek durumundaydım, girdim hengâmeye yeniden. O hengâme de güzel.

9 Kasım 2006

Ölü Olarak Doğduktan 34 Yıl Sonra Dirilenler

Geçenlerde "kayıp" bir grubun varlığından haberdar oldum: The Aerovons.


1966'da ABD, St. Louis'de kurulan grup 1968'de kapağı İngiltere'ye atmış, 1969'da ise Abbey Road stüdyolarında sınırlı sayıda basılan bir 45'lik ve hiç yayımlanmayan bir albüm kaydetmiş. Albümün bize ulaşması 2003 yılını bulmuş. The Aerovons'un esas oğlanı Tom Hartman 1969 yılında yalnızca 17 yaşındaymış. Aerovons şarkılarında rastladığımız birebir The Beatles melodilerini bu 17 yaş halet-i ruhiyesine yoruyorum ben. Üstelik bu alıntılanan şarkıların bir kısmı Beatles henüz onları yayımlamadan Aerovons repertuarına melodi kontenjanından girmiş. Mesela Say Georgia'nın başındaki birebir "Oh! Darling" melodisi ("Say Georgia" şeklinde söylenecek). Resurrection'da da şarkı boyunca, zaman zaman It's Only Love'ın gitar ritmini de yanına katarak, Across the Universe melodileri uçuşup duruyor. Bütün bunlar Aerovons'a kötü demek için yeterli mi? Bence değil.

The Aevorons'un müziği tam anlamıyla bir "dönem" müziği aslında. Beatles'ınki gibi zamansız ve her dem taze bir müzik değil. Genel sada olarak da The Beatles'tan ziyade The Hollies'in ya da Bee Gees'in 1960'ların sonunda yaptıkları işleri andırıyor (bu grupların yanına Badfinger da eklenebilir). Ayrıca bütün bu şarkıları yapan adam, bunları kaydedip söylerken henüz 17 yaşında. World of You gibi bir güzelliği yaratmış olması bile saygı duymak için yeterli bir sebep.



10 Haziran 2006

9 Haziran 2006

Albüm: Kanye West - Late Registration

[Roc-A-Fella; 2005]
Rap yeniden 80’li yılların başlarındaki güzel günlerine mi dönüyor? Son zamanlarda bana bu soruyu sorduran en önemli isimlerden biri de Kanye West.

2000’lerin başında katkıda bulunduğu kaliteli prodüksiyonlarla adından söz ettirmeye başlayan West, 2004 yılı içerisinde ilk albümü The College Dropout’u yayımlamıştı. Zeki ve kıvrak ritimleri, komik ama akıllıca sözleri, zaman zaman soul’a yakın duran müziğiyle pek çok kimseyi memnun etmiş olan albümün ardından 2005 yılı içerisinde Late Registration geldi. Late Registration’la birlikte Kanye West’in müziği çok daha gelişmiş, olgunlaşmış ve güzelleşmiş. Yalnızca “funky” ritimleriyle ve akıcılığıyla değil, geçmişe çok sağlam selamlar çakan sample’ları ve Rap’te çok da alışık olmadığımız şahane melodileriyle de aklımızı başımızdan aldı bu albüm.
Late Registration yalnızca Rap dinleyenlere değil, tüm müzikseverlere hitap etmeyi başarıyor; hele ki soul, funk ve geçmiş zaman r&b’si aşığı olanları tek kelimeyle hapsediyor.
Kanye West ve Jon Brion’un ortak prodüktörlüğünde hazırlanan albümün ilk iki parçası Wake Up Mr. West ve Heard ‘Em Say’de kullanılan Natalie Cole sample’ı Someone That I Used to Love’ın melodisi albümün devamını delicesine merak etmemize yetiyor da artıyor bile. Üstelik Moron Beş’in, ah özür dilerim Maroon 5’ın vokalisti Adam Levine de şarkıya katkıda bulunmuş. Evet, inanamıyorum; ama nefis olmuş. Hemen peşinden gelen şarkı Touch the Sky, vücudumuzun sabit kalmasına izin vermeyen şahane ritmi ve Curtis Mayfield’ın Move on Up’ından akıllıca sample’lanmış bölümleriyle kendimizden geçiriyor bizi. Aynı şarkıda çaktırmadan John Denver’ın Leaving on a Jetplane’ine de bir göndermede bulunuyor Kanye West; keşfetmek size kalmış. Ardından Gold Digger'da Jamie Foxx’un Ray Charles tarzında I Got a Woman’ın bir bölümünü -bir miktar farklı sözlerle- söyleyişinin ardından Ray Charles’ın kendisini duyuyoruz: I Got a Woman’ın üzerine ancak bu kadar güzel bir rap yerleştirilebilirmiş.

Albümün her şarkısında bir sürpriz var. Drive Slow’da “geçmiş zamanlar”ın en önemli alto saksofoncularından Hank Crawford’un meşhur Wildflower’ından nefis bir saksofon sample’ıyla karşılaşırken, My Way Home’da Gil-Scott Heron’un yürek okşayan sesinden Home Is Where the Hatred Is’in bölümlerini dinliyoruz. Roses’da Ain’t No Sunshine şarkıcısı Bill Withers’ın Rosie’sine, prodüksiyon açısından albümün en çok dikkat çeken şarkılarından biri olan Addiction’da Etta James’in o buğulu sesiyle My Funny Valentine’dan bölümlere rastlıyoruz. Gitar, perküsyon ve Kanye West’in tek kelimeyle “şahane” olarak tanımlanabilecek Rap’inin sürüklediği şarkı adeta su gibi akıp gidiyor, ferahlattığı kadar hüzne de buluyor.

Diamonds from Sierra Leone’yi Shirley Bassey’nin Diamonds Are Forever yorumu süslüyor. Konusu hasebiyle Live 8 esnasında da kulaklarımızın pasını gideren şarkı, elmas yataklarının neredeyse tamamı yabancı sermayenin elinde olan ve bu sebeple açlıkla boğuşan Sierra Leone’den bahsediyor. We Major o şahane nefesli düzenlemelerinin de etkisiyle 70’lerden gelen harika bir soul şarkısı gibi tınlıyor. Hey Mama’yı 70’lerin pek adı sanı duyulmamış folk şarkıcısı Donal Leace’in Today Won’t Come Again’inin melankolik melodisi sürüklüyor. Celebration’da 70’lerin deep funk gruplarından Kay-Gee’s’e rastlıyoruz. Yaylı ve nefesli düzenlemelerinin yanı sıra moog-vari synthesizer oyunları ve vokaller şarkıyı o kadar çekici kılıyor ki, uzun süre etkisinden çıkamadan anlamsız gözlerle aval aval ortalıkta dolaşmak çok mümkün.

Albümün belki de en güzel sürprizi Gone’da geliyor. Otis Redding’in It’s Too Late’inin üzerine kurulmuş olan şarkıya Jon Brion’un elinden çıktığı ilk dinleyişte anlaşılan yaylılar da ayrı bir tat katıyor. Albümün son şarkısı Late ise The Whatnauts’un I’ll Erase Away Your Pain isimli şarkısının iç burkan melodisi eşliğinde yumuşacık bir kapanış yapıyor albüme. Tatlı tatlı kulağımıza gelen elektrik piyano ve bas dokunuşlarıyla albüm nihayete eriyor.

Geçmişe dair bütün bu göndermeler sakın albümün “retro” anlayışla hazırlandığı gibi bir fikre kapılmanıza yol açmasın. Aksine, albümün her bir şarkısının her bir saniyesi son derece “yeni” ve taze tınlıyor. Yıllar sonra 2000’li yılların ve hatta tüm zamanların en iyi Rap albümleri listelerinde başa güreşeceğine inandığım Late Registration, “Rap’ten sağlam bir şey çıkmaz” önyargısını taşıyan kendini bilmezlerin de acilen dinlemesi gereken şahane bir albüm.

Albüm: Paul McCartney - Chaos and Creation in the Backyard

[Parlophone; 2005]

Uzun yıllardır Paul McCartney’i takip eden biri olarak söylemeliyim ki bu albüm öncelikle prodüksiyonuyla dikkatimi çekti. Tanrıya şükür Paul artık Jeff Lynne’la çalışmıyor. Hayır, Jeff’i severim, delikanlı çocuktur; fakat 90’lı yıllarda yayımlanan cânım Macca şarkılarını prodüksiyon esnasında gereğinden fazla enstrümana boğmasına hep içerlemiştim. Bu albümün prodüksiyonunu Nigel Godrich’le birlikte üstlenen Macca bu açıdan iyi bir iş çıkarmış.

Bu albümde 70’lerin başındaki Paul’u duyduğumu rahatlıkla söyleyebilirim. Birisi gelip de bana English Tea’yi dinlettikten sonra, “Bu şarkıyı Paul 1971’de kaydetmiş; ama sonra bir kenara koymuş, hiçbir albümüne almamış.” deseydi, ne yalan söyleyeyim, saf saf inanırdım. Ancak durumun böyle olması, albümün miyadı dolmuş bir sadayla örülü olduğunu göstermiyor; aksine Paul McCartney’in, dinlediğimde bana hala taze gelen bir sadayı 70’lerin başında yakalayabildiğini gösteriyor. Chaos and Creation in the Backyard’ın McCartney ve Ram albümleri çizgisinde giden ve prodüksiyon açısından bu çizgiyi biraz daha ileri götüren bir albüm olduğu söylenebilir. 1970 tarihli McCartney albümünde olduğu gibi burada da yaylılar ve bazı nefesliler dışında her şeyi Paul McCartney çalmış; güzel de çalıyor kerata, çalmaya devam etsin.

Şimdi gerçeklerle yüzleşme zamanı; albümü ilk dinlediğimde 4-5 şarkı dışında oldukça vasat bulmuştum. Bu albüm ilk dinleyişte vuran albümlerden değil kesinlikle. Evet, Paul’un kullandığı en önemli taktiklerden biri vurup kaçmaktır aslında; burda o tip şarkılar da var: Promise to You Girl, Fine Line, Follow Me gibi... Fakat albümün çoğu vurup kaçan şarkılardan değil, önce belki bir miktar sıkıcı gelip sonra kaptırılan şarkılardan mürekkep. Misâl; Riding to Vanity Fair’i ilk duyduğumda şöyle bir yorum yaptım: “Hani Paul’un o muhteşem melodi yaratıcılığı? Hani nerde bu şarkının middle eight’i? Nerde o yoğunluk?” Paul’un biz dinleyicilerini alıştırdığı şey genelde şuydu: Bir şarkı yapardı, şarkının içine sürüyle birbirinden “yakalayıcı” melodi yerleştirir ve bizi her saniye “bir şaşkınlıktan bir diğer şaşkınlığa” sürüklerdi; içindeki melodilerle 4 tane şarkı üretilebilecek işler yapardı. Bu albümde bu tarzını çok yoğun kullanmamış; minimalist takıldığı yerler olmuş. Riding to Vanity Fair, bu minimalizmin en çok belirginleştiği şarkı, üstelik albümün en uzun şarkısı. ilk başlarda garipsetiyor; ancak sonradan çok sevdiriyor kendini. ayrıca Paul’un eski alışkanlıklarını sürdürdüğü bir sürü şarkı da var bu albümde. Promise to You Girl, bu duruma en açıkça tanık olunabilecek şarkı; ki bence albümün de en iyi şarkılarından biri.

Albüm Fine Line’la açılıyor, bir açılış şarkısından beklenebilecek her şeye sahip. Akılda kalıcı bir melodi, yüksekçe tempolu bir ritim, akıcı bir hissiyat; daha ne olsun. İlk dinleyişte çarpıyor, daha sonra da kendini dinletmeye devam etmeyi başarıyor. İkinci şarkı How Kind of You ilk dinleyişte çarpmasa da dinledikçe ısındırıyor kendine. Arka plandaki ufak tefek “atonalimsi” tıngırtılar ve içerdiği harmonium sayesinde psychedelic bir hava yakaladığı da söylenebilir. Bunu takip eden Jenny Wren için Paul McCartneyBlackbird’ün kızı.” demiş. Sanırım Blackbird bir Türk’le evlenmiş; belki de bir Rumen ya da Ermeni’yle evlenmiştir. Ama kesinlikle bir Balkan ve/veya Kafkas etkisi var. Bunu sağlayan şey de içerdiği o tuhaf duduk solosu. Şarkının kendisi zaten yeterince içli ve etkileyici, o solo da girince kalp krizi kaçınılmaz oluyor. Paul’un melodi yaratma ve tonlar arasında alakasızca dolaşma ustalığını yeniden duyuran bir şarkı. At the Mercy ise sanki 1971’den kalmış gibi. Yine melodiler arasında ustaca geçişler söz konusu, yine hipnotize edici. Friends to Go klasik bir Macca şarkısı; benzerlerine daha önceki Macca albümlerinde de rastladığımız tarzda gidiyor. English Tea’yi ise hiç utanmadan ve çekinmeden For No One’ın erkek kardeşi ilan ediyorum. Ciddi ciddi barok etkiler taşıyan bu şarkı müzikal anlamda 1966 tarihli The Beatles şarkısı For No One’a çok yakın. Ayrıca bu şarkı güzel bir barok düzenlemeyle bir oda orkestrası tarafından çalınsa, insanlara Bach bestesi olarak gayet de güzel yutturulabilir. Too Much Rain tam bir umut şarkısı. Aslında en umutsuz anların şarkısı. “Bir insanın hayatında bu kadar 'yağmur' olması hiç adil değil.” diyor Paul; ama bunun bir daha olmayacağını umut etmemizi o kadar tatlı bir dille söylüyor ki yiyoruz, yutuyoruz. Certain Softness zaman zaman 1989 tarihli Flowers in the Dirt albümünde yer alan Distractions’ı anımsatan nefis bir melodi, kalp ağrıtan cinsten. Düzenlemeye belki biraz daha özen gösterilebilirmiş diye düşünsem de, bu durum şarkının güzelliğini lekelemiyor. Riding to Vanity Fair ilginç bir şarkı. Paul McCartney’in tarzının bir miktar dışında. Kanımca Nigel Godrich’in en çok esamesinin okunduğu prodüksiyon bu şarkıda olmuş. Bir indie topluluğu bu şarkıyı yapsaydı çok tutulurdu. Umarım Paul’un yaptığı bu iş de tutulur. Follow Me, albümdeki en klasik Macca şarkılarından biri. Paul McCartney’in alışık olduğumuz o ses ve melodi örgüsünü takip ediyor. Defalarca üstüste dinleniyor tatlı tatlı; zaman zaman umut aşılıyor, zaman zaman kalp acıtıp üzüyor. Promise to You Girl ise değişkenliğiyle Paul McCartney’in 70'li yıllardaki progressive tarzını anımsatıyor. Paul tüm albüm boyunca geri vokalleri şahane yapmış, burada daha da şahane yapmış. Bana acayip derecede Klaatu’yu anımsattı bir de bu şarkı; ki Klaatu 1976’da çıktığında, o grubun The Beatles üyelerinden oluştuğu konusunda kuşkular vardı pek çok kimsede. Albümün sondan bir önceki şarkısı This Never Happened Before’da Paul yine yapacağını yapmış, damardan dalmış. Albümün kapanışını yapan Anyway, McCartney’in eski işlerini anımsatan oldukça iyi bir balad. Bu şarkı bittikten sonra bir hidden track dalgasıyla karşılaşıyoruz. Paul bizi gayet güzel melodiler arasında dolaştırdıktan sonra deneysel işlere girişip albümü kapatıyor.

Başta da söylediğim gibi, ilk birkaç dinleyişte belki çok da sarmayan bir albüm bu. Yavaş yavaş içine alıyor sizi ve iyi de yapıyor. Hani, pek çok kimsenin söylediğinin aksine, Paul McCartney’in son 30 yıldaki en iyi işi olmayabilir; ama yine de Flowers in the Dirt, Off the Ground, Flaming Pie, Driving Rain albümleri çizgisinde nefis melodilere imza atmış olan Paul’un bu çizgiyi sürdürdüğü, prodüksiyon olarak da daha iyi bir noktaya götürdüğü bir albüm Chaos and Creation in the Back Yard. Kaliteli bir şarap.

Albüm: Supergrass - Road to Rouen

[Parlophone; 2005]


Supergrass’in 1995 tarihli ilkalbümü I Should Coco’yu duyduğumda şöyle demiştim: “The Beatles 90’lı yıllarda çıkmış olsaydı tam da böyle bir müzik yapardı.” Supergrass’in zaman içerisindeki gelişimini dikkatle takip ettim ve Supergrass beni hiçbir albümünde yanıltmadı. İlk albümdeki çiğlik ve dinamizm her albümle birlikte daha sofistike şeylere dönüştü; şimdiyse karşımızda bir başyapıt var: Road to Rouen.

Road to Rouen müzik basınında çok ses getirmedi, listelerin tepelerine de çıkmadı; ama bazı şeylerin değeri ancak uzun zaman sonra anlaşılıyor. Tıpkı 1966 tarihli The Beach Boys başyapıtı Pet Sounds ve 1968 çıkışlı The Zombies güzelliği Odessey & Oracle gibi. Kanımca Supergrass’in Road to Rouen’i de tıpkı bu albümler gibi pop müzik tarihine adını altın harflerle yazdıracak; fakat bundan yıllar sonra olacak bu.

Albüm akustik gitardan yayılan ilk akorlarla birlikte bir otoyola atıyor bizi, geceyarısı, belki de tam alacakaranlıkta (albüm kapağından mı etkilendim acaba? sanmıyorum…). Nefis melodisi, şahane akor geçişleri ve zekice kotarılmış orkestrasyonuyla minör tonlarda salınan Tales of Endurance (Parts 4, 5 & 6) albümle baş başa geçirecek olduğumuz yarım saatten biraz daha fazla zamanın gayet güzel bir şekilde akacağını müjdeliyor bize. 2005 yılının Temmuz’unda albümden yayımlanan ilk 45’lik olan St. Petersburg piyanonun sürüklediği bir tembellik anıtı. İlk notalarıyla insanı yakalayan ve bir melodiden diğerine atlayan Sad Girl’ün peşinden 6 dakika 17 saniyelik Roxy geliyor. Albüm olgun ve tatlı bir armut gibi; Roxy de bu olgunluğun en çok belirginleştiği şarkılardan biri. Tüm albümde olduğu gibi Roxy’de de enstrümanlar öyle yerinde ve öyle profesyonelce kullanılmış, yaylı ve nefesli düzenlemeleri o kadar şahane kotarılmış ki, hayran kalmamak elde değil. Coffee in the Pot, “109 saniyede salına salına nasıl eğlenilir?” sorusunun cevabı adeta: Hawai soslu ritimlerin üzerinde gezdirilmiş yayvan surf gitarları… Road to Rouen ve Kick in the Teeth, albümdeki diğer şarkılara nazaran daha “elektrikli”. Albümdeki en dinamik ve Supergrass’in daha önceki sadasına en yakın şarkılar bunlar. Kapanışı ise akustik ve “rahat” bir şekilde yapmayı tercih etmiş Supergrass. 10 yıl kadar önce, Alright’la, gençliklerine dair bir güzelleme düzen çocuklar, albümden yayımlanan ikinci 45’lik olan Low C’de artık o kadar da genç olmadıklarını tatlı tatlı itiraf ediyorlar. Son şarkı Fin bizi bir rüyanın içine atıyor: Yolculuk bitti, şimdi uyku vakti.

Supergrass üyeleri içlerindeki enerjiyi hız ya da sertlik olarak dışarı vurmayı bir süredir bırakmışlardı zaten; bu albümle birlikte iyice olgunlaşmışlar. Albümde canlandırılmayı bekleyen öyle bir âtıl enerji var ki, canlandırmasını bilen için büyük hazine. En üstün mahsülden üretilmiş bir şarap gibiler. İnsanın en iyi dostu kadar da samimi.

Zamansız bir albüm bu. Belirli bir zamana ait gibi durmuyor kesinlikle; “her” zamana ait noktalar içeriyor. Prodüksiyon kusursuz: Ne tek bir eksik, ne tek bir fazla; her şey olması gerektiği gibi, yerli yerinde. Albümün prodüksiyonu ve şarkılar hakkında müzik tarihinde yer edinmiş önemli albümlere dair pek çok gönderme de yapılabilir; ancak hiçbirini yapmayacağım. Artık Supergrass’in “kendi kendine” tanımlanma vakti geldi de geçiyor bile.

Bu; Supergrass.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...